GeriKelebek İşlerimi almaya benim bile param yetmiyor
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İşlerimi almaya benim bile param yetmiyor

İşlerimi almaya benim bile param yetmiyor
refid:13122860 ilişkili resim dosyası

Magazine düşecek diye sanat eleştirmenlerinin ödü kopuyor. Geçmiş olsun. Renkli giyim tarzı ve şöhretli arkadaşları sayesinde çoktan düştü bile. Sanatçı Haluk Akakçe, Türkiye’den çok çok önce Londra ve New York’ta tanınıyordu. İşleri dünyanın en ünlü koleksiyonerleri tarafından kapışılıyor, MoMA’dan Tate Modern’e kadar en prestijli müzelerde sergileniyor. Epeyce yüksek fiyatlı eserleri galerinin duvarına asıldığı an satılıyor. Biraz tuhaf bir şekilde de olsa, nihayet memleketinde de üne kavuştu. Giyim tarzı ve arkadaşlarından dolayı “Andy Warhol mu, soytarı mı” manşetlerinin kahramanı oldu. En son Contemporary İstanbul’a 5 bin piyango bileti kullanarak hazırladığı ve adını bir Frank Sinatra şarkısından alan “Fairytales Do Come True and It May Happen To You” (Peri masalları gerçekleşir ve sizin de başınıza gelebilir) adlı bir işle katıldı.

Haluk Akakçe ile Contemporary’nin açılışında Eda Taşpınar, Tuba Ünsal ve Ece Sükan gibi arkadaşlarının sevgi gösterileri arasında sanattan başka her şeyden konuştuk.

Yurtdışındaki açılışlar da buradaki gibi sosyetik, kalabalık ve sıkıcı mı?
-Çok daha sosyetik ama bu kadar kalabalık değil. Ve eğlenceli. Bizde Avrupa’nın İtalya kıyılarından 50 sene gecikmeyle gelen bir paparazzi kültürü var. Eteğini kaldıran meşhur oluyor. Ağustos’ta Amerika’dan geldim. Bienal sırasında bir sergi açtım ve bir hafta sonra 45 günlüğüne askere gittim. Sonunda 39 yaşında yasadışı bir insan olmaktan kurtuldum. Örnek asker takdir belgesi aldım. Hep burslu okuduğum ve bütün okullarımı birincilikle bitirdiğim için annem burun kıvırıyor. “Saçmalama, bu yaşta 95 kilo biri olarak bu belgeyle gururlanıyorum” diyorum.

Askere gidenler çakı gibi dönmez mi?
-Aslında zayıflamıştım ama arka arkaya üç sanat fuarına katılınca böyle oldum. Miami, Dubai ve şimdi de Contemporary. Yiyorum, yiyorum, yiyorum. Açılışlarda da içiyorum.

Miami Art Basel en güzeli değil mi?
-Kesinlikle. İnsani, mimari ve iklim olarak çok ılıman. Orada aşık olmazsan nerede olursun bilemiyorum.

Siz aşık oldunuz mu?
-Bunu senin için söylemiştim. Orada çok kısa kaldım ve çok çalıştım ben.

5 bin piyango biletiyle sansasyonel bir sanat eseri yaptınız. Başına da bir koruma ve biletçinin bizzat kendisini diktiniz. Peki 30 milyon lira size çıkarsa?
-Ev alırdım. Burada annemin evinde kalıyorum. Annem beni hâlâ 15 yaşında sanıyor. Dışarı çıkacağım, “Bir fıstık daha yersen o pantolon patlayacak, biliyorsun değil mi?” diyor. Evde rahat rahat yemek yiyemiyorum. Annemi çok seviyorum ama çok mükemmeliyetçi. Onu sevmeye devam etmek için ayrı eve çıkmam lazım!

SOYUNMAK İÇİN İKİ AY FORMA GİRMEM LAZIM

İki yıl önce bir dergi için verdiğiniz röportajda soyunmuştunuz. Keşke sizi soymayı akıl edebilseydik.

-Bana en az iki ay vermeniz gerekirdi forma girmem için.

Bundan sonra bir ayağınız Türkiye’de mi olacak?
-Hayır. Bir süredir New York’ta yaşıyorum ve artık dönmek istiyorum. New York şu an yeniden avangart kültürün merkezi. Çok şanslıyım, 1900’lerin Paris’i gibi burası.

1970 doğumlusunuz. 40’a yaklaşıyorsunuz. Bu size ne hissettiriyor?
-Hayır, 39 yaşındayım. Temmuz’da 40 olacağım. Bir tek Türkiye’ye geldiğimde yaşımı hatırlıyorum. New York’ta herkes birey. Burada ayrılmış, boşanmış, çocuk, yazlık ev, kışlık ev, borç, borç, borç. Prada saat, Jaguar araba.

Ama bu insanlar için siz de sanatın Prada’sı gibi bir şeysiniz...
-Prada alanlarla hiçbir derdim yok. Ben Prada giymem ama bu Dior giymediğim anlamına gelmez. Hiç yaratıcılığın yoksa belli bir sınıfın içine girip statü kazanman için Prada’n olması gerekir. Hele bizim gibi ülkelerde. Yani aristokrasi gibi bir denetim ve sınıf sisteminin olmadığı, çok kolay para kazanılan yerlerde. Hiçbir şey bilmeyen Prada giyiyor. Biraz daha ilerleyen Park Şamdan’da çatal-bıçak tutmayı öğreniyor. Bunun bir üstü Amerika seyahati. Röfle yaptırdıktan, şundan bundan sonra geriye sadece sanat kalıyor. Kusura bakmayın, ben Prada değilim. Ama insanların bana Prada muamelesi yapmasında da bir mahsur yok. İşlerim yolundaysa, eserlerimi alıp asıyorlarsa banane!

Fakat çok pahalısınız. Mesela ben sizin bir işinizi asla alamam.
-Ama sen hiçbir şey alamazsın. Ben de kendi işlerimi satın alamam bu arada, param yetmez. Kazandığımı harcarım.

PARAYI HARCAMAZSAM ÖLECEKMİŞİM GİBİ GELİYOR

Hiç paranız yok mu yani?

-Bu bilgiyi sana veremem. Psikolojik olarak paramı harcamazsam ölecekmişim gibi geliyor. Diyelim ki birisi bana 500 bin dolar verdi, 400 binini hemen bir yere bağışlarım. Çünkü biliyorum ki bu para beni tembelliğe itecek ve sonum gelecek. Bana ne giriyor ne çıkıyor hiç bilmiyorum. Bir hesap yapmaya başlarsam büyü bozulacak. Yapmak istediğim bir kitap, çekmek istediğim bir film ve açmak istediğim bir kulüp var. New York’ta sadece bir ay için açacağım bu kulübün ömrü kelebek gibi çok kısa olacağı için adı Papillon. Kitabın ve filmin adı da Mr. Butterfly, yani Bay Kelebek. Bu hayattan gitmeye çok hazırım.

Böyle konuşmayın, üzülüyorum.
-Sen kendin için üzül. Siyah uzun saçlı güzel kız olmaktan vazgeçmediğin sürece ruhunu eğitemez ve maddesel hayattan başka bir yere gidemezsin.

Peki siz oraya gittiniz mi hiç?
-Şöyle söyleyeyim. Farklı. Bir domatesle arabayı yarıştırmak kadar farklı. O kadar yukarıdan aşağı baktığınızda kulağındaki pırlanta bin karat bile olsa fark etmez.

Ne kadar zamandır yukarıdan bakıyorsunuz?
-10 yıl kadar oldu. İki sene önce çok sevdiğim birini kaybedip, esasında onu kaybetmediğimi anladığım noktada çok değiştim. Ocak sonunda üç ay Los Angeles’ta bir koleksiyoner tarafından eser karşılığı misafir edilip, kitabımı tamamlayacağım. Kalacağım yer o meşhur Hollywood yazısına bakıyor. Herkes deniz kenarını seviyor ama oralar demode oldu artık.

Siz sanatın pop starı mısınız?
-Keşke Hello’ya kapak olsam. Bu Türkiye için iyi bir şey olur. Belki sanata olan ilgi artar. Sanatçıların hepsi atkısını boynuna doluyor ve çay içmekten başka bir şey yapmıyor. Sonra da pembe ceket giydim diye beni eleştiriyorlar. Burada b.k atma köşesi var. Oysa ben makine gibi çalışıyorum. Bir insanın istediğini yapabilmesi için benim gibi deli olması lazım.

Popüler olmak yorucu değil mi?
-Benim için çok yeni bir şey. Beş sene öncesine kadar yalnız yaşayan, akşamları pizza ısmarlayıp arka arkaya 5 film seyreden biriydim. Popülerlikle başa çıkamayacak kadar aptal değilim. Harvard’da heykel bölümünde ders veriyorum hayatım. Bir de Grace Jones ile takılıyorum, ondan sonra bana hiçbir şey aşırı doz gelmiyor.

KUZENİM MELİS’İN DİZİSİNİ İZLERİM

Türk sanatçılardan heyecan verici bulduğunuz isimler var mı?

-Valla çocukluğumdan beri Orhan Pamuk’u izliyordum. O da artık burada yaşamıyormuş galiba. Babam ve Oğlum’u çok sevdim. Belki 25 kez seyredip ağlamışımdır. Kuzenim Melis Birkan balerindi, aktris oldu. Onun filmlerini seyrediyorum. Oynadığı Bu Kalp Seni Unutur mu dizisini de kaçırmıyorum.

DENİZ SEKİ MÜTHİŞ BİR SANATÇI SIMON LE BON BİLE ONA BAYILDI

Bu röportaj aracılığıyla Deniz Seki’yi çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Şu an görüşemesek de çok yakın arkadaşımdı. Deniz gerçek bir sanatçı. Çok büyük bir yaratıcı. Bir şair. Çok az insanın fark edebileceği bir orijinalliği var. Londra’da Duran Duran’dan Simon Le Bon ile tanıştırdım. Adam buna hayran kaldı, birlikte albüm yapmak istedi. New York gece hayatının kraliçesi Bungalow 8’in sahibi Amy Sacco, Deniz için bir yemek verdi. Orada Marilyn Monroe gibi doğaçlama şarkı söyledi Deniz ve herkesin nefesi kesildi. Çok ticari bir tipi ve sanat anlayışı olduğu için kendini bir türlü ortaya koyamadı. Oysa müthiş bir kadın. Arkasından vurup kaçan namert insanlara tek bir kelime etmeyecek kadar yüksek ruhlu bir kadın.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle