GeriKelebek Irak, bana ve işlerime hazır değil
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Irak, bana ve işlerime hazır değil

Irak, bana ve işlerime hazır değil
refid:21685323 ilişkili resim dosyası

Arter’de açılan ‘Hamle’, üç sanatçının kişisel sergisini bir araya getiriyor. İçlerinden en dikkat çekeniyse hiç kuşkusuz Iraklı sanatçı Adel Abidin. 11 yıldır Helsinki’de yaşayan Abidin’in işleri kadar hayat hikâyesi de ilgi çekici. Sanatsal üretimini görmeden önce onu daha yakından tanıyın.

Çocukluğunuzdan hafızanızda kalan kareler neler?
- İlkokulda sürekli Saddam yanlısı beyin yıkanıyordu. Ama ailem Saddam karşıtıydı. Sokaktaki ideoloji de öyle... Bu yüzden hep ikilem içinde kalıyordum. Bugüne dek hep kafamda bu iki zıt fikri taşıdım. Ayrıca göçmen bir sanatçı olmak da hoşuma gidiyor. Kafamda tonlarca imaj var.

80’lerde Irak-İran savaşına tanık oldunuz. Sonra Helsinki’ye yerleştiniz. Bu bilinçli bir tercih miydi?
- Finlandiya’ya 28 yaşında, eşim dolayısıyla gittim. O yarı Finli, yarı Iraklıydı ve Finlandiya’da yüksek lisans eğitimi alacaktı. Birlikte göçtük. İki yıl sonra boşandığımızda, kalma sebebim kalmamıştı. Irak’a dönmek istiyordum. 2003’te ABD Irak’a saldırmayı planlıyordu. Ben de Helsinki’de yüksek lisansa başvurdum. Kabul edilince kaldım. Bilinçli bir tercih değildi. Ama Irak da artık yaşanacak bir yer değildi...

En son ne zaman gittiniz Irak’a?
- 2004’te. Memleketim Bağdat’a girerken, sınırda görevli vardı; bir Amerikan askeri. Bana, “Bağdat’a hoş geldiniz” dedi. Çok sarkastik bir durumdu bu. Kendi memleketime giriyordum ve yabancı olan oydu. Venedik Bienali’nde sergilenen ‘Abidin Travels’ adlı iş de böylece doğdu.

Sanatsal üretiminiz evrensel bir dil kullansa da aslında herkes gibi siz de çoğunlukla kökeninizden besleniyorsunuz. Aradaki mesafeye rağmen doğduğunuz topraklarla ilişkinizin sürekliliğini nasıl sağlıyorsunuz?
- Aslında her sanatsal fikrin lokal bir temeli var. Çünkü lokal hayatımızı hep içimizde taşırız. Finlandiya’ya gidene kadar birçok şeyi Irak’tan almıştım zaten. Nerede olursam olayım, dünyaya hep bir üçüncü göz olarak bakmayı seviyorum. Bu sayede kimsenin görmediklerini görüyorum.

Bu kendini bir yere ait hissedememe hali mi aslında?
- Evet öyle. Yabancılık hissinin, nerede olduğunla alakası yok. Kendi evinde, ailenin yanında bile yabancı hissedebilirsin. Bazen düşüncelerini kimse anlamıyormuş gibi gelir, çevrene yabancılaşırsın. Ama bu yabancılaşmayı olumlu şekilde kullanırsan, sanatına katkısı olur. Benim öyle oldu.

Irak’ta en son 2000’de sergi açtınız. Oradaki izleyiciye karşı mesafeli misiniz?
- Birçok Iraklıdan benimle gurur duyduklarına dair mesaj alıyorum. Irak’taki sanat akademisinde ‘Pinpon’ adlı işimle ilgili bir master çalışması yapılıyor. Orada sergi açmayı çok isterim. Ama Irak’ın bugünkü şartlarında sergi gezmekten çok daha önemli, hayatta kalma derdi var.

90 GENCİ EMO DİYE TAŞLAYARAK ÖLDÜRDÜLER

Arter’deki ‘Senfoni’ adlı heykel yerleştirme ve video çalışması birbirine bağlı iki iş aslında. Nasıl vahşi bir olay üzerine üretildiğini biliyorum ama anlatması zor... Bunu benim için yapabilir misiniz?
- Senfoni, ayrımcılık üzerine. Bundan birkaç ay evvel Irak’ta 90 kadar öğrenci ‘emo’ tarzındaki saç kesimleri ve giyimleri sebebiyle taşlanarak öldürüldü. Kimin bir başkasını saç şekli, cinsel tercihi veya giyiminden ötürü yargılayıp, ölümle cezalandırmaya hakkı olabilir ki? Helsinki’de bir kahvede oturuyordum. Bir arkadaşım haberleri okumaya başladığında, inanamadım. Aslında işin önce videosunu düşünmüştüm. Zaten uzun süredir sufizmle ilgili bir iş üretmek istiyordum. İbn-i Sina ruhu bir beyaz güvercine benzetir. Videoda bu beyaz güvercinler bir iple yaptığım heykellerin ağzına bağlı. Hollywood filmlerinde de kullanılan bir klişe vardır, ben bazen klişe kullanmayı severim. Ruh, huzura eremediği durumlarda bedenden uzaklaşamaz. Güvercinler de yükselemiyorlar çünkü taşlaşmış bedenler onları aşağıya çekiyor. Video için heykelleri kendim yaptım.

‘Seksek’ işinde dışbükey aynadan yansıyan videoyu hazırlamak için, çalıştığınız Türkiyeli kız çocuklarının seksek oynamayı bilmediğini duydum. Siz de hiç seksek oynamamışsınız ama...
- Evet, çocuklara biraz sinirlendim. Benim için travmatik bir şey olmasa da bu, ben de hiç oynamadım ama kolay bir oyun olduğunu biliyorum. O yüzden kızlar oynayamayınca azıcık kızdım. Ama bu işte seksek oyununu seçmemin sebebi, yaşamlarımızın bu oyuna benzediğini düşünmem. Ömrümüz para, mal, birtakım hedeflere ulaşma uğruna tükenip gidiyor.

SADDAM’IN SARIŞINLARI

‘Three Love Songs’ (Üç Aşk Şarkısı) adlı üçlü video çalışmasında üç tane Amerikalı sarışın kadın stereotipi. Bir tanesi seksi kalça hareketleri ve simasıyla Cristina Aguilera’nın tıpkısı adeta. Her biri öyle çekici ki, gözler hemen üzerine kenetleniyor. Bir süre kadınları izliyorsunuz, sonra gözleriniz usul usul altyazılara kaymaya başlıyor. Bir dakika! Bunlar, Saddam Hüseyin’in siparişi üzerine yazılmış, onun iktidarda olduğu yıllardaki rejimi göklere çıkaran şarkı sözleri. ‘Three Love Songs’ Adel Abidin’in sanatsal üretiminde ironiye nasıl büyük rol biçtiğini en iyi şekilde özetleyen işlerden.
Abidin, çocukluk yıllarında ağırlıklı olarak medya yoluyla kendisine ezberletilen şarkı sözlerinin Arapça okunuşlarını Latin alfabesiyle yazmış önce. Sonra üzerine güzel bir beste yapmışlar. Oyunculara ezberlemeleri için dağıtılan kayıt, onlar için hiçbir şey ifade etmiyor tabii. Çünkü sözlerin manaları söylenmemiş. İş bitiminde Abidin’in stüdyosunda verilen partide İngilizce altyazıları görünce, neye uğradıklarını şaşırmışlar. Çünkü şarkıların sözleri şu şekilde: “...hayatımızı bıyıklarına borçluyuz”, “…gözlerin için birçok can feda edilir”. Adel Abidin diyor ki: “İnsanlar altyazıda sözlerin ne anlama geldiğini okumadan, kadınların hareketlerini izliyor. Ben de medyanın göz boyama yoluyla nasıl beyin yıkadığını anlatıyorum zaten.”

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle