GeriKelebek İçim süperdir benim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İçim süperdir benim

Beresini çıkardı ama keli görünmedi, Rafet El Roman kendisini pek seviyor

Neden klipte bir kızla sürekli kavga ediyorsunuz?

- Öyle görünüyor ama aslında anlatmak istediğimiz her ilişkinin güzel başlayıp, sonradan bozulduğu. Zamanla kavgalar, kıskançlıklar, kısıtlamalar başlıyor. Saygısızlıklar, bağrışmalar. Ben çok beğendim, her bir karesi film gibi ama her şeyi de dört dakikada anlatamıyoruz be güzelim.

Siz de ilişkilerinizi böyle kavga dövüş mü yaşarsınız?

- Yok çok sakin bir adamımdır, hiç öyle huylarım yoktur. Benimki sadece laftadır, dövücen edecen diye. Ama kadına karşı değil zaten.

(Bu arada Rafet El Roman yeni kaseti hakkından yazılmış bir eleştiriyi okuyup sinirleniyordu.)

Hakkınızda olumsuz yazılar çıktığı zaman hep böyle sinirleniyor musunuz?

- Yoo, müzikten anlayan adam böyle bir şey yazmaz. Böyle bir müziği eleştiren kaç kişi olabilir ki? Bu adam pop müziğine önyargısı olan bir kişi zaten.

Beğenmeyince müzikten anlamamış mı olunuyor?

- Beğenmiyor demek müzikten anlamıyor demek değil ama bu benim müziğimin içeriğini eleştiriyor. Diyor ki besteler tam değil, Türçesi hala çok bozuk, altyapılar tam oluşmamış. O ne anlar altyapıdan. Türkiye'de böyle altyapısı olan bir müzik var mı? Burada tamamen bir önyargı var. Ya ona bir partide selam vermedim, ya gördüm tanıyamadım.

İmajınızı sarsacağı için, çocuğunuzla fazla görünmek istemiyormuşsunuz. Bu doğru mu?

- Başta prodüktörümüz istemedi hiç. Gazetelere bir kere çıktık eşim ben ve çocuğum. Bu da yeterli herhalde.

Evlenirken plak şirketinize de haber vermemişsiniz.

- Kimseye haber vermedik. Herşey çok ani oldu, eşimin hamile kalması filan. Eşim bana hamile olduğunu söyleyince hemen evlenmeye karar verdik. Evlendikten sonra aradık, kızdılar bize, hayırsız evlat dediler.

Herşeye kafayı takıyorum

Sizin kızınız size haber vermeden evlense? Hem de hamile kaldığı için...

- Belki onlar çok farklı bir çağda olacaklar. 20 yıl sonra Türkiye çok farklı bir anlayışta olacak. Yaşam tarzları... Şu anda olmuş olsa çok kızarım. Çok üzülürüm. Kalkıp dürüstçe konuşursa, oldu bir kere ne yapalım derse ben de anlayışlı davranırım. Durumlara bağlı, çok şey bir soru. Siz de amma soru soruyorsunuz ha. Herşey bitti kızımın evliği kaldı.

Başta erkek istiyormuşsunuz. Neden?

- Doğru. Abimin iki kızı oldu. Ailem bir de bir erkek torun istiyordu. Ama ben kız çocuklarına daha düşkünüm. Daha sevimli, daha babaya düşkün, daha evcimen oluyorlar.

Tek erkeklerde, tek evlatlı çocuklarda (tek çocuklu ailelerde demek istiyor) çocuklar çok

böyle bir... böyle... nasıl diyeyim, kompleksli oluyorlar. Ama kız çocuklarında öyle değil. Bunu ben bir yerde okudum, söylüyorum. Benim şeylerim değil yani...

Kızınızı nerede yetiştirmek istiyorsunuz?

- Onu daha hiç düşünmedik. Şu anda daha çok ufak. Bir görelim, neleri seviyor, nelere yatkın, nelere düşkün. Almanya'da olabilir, Türkiye de olabilir. Kendi işimden onları düşünmeye vaktim yok. Siz gazetecisiniz, belki sizin için hayat çok güzel.

Ya ne demezsiniz...

- En azından yaptığınız röportajları biliyorsunuz. Ben burada binbir işle uğraşıyorum.

Şu binbir işin birkaçını öğrenebilir miyiz? Hani bizde olmadığını düşündüğünüz...

- Özel hayatım var, ailem çocuğum.

İkincisi ben müzik yapıyorum. Turneye çıkacağım. Prova yapıyorum. Röportajlar veriyorum. Buradan radyoya gideceğim. Birçok şeye böyle kafayı takıyorsun. Sürekli farklı insanlarla. Siz mesela çok sakinsiniz. Böyle oturmuş beni dinliyorsunuz.

Böyle laba laba laba...

Ne yapmamızı bekliyorsunuz ki?

- Yani birşeyler yakalamaya çalışıyorsunuz. Şimdi radyoya gidiyorum mesela. Cıvıl cıvıl biri çıkıyor karşıma. Evet sayın seyirciler, şimdi huzurlarınızda Rafet El Roman. Hoş geldin Rafet, nasılsın falan. Böyle laba laba laba. Ondan sonra gidiyorum eve, çok farklı bir ortam.

Sizi insanlar niye bu kadar seviyor?

- Herşey rol oynuyor. Müziği kadar karakteri de önemli sanatçının. Herşeye önem veriyorlar. Siz önemsemiyor musunuz?

Yoooo...

- Ama düşün, sen müziğini seviyorsun, birgün karşılaşıyorsun bu sanatçıyla, diyorsun ki ben sizi çok seviyorum, bir merhaba demek istedim. Tamam tamam deyip gidiyor. Şimdi sen o müziği bir daha dinler misin?

Dinleriz.

- Ben mesela kişiliğini beğenmediğim insanın hiçbir şeyini beğenmem. Çünkü müziğinde kişiliğini yansıtmıyor, bu adam yalancı, bu adam duygu sömürüsü yapıyor. Sadece bir yere ulaşmak için bu işi yapıyor. İnsanlara değer verdiğinden dolayı değil.

Peki siz sevimli görünmek için her yanınıza geleni sarılıp öpüyor musunuz?

- Öpmüyorum ama en azından bir güleryüzü, bir selamı kimseden eksik etmem. Şimdi çıkayım kapıcıma selam veririm, şoförüme selam veririm. Herşeyime selamlarım. Gülerim.

Bize neden gülmüyorsunuz peki? Gayet soğuksunuz.

- Olur mu? Ben size gülmedim mi? Merhaba dedim.

Pek sayılmaz.

- Yoo o benim şeyimden, görünüşümden.

İçiniz çok iyi yani?

- Benim süperdir içim. İçi de dışı da bir olan bir insanım ben. Önemli olan bu. Ben şarkılarımda nasılsam hayatımda da öyleyim.

Yaşamı yakından takip ederim. En çok düşünen. Bana en çok ne işi yapıyorsun desen düşünmek derim. Belki bugün görünüşüm bilmem ne olabilir. Uykudan yeni kalktım. Daha hiç kahvaltı yapmadım. Yemek yemediğim zaman moralim çok bozuk olur.

Peki neler düşünüyorsunuz o kadar?

- Yaa etkisi altında kaldığım herşeyi düşünürüm. Yarım işi sevmem. Bir işi yaptım mı, biriyle dostluk kurdum mu ya tam yaparım, ya hiç yapmam. Yani yüzüne gülüp de ondan yararlanmak daha sonra da onu aramamak gibi şeylere hiç gelemem. İnsanları çok severim, ama çok da nefret ederim.

İnsanların riyakarlığından mı bahsediyorsunuz?

- Tabii. Gelirler bana çok iyi davranırlar. Sadece belli bir amaçlarına ulaşmak için. Ondan sonra aramazlar. Şahsen bana öyle birşey olmuyor.

Size olmuyorsa nereden biliyorsunuz?

- Gelip seni turneye ikna etmeye çalışır. Bir sürü güzel şeyden bahseder. Ne kadar dürüst olduğunu söyler. Ama arka taraftan dinliyorsun ki, sahtekarın tekiymiş. Desin ki bana, şöyle bir konser yaptım, ama o sanatçıyı kazıklamak zorunda kaldım. Çünkü o bana böyle böyle şeyler yaptı. Doğrularla beni ikna etmeye çalışsın.

Ama sizin piyasada hep böyle değil midir?

- Evet öyle o yüzden ben size gülmüyorum. O yüzden ben de öyle yerlere gitmiyorum. Toplu insanları sevmiyorum.

Şişmanları mı?

- Hayır canım kalabalığı. En nefret ettiğim de futbol maçları. Futbolu çok severim, ben Trabzonspor taraftarıyım. Oturur televizyonda maçlarımı seyrederim. Ama stada girdiğim zaman o insanları, o bağıran, çağıran, küfreden, böyle heyecandan gözleri hiçbir şeyi görmüyor. Dışarıda harp çıksa bir çocuk ölse, birşey ezilse adamın gözü görmüyor onu.

Maçlarda şiddet var

Konserler de kalabalık.

- Konserler çok farklı. Konserlerde sevgi var coşku var. Duygusallık var. Futbolda agresif insanlar, küfreden insanlar var. Konserlerde öyle birşey yok. Şiddet var maçlarda.

Ne yapıyorsunuz peki, işiniz bittiği zaman doğru eve mi?

- Eve gidiyorum, yemeğe gidiyorum eşimle, arkadaşlarımla buluşuyorum.

Refah Partisi'ne oy vermiştiniz geçen seçimlerde.

- O bir isyan, bir protestti. Böyle gerekiyordu. Bu tecrübeyi yapmam gerekiyordu Türk halkına ve siyasetçilerine.

Pişman mısınız şimdi?

- Tabii herkes pişman. En azından gördü insanlar ama.

Siz yazın da bu kocaman deri ceketle mi dolaşıyorsunuz?

- Tabii. Yazın, kışın hep bunu giyiyorum.

Sıcak gelmiyor mu? İmaj için değer mi?

- Yo hiç sıcak gelmiyor valla. Dün yağmurluydu hava. Dışarı çıkmadım, bizim evden gölge göründü. O yüzden dedim neyse giyeyim ceketi. Hava da soğuk. (Bu arada sıcaklık 30 derecenin üstündeydi). Oniki yıldır üzerimde, anısı var.

Ne samimi, ne mesafeli

1970, Edirne doğumlu, Darmstadt büyümeli Rafet El Roman yeni kaseti ‘‘En Güzel Günler Senin Olsun''u nihayet çıkardı. Bozuk ama sempatik Türkçesi ile Türk popuna İtalyan esintileri getiren El Roman'ın, becerikli menajeri sayesinde görüşmediği Türk dergisi, Türk gazetesi ve Türk Radyosu kalmadı. Bu yoğun görüşmelerin biri de bize nasip oldu. Sanırız bu haddinden fazla görüşmelerin etkisiyle canı biraz sıkkındı. Ama yine de son derece dakikti. Yani hala Türk sanatçılarının gecikme huyunu edinmemişti. Çok da doğal davranıyordu. Ne samimi, ne mesafeli. İkisi arasında gidip geliyor, canı ne isterse onu söylüyor. Ama kara kaşlarının, kara gözlerinin ardındaki beyninin çalıştığı, herşeyin farkında olduğu çok belli. Parçalarının bazıları sekiz dokuz yıl öncesine dayanıyor. Her birinin gerçek bir hikayesi var. Hiçbirisi ‘‘Abi bu çok tutar'' denilerek yazılmamış. Zaten çıktığının ilk haftasında 400 bin satmasının nedeni de herhalde bu doğallığından geliyor. Ama bu arada faideli mesajlar da vermeyi ihmal etmemiş. ‘‘Savaşı başlatanlar başkalarının hayatına değer vermeyen insanlardır'',

‘‘İyi sanat eserleri, bolluk ve imkanlardan değil, yokluk ve çaresizlikler içinde yaratılmıştır'' gibi özlü sözlerini kaset kapağına yazdırmış. Ne yapalım topluma yararlı olmak zor zanaat.

Bit pazarında eşya sattım

Müzikten önce neler yapıyordunuz?

- Bit pazarlarında eşya sattım. 501'ler, tişörtler, Amerikan asker kıyafetleri, sırt çantaları...

Güzel para yaptınız yani.

- Yok canım geçiniyordum ancak. Cumartesi pazar pazara gidiyordum. 400, 500 mark alıp bütün hafta idare ediyordum. Arada sırada restoranlarında garsonluk yapıyordum, gitarımla şarkı söylüyordum. Kalorifer ve klima tesisatı okumuştum meslek okulunda o işte biraz çalıştım. Bir araba fabrikasında işçilik yaptım. Kuryecilik yaptım.

Neden hep kısa süreli işlerde çalıştınız?

- Sıkılıyordum, çok sıkılıyordum. Başkalarının emri altında çalışmaktan çok sıkılıyordum. Benden daha moloz, öküz gibi heriflerin emri altında çalışmaktan hiç hoşlanmıyordum. Hırslıyımdır. Sırf İtalyanca şarkı söylemek için İtalyanca öğrendim. Türkçe'den daha iyi İtalyanca aksanım.

Mutlaka öyledir. İkinci albümde birazcık daha düzelmiş gibi aksanınız.

- Evet. Çalışa çalışa ilerlettim Türkçemi. Bana Türkçesi bozuk diyorlar. Bu yanlış bir laf. İbrahim Tatlıses çıkmış meeen, meeen diyor. Bu ne?

Yeterince zengin olduktan sonra Almanya'ya geri dönmeyi düşünüyor musunuz?

- Almanya'yı özlüyorum ama orada yaşamayı hiç düşünmüyorum. Burada yaşadığımı daha çok hissediyorum. Avrupa'da herkesin bir standart yaşamı, arabası, sosyal garantili hayatı vardır, herkes işine gidip gelir, sokağını süpürür, arabasını temizler. Yaşam mücadelesi vermezler. Türkiye'de hamalı, dilenciyi her an her köşede görebiliyorsun. İyi mi kötü mü bilemem ama benim sanatçı kişiliğime iyi geliyor, ilham veriyor. İçim yanıyor gerçekten, ben arabayla gidiyorum, insanlar kışın otobüs duraklarında titreşiyorlar. Gerçekten üzülüyorum, lanetliyorum bu sistemi.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle