GeriKelebek Huysuz ihtiyar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Huysuz ihtiyar

Gizli mektuplarımPenceremin karşısındaki apartmanın çatı katında oturan delikanlının aşık olduğu kıza mektubumdur:Sayın Hanımefendi;Belki yeterince ciddiye almıyorsunuz ve önemsemiyorsunuz. Ama o çocuk size çok fena yanık. Yanmak ne demek, kül olmuş da Boğaz'dan gelen lodos küllerini uçum uçum uçurmakta... Çünkü, bu kadar aşık olunmadan, bu kadar bayağı ve müstekreh arabesk şarkılara başka türlü katlanılamaz. Orhan Gencebay olsa neyse... Onun bir asaleti ve müzikalitesi var. Ama, adını sanını duymadığım, cinsiyetini bir türlü çıkaramadığım şarkıcıların kasetlerini sokağımızı inlete inlete bir bangırdatıyor, benim gönlüme ardımda ipucu bırakmayacak cinayetler düşüyor. Örneğin, buzluğa koyup dondurduğum kurşun biçimindeki bir buz parçasını yivli ve havalı tüfeğime koyup sizin aşığı kafasından vursam, beni kimse yakalayamaz. Çünkü, beyine giren kurşun eriyip su olacağı ve giriş deliği olup çıkış deliği bulunamayacağı için ölüm nedenini hiçbir polis laboratuvarı çözemez.Sayın Hanımefendi...Aşık delikanlıya acımıyorsanız, bana acıyın... Bu arabesk höykürüşlerin sonunda ben ya sizin sıska delikanlıyı vuracağım, ya da kendimi bulunduğum altıncı katın penceresinden aşağı atacağım.Haa, bir de unutmadan sorayım; geçen akşam onu ziyarete gelen kız siz miydiniz, yoksa başka bir kız mıydı? Bir kızın evine gelmiş olduğu kesin!.. Yoksa, birden arabesk şarkıları kesip sabaha kadar niçin rap müziği çalsın?.. Eğer siz değilseniz, elinizi çabuk tutun, oğlan elden gidebilir!..Lütfen bir insaniyetlik yapın, şu herife biraz yüz verip arabesk çalma ihtiyacını ortadan kaldırın. Hatta, birlikte balayımtrak bir geziye çıkarsanız masrafınıza da katkıda bulunmaya hazırım. Çünkü, bir ihtiyarın son günlerini hapiste ya da tımarhanede geçirmesi sizin için derin vicdan azaplarına neden olacak!..*BAY Müzik Üretim Şirketi'nin sahibi Naci Bayşu'ya açık mektubumdur:Sevgili Kardeşim Naci,Geçen hafta, dünyanın en bet sesli Tomatisçisinin böğürtülerinden çektiklerimi ve kulak ve de akıl sağlığımı korumak için biraz yontulur umuduyla ona ses dersleri verdiğimi yazmıştım. Derslerde, adamın ses tellerini mahvedip de sesini kısmak için elimden geleni ardıma komadım. Herifi, doğal sesinin üç oktav yukarısından bağırttım. Terliyken kilo kilo dondurmalar yedirip şarkıcılıkta adettendir diye buzlar yutturdum. Ama sesi kısılacağına, büsbütün açıldı. Şimdi, ‘‘Bahçe tomatisiii!..’’ diye bir höykürüyor, sokaktaki bütün apartmanların camları zangırdıyor. Hatta, feryadına iki kez polis, bir kez de itfaiye geldi.İşin daha kötüsü, herif dersleri de sıkı tutmaya başladı. Artık, akşamları paydos ettikten sonra da geliyor. Nota, solfej, usul, meşk filan derken, bir de çatlak bağlama edindi. Bangır bangır ünüleyip, zangır zangır saz çalıyor.Bilirsin insanlara karşı benim yüzüm tutmaz, yufka yüreğim dayanmaz. Herifi sepetleyip bu kabir azabına son veremiyorum. Sadece iki kez merdivenlerden atabildim. Geçenlerde, gecenin köründe iki gözü iki çeşme kapıya dayandı.‘‘Ben, bugüne kadar kendime yazık etmişem hocam!..’’‘‘Hocan kadar başına taş düşsün!.. Bu saatte ne cehennemden geliyorsun?..’’‘‘Düğünden...’’‘‘Ne düğünü be?..’’‘‘Bizim Bayburtlular'ın düğünü... Düğünde bizim hemşerilere saz çalıp türkü okudum. Hepiciği hicrana düştü, ağladı. Onlar ağlayınca ben de hem söyledim, hem ağladım. Bak, hâlâ ağlamamı durduramıyom.’’‘‘Bana ne, git evinde ağla... Burası Yasemin'in Penceresi mi?’’‘‘Bana ne olur mu hocam, kasetimi sen çıkarttıracan...’’‘‘Ne kaseti be?’’‘‘Ben düğünde okuyunca, artık türkücü olmadım mı? Kasetsiz türkücü mü olurmuş!.. Senin kasetçi tanışların vardır. Hemen bana bir kaset çıkarsınlar. Vallaa, fazla para istemem!..’’İşte böyle Naci kardeşim, herif o gün bugündür, kapının dışındaki paspasın üstünde yatıyor. Sabah akşam saz çalıp türkü çığırıyor. O, başlayınca komşum Profesör Ali Kaylan Bey'in kurt köpeği Şila da başlıyor. Karşılıklı uluşup duruyorlar. Köpeğin kulağı bizim Tomatisçi'den daha iyi. Kulaksızlığına güvenip belki ünlü bir türkücü olur umuduyla herifi sana yolluyorum. Şuna Allah rızası için bir kaset yap ve bizim apartmanı bu heriften kurtar. Bu iyiliğinin altında kalmam. Bana da bir kaset yapmana izin veririm, ödeşiriz Naci kardeşim...*Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni'ne mektubumdur:Sayın Ertuğrul Özkök;Benim içim bunca zahmete girmeniz ve bu kadar masraf yapmanız, beni çok duygulandırdı. Bu ilgi ve sevgi karşısında miyop ve astiğmat olan sol gözüm hâlâ sulanıyor.Bilirsiniz, ben alçakgönüllü bir adamım. 22 Haziran'daki doğum günümü kutlamak için Dolmabahçe Sarayı'nı kiralamanız ve binlerce kişiyi davet etmeniz gereksizdi. Sizin ve tüm okurların bildiği gibi 22 Haziran benim doğum günümdür. Hele, Müzeyyen Senar'dan Tarkan'a kadar bütün yıldızları çağırmanız, doğrusu büyük incelikliydi. Gözlerim Pavarotti ile Maykıl Ceksın'ı da aradı. Ama gelmemeleri, benim için fazla önemli değil. Dedim ya, ben alçak gönüllü biriyim. Fakat en çok şaştığım, 35 yıldır aramız pek iyi olmamasına rağmen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in kalkıp doğum günüme gelmesi oldu. Hele, Sayın Kenan Evren'in de katılmasına çok şaşırdım. Çünkü, o beni hapsettirmek için günlerce aratmıştı da, bulduramamıştı şükür!..Ben büyüklerim, gazetem ve ulusum tarafından bu kadar sevildiğimi asla tahmin edemezdim. Yalnız ufak bir yanlışlık yapmışsınız. 22 Haziran benim 50. değil 63. yıldönümüm. Ama beni konuklara daha genç göstermek için, nezaketinizden ötürü bunu kasıtlı olarak yaptığınızı tahmin ediyorum. Gelecek yaş günümde lütfen bu kadar masraf yapmayın. Gazetedeki arkadaşlara mahçup oluyorum. Örneğin, Çırağan'da düzenleyeceğiniz 500-600 kişilik küçük bir parti bana yeter.Son bir ricam daha var... Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenen gecenin benim değil de Hürriyet'in 50. yılı kutlaması olduğunda ısrar eden münafık arkadaşlarımız Fikret Ercan'ı ve Cafer Yarkent'i lütfen işten atınız. Ben size daha güzel yazı işleri müdürleri bulurum.Tekrar teşekkür eder, saygılarımı sunarım.*Kurşunların uçuştuğu, arabaların adam ezmek için köşebaşlarında pusuya yattığı, Vampir ve Kurtadam'ların çelik çomak oynadığı bu şehirde beni kaderimle başbaşa bırakarak, torunu torbayı toplayıp yaz tatiline giden eşime mektuptur:Sevgili Tolga'cığım;Sizlerin, Akdeniz'in sularında yüzüp imbata karşı yeyip içip güneşlendiğinizi düşünmek, bana mutluluk veriyor. Beni sakın merak etmeyin, ben iyiyim. Gerçi, sol ayağım yine davul gibi şişti ve ağrılar içinde... Bu ara sıcaktan olacak, kalbim tekliyor ve migrenlerim de azdı... Ama ben yine canımı dişime takıp çalışıyorum ve yaptığım kötülüklere karşı Rabbimin bana son cezası olan bu yazıları yazıyorum. Dişim dedim de aklıma geldi, kalan dişlerimden iki tanesi su koyverdi. Öylesine ağrıyorlar ki, onların sayesinde migren, ayak ve mide sancılarımı unutuyorum çok şükür!..Sakın şikayet ettiğimi sanma, ben burada debelenirken tatil yapmanızın mutluluğu bana bütün bu çilelere karşı dayanma gücü veriyor. Hatta, sabah bir çay yapanım bile olmamasına asla aldırmıyorum. Yani ben iyiyim!..Kedilerini sakın merak etme... Onları hiç dövmüyorum. En çok da, Portakal isimli olanını dövmüyorum. Marangozluk aletlerimi salonuna taşıdığımı düşünüp de güzelim Antalya yazlarında ağzının tadını sakın kaçırma. Elektrikli rendeyle testereyi, Mecidiyeköy'deki evde bıraktım.Yalnız merak ettiğim bir şey var; çoraplarımın öbür tekleri nerede? Evlendiğimizden beri benim iki tane ayağım olduğunu biliyorsun. Ve de, kırmızı dürbünümü nereye sakladın?..Hepinizin gözlerinden hasretle öper, size keyifli ve huzur içinde bir tatil dilerim.