GeriKelebek İnsan neden bağımlı olur?
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İnsan neden bağımlı olur?

İnsan neden bağımlı olur?
refid:3734676 ilişkili resim dosyası

Yetişkinlikte yaşadığımız psikolojik sorunların, özellikle de bağlanma ve devamında gelen bağımlılıkla ilgili olumsuz yaşantıların temellerinin, hayatımızın ilk altı ayında atıldığını biliyor muydunuz?

Uzman doktorların yanıtlamasını istediğiniz soruları ve sorunlarınızı:
fsaka@dbr.com.tr
adresine gönderebilirsiniz.

Çünkü bağlanma denilen olgu, anne ile bebek arasında ve bebek doğduğu andan itibaren gelişen, üstelik de olması, bebeğin ilerideki ruhsal durumunu çok etkileyen bir durum.

Yani insan, hayatının ikinci ayından itibaren kendisine bakan kişiye bağlanıyor ve o kişinin duyguları ile kendi genetik yapısından aktarılan özellikleri birleştiriyor.

ANNE BAĞIMLILIARI

Bu ilişkide yaşadığı en ufak sorun ileride hayatında bir takım psikolojik sorunları da beraberinde getiriyor.  Kimi zaman çevremizde gördüğümüz bağımlılık sorunu yaşayan insanlar aslında bağımlı annelerin yetişkin çocuklarından başkaları değil.

Sevdiği insanları kaybetmektense ölmeyi bile tercih edecek olan bu insanlar, psikiyatrinin acil vakaları olarak da adlandırılıyor çünkü çektikleri acı fiziksel acılardan bile fazla olabiliyor ve bu acılarını dindirebilmek için intiharı deneyebiliyorlar.

Konuya ilişkin olarak konuşan Psikiyatr Doç. Dr. Bengi Semerci, doğduklarında çevreleriyle hiçbir ilişkisi olmayan bebeklerin ikinci aydan itibaren çevresindeki diğer şeyleri fark etmeye başladıklarını ve özellikle de kendisine bakım veren birinci kişiyi tanıdıklarını belirtiyor.

Semerci, “Bu anne de olabilir, başkası da olabilir ve bu varlığı kendisinin bir uzantısı gibi algılar” diyor. Semerci’ye göre; 6 aylık gelişim dönemi, bebeğin hayatındaki en önemli dönem. Bu dönemde bebeklerin kendilerine yönelik bir duyguları da (sevinmek, gülmek gibi)  olmuyor ve kendisine kim bakıyorsa, o bakan kişinin duygularını ayna gibi yansıtıyor. Sonrasında bebek, kendi getirdiği özellikler ve faydalandığı duyguları karıştırarak kendine ilişkin bir ruhsal sistem yaratıyor. İşte bu noktada bebekle anne arasında kurulan ilişki, annenin bebeğin dilinden anlaması çok önemli. Çünkü bebekler kendisine bakan kişinin onun dilinden anlayıp anlamadığın fark ediyor. Semerci, “Anne ile bebeğin bağlanma noktasındaki bu ilişki boyutuna attachment (bağlanma) boyutu diyoruz. Bu noktada bebek ve anne arasındaki ilişki sağlıklı gelişmezse ileride ruhsal sorunlar oluyor” diyor.

Attachment (bağlanma) sorunu

Semerci, bağlanmanın gerçekleştiği zamanda, annenin yitirilmesinin ciddi sorunlar yaratacağına dikkat çekiyor ve şunları söylüyor. “Anne yoksunluğu bebekte, bebeklik depresyonu yaratır. Beslenme bozukluğu meydana gelir. Ancak, anne geri gelirse, bebek de geri döner. Anne geri gelmezse bu çocuklar depresif olma eğilimine girer. Mesela, yuva çocukları böyledir. Tam tersi olan durumlarda da mesela anne ve bebek arasında bazen bağlanma sağlanamayabilir. Çünkü anne bebeğin doğumuna yani anne olmaya hazır değildir veya ciddi bir ruhsal sorunu vardır ve bebekle ilgilenemez, ayrıca anneye çok karışan olabilir ve şaşkına döner o zaman anne-bebek arasında bağlanma olmadığı takdirde bunun bebeklerin ruhsal gelişiminde olumsuz etkisi olabilir.

Bu bebekler yetişkin olduklarında davranış bozuklukları sergileyebilirler, ilişki kurma sorunları olabilir, sosyal ilişki kurmada sıkıntı yaşarlar, başkalarının onları anlamadığını düşünürler, kendileri de diğer insanları pek anlamaz ve  en önemlisi temel güven duygusunu alamadıkları için kendileri dahil kimseye güvenmezler. Ve temel güven duygunuz yoksa, depresyon başta olmak üzere her türlü ruhsal soruna kapı açılıyor. İçe kapanma, çevreden kopma, yanlış ilişkiler kurma gibi sorunlar başlıyor. Kendini yetersiz, beceriksiz görme gibi durumlar gelişiyor. Bu kişiler her türlü yönlendirmeye açık oluyor.

Aslında bu çocuklar büyüdüklerinde iki temel farklı eğilim gösteriyor. Bir kısmı ilişki kuramayıp tamamen kendine dönük oluyor, selamı bile zor veren, işini gücünü yapıp giden insanlar haline geliyor. Bir kısmı da çok fazla insanla ve sorgulamadan ilişki kuruyor.”

Semerci’ye göre; Bağlanmayı başarsa bile bireyselleşmeyi yapamayan çocuklar da bağımlı hale geliyor ki bu çocuklar anneye çok bağlı,  onsuz bir şey yapmak istemeyen çocuklar oluyor. Çünkü bu bu çocukların anneleri genelde bağımlılık eğilimi gösteren ve çocuklarının bağımlı oluşundan hoşnut olan insanlar. Bireyselleşmelerini yapamayan çocuklar ayrılık kaygısı yaşayan ve anneden ayrılamayan çocuklar.

Bağlanma bozukluğu ve erişkinlik dönemi

Psikiyatr Dr. Serdar Serdaroğlu ise bağlanma bozukluğu yaşayan bebeklerin yetişkin olduklarında ne gibi problemler yaşadıklarına değiniyor. Bağlanmanın genel olarak, varlığımızı sürdürebilmek için diğerine ihtiyaç duyduğumuz bir olgu şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.  Bağlanmanın ikili bir iletişim biçimi olduğuna dikkat çeken Serdaroğlu, “Bir bebek yaşamak için anneye ihtiyaç duyar ki bu bağlamadır ve anneyi görünce rahatlar. Diğer taraftan da bağlanmanın karşı kutbu vardır. Burada bakıcı  hayatta kalmasını sağladığı kişiye özel duygular duyar. Bu da bağlanmanın diğer bir şeklidir. Dolayısıyla bebeklikte yaşamın devamı için duyulan bağlanma ileri de ise aşk olarak karşımıza çıkar. Bebeklik döneminde, bağlanma duygusu olmasaydı, aşk da olmazdı” diyor.

Ancak Serdaroğlu’na göre; aşkın bazı şiddetli biçimlerinde bağlanma, tıpkı bebeklik dönemindekine benziyor. Bu durumda ancak  sevdiğiniz kişi varsa hayattan zevk alabilir, yaşayabilir olduğunuzu hissediyorsunuz. Yaşamak için öbürünün varlığı gerekir, ancak ondan ilgi görünce yaşar hale geliyor insanlar. O, olmadığı zaman yaşam sürmüyor ve üstelik bağımlı aşık  terk edildiğinde ya da aşık olduğu kişi artık onu istemediğinde ya da öldüğünde,  oksijensiz kalacak gibi oluyor.

Peki ama bu tablo, ne tür bir bebeklik geçiren yetişkinlerde oluyor? Serdaroğlu’nun ve ve psikiyatr Dr. Armağan Samancı’nın bu konudaki cevapları çok net, “İlk baştaki bağlanma süreçleri sağlıklı değilse, çocuk anne tarafından terk edileceği gibi bir duygu yaşamışsa,  her sevgi ilişkisinde kaybetme duygusu yaşar. Kendisine mutluluk verecek olan bir şeyi kaybetme endişesi ile içine girer.”

Serdaroğlu konunun devamında şunları söylüyor.  ”Çocuğunun bağımlılığına ihtiyaç duyan, çocuğun sevgisinin kendisine ait olmasını isteyen anneler buna neden olur. Bu çocukların, ileriki yaşlarda bağlanma duyguları tetiklenir. İlişkilerinin kötüye gittiği anlarda korkunç bir sıkıntı hissi başlar, anksiyete atakları, intihar ve depresyon riski doğar. Sevdiğinden kopma halinde gerçekten fiziksel acı duyar bu kişiler. Karşısındakini sürekli olarak arayarak rahatsız eder çünkü onun sesini duymak, her şeye rağmen o kişiyle yaşadığı eski güzel günlerini anımsatır. Bu aramalar sonucunda,  eskiden onu rahatlatan ses, artık olumsuz bir şey söylerse istenmediğini hissettikçe sorunlar büyür. Alkol alımı artar, rahatlatıcı maddelere ihtiyaç duyar bazen de iyi olunan zamanlar aklında kalsın diye karşısındaki öldürebilir bile. Psikiyatrinin acil olduğu durumlardan biri budur. Kişi bu acıyı kesinlikle rahatlamaz ve kesinlikle terapi gerekir.”

Psikiyatrlara göre; günümüzde evlik öncesi flört ve beraber yaşamalar arttığı için terk edilmeler de arttı ve doğal olarak bu sıkıntı da çoğalıyor.

Eşimden çekiniyorum

“Eşimi çok seviyorum ve gerçekten de çok severek evlendik fakat cinselliğimi yaşayamıyorum. Kesinlikle onun bana yaklaşmasına izin vermiyorum, şimdilik buna katlanıyor ama ileride ne yapar bilemiyorum, onu kaybetmekten korkuyorum. Bana bir tavsiye de bulunur musunuz” İpek C.

Cinsel sorunların arka planı Psikiyatr Dr. Cem İncesu: “Bu kişi eşinin kendisine yaklaşmasına neden izin vermiyor, sorusundan bunu anlamak zor. Ancak, bu birçok nedenden kaynaklanabilir. mesela cinsel isteksizlikten kaynaklanabilir ya da vaginismus nedeniyle de yaklaştırmayabilir. Arka planında geleneklerle gelen psikolojik etkenler olabilir. Bazı titiz kişilerde cinsellikten tiksinme gibi aşırı durumlar görülebiliyor. Kimi zaman muhafazakar toplumsal yapı cinsellikle ilgili yasaklayıcı tavırlar koyduğu için bazı kadınlarda bu, cinselliğin kötü olduğu izlenimini uyandırıyor. Seviyorsa ve sevmesine rağmen bu şekilde sorun yaşıyorsa cinsel işlev bozukluklarıyla ilgilenen bir terapiste gitmesinde yarar görüyorum”

“Depresyondasın” dediler

Doktorlar, iç sıkıntım olduğu için depresyondasın dediler ama daha sonra bana panik atak teşhisi kondu. Kime güvenmeliyim çok şaşırdım çünkü şimdi panik atağa göre tedavi oluyorum. Bu iki rahatsızlık arasında bir bağlantı var mı?”

Depresyon ve panik atak

Psikiyatr Dr. Armağan Samancı :“Panik atakların çoğuna depresyon ya da depresif şikayetler eşlik edebiliyor. Depresyon bir çok psikiyatrik ya da bedensel rahatsızlıkla eş zamanlı olarak ortaya çıkan bir rahatsızlık. Depresyonun olması ona eşlik eden diğer bir rahatsızlığın da olduğunun en büyük göstergesi. O nedene ilk muayenede daha çok depresif tarafı görülmüş olabilir. Daha sonra depresyona bağlı ikincil panik bozukluk da yaşanıyor olabilir. Şunu düşünmek lazım. Depresyon tanısı konulan her insanda buna eşlik eden başka bir bedensel rahatsızlık olma ihtimali çok yüksek. Tedavisine devam etsin. Çünkü bazen öndeki tablo görülebilir. “


Yorumları Göster
Yorumları Gizle