GeriKelebek Huysuz ihtiyar
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Huysuz ihtiyar

Ona her şeyi ben öğrettim!Oğlum Devlet Konservatuvarı Gitar Bölümü'nü bitirince, sekiz aylık vatan görevini yapmak üzere bir koşu askere gitti. Müzisyen ve dalgıç hocası olduğu için de, tabii tankçı yaptılar. Dün akşam üstü acele birliğinden telefon etti:‘‘Beni sakın merak etmeyin. Burada bize çok iyi davranıyorlar. Yepyeni elbiseler verdiler. Yemekler ve arkadaşlık da çok iyi.’’Hızlı konuşmasından, telefon kuyruğunda bekleşenler olduğunu anlayıp, hemen sözünü kestim. Konuşma zamanımız kısıtlıydı.‘‘Sakın işgüzarlık edip her işten anlar görünme... Sonra adamı her işe koşturup, canını çıkarırlar. Ama, aptal ve beceriksiz taklidi yapmaya da kalkma. Hem yemezler, hem de itip kakarlar!’’Askerlikle ilgili bu altın kuralı oğluna öğretmek her babanın, babalık görevidir. Ben de, bu ders fırsatını yine kaçırmamıştım. Zaten, oğlum yaşam hakkında ne öğrendiyse, hepsini benden öğrendi.Telefonu kapattıktan sonra, her asker babası gibi oğlumla ilgili anılarım aklıma düştü. Daha küçücük bir çocukken, ona dövüşmesini ben öğretmiştim.‘‘Bak oğlum, yumruğunu vururken kolundan değil, belini döndürüp omuzundan yükleneceksin. Yani, bütün bedeninin ağırlığını yumruğunda toplayacaksın.’’‘‘Ama baba, ben kimseye vurmak istemiyorum ki... Dövüşmeyi de hiç sevmiyorum.’’‘‘Peki, seni dövmeye kalktıkları zaman ne yapıyorsun?’’‘‘Kaçıyorum!.. Böylece kimsenin canı yanmıyor.’’‘‘Kaçmak erkekliğe sığar mı be!.. Üstelik, sen bir pehlivan torunu ve boksör oğlusun. Bu ülkede dövüşmeden yaşamak mümkün değildir. Seni dövmeye kalktıkları zaman, ilk yumruğu sen vur. Unutma, adam üstüne gelirken ilk yumruğu sen patlatacaksın.’’Bu kavga dersinden yarım saat sonra Seyit Ali, mor bir göz ve patlak bir dudakla sokaktan eve döndü.‘‘Bu ne hal oğlum, düştün mü?..’’‘‘Hayır, kavga ettim.’’‘‘Niye sözümü dinlemeyip, birinci yumruğu sen vurmadın?’’‘‘Valla birinci yumruğu ben vurdum baba!..’’‘‘Eee, sonra?..’’‘‘Sonra da, on birinci yumruğu vurdum.’’*Delikanlı yaşında onu alışverişe götürmüştüm. Parayı kazanmak değil, akıllıca harcamak marifettir. Oğlumu bir tüketim budalası olmaktan korumalı ve harcarken bile insanın nasıl para kazanacağını öğretmeliydim.‘‘Pazarlık etmeden hiçbir mal satın almayacaksın.’’‘‘Ama büyük mağazalarda pazarlık etmek yasak.’’‘‘Palavra!.. Doğu ülkelerinde nerede para varsa, orada pazarlık da vardır. Sen de, kirası yüksek ve bir sürü insanın çalıştığı büyük mağazalara gitme. O masrafları senden çıkarırlar.’’Onu küçük bir dükkana götürdüm.‘‘Bak şimdi ders biir. Asla almak istediğin mal ile önce ilgilenme. Başka şeylerin fiyatını sor ve şimdi beni izle.’’Oğlana uzaktan bir gömlek beğendim. Hemen yanındaki gömleğin fiyatını sordum.‘‘3 milyon efendim.’’‘‘Çifti mi 3 milyon?..’’Sorumdaki inceliğe bakın... Tabii tezgahtar mahvoldu.‘‘Hayır beyim, teki 3 milyon. Ama size 2 buçuğa bırakırız.’’‘‘2 milyona verirseniz alırım. Üstelik bunu değil de, yanındakini!..’’Deyip, beğendiğim gömleği gösterdim. Oğlum ikide bir,‘‘Ama baba... Dur... Bir dakika...’’Deyip, duruyordu. Onu tersleyip susturdum. Satıcıyı, tam yüksek tempolu psikolojik bir hamleyle mat etmişken, ortalığı karıştırıp adamı uyandırmasına izin veremezdim.Eve gelinceye kadar satıcı psikolojisi ve pazarlık stratejisi üstüne kapsamlı bir nutuk çektim. Evde Seyit Ali, gömleği paketinden çıkardı.‘‘Gömleğin etiketini okur musun babacığım. Bak, 1.5 milyonluk gömleği 2 milyona aldın!.. Fiyatı etikette 1.5 milyon yazıyor.’’‘‘Seni, evlat dedik bağrımıza bastık namert herif. Etiketi bana dükkanda niye göstermedin?..’’‘‘Göstermek için çok uğraştım... Ama beni dövmekten beter edip susturdun.’’O sırada annesi alışverişten döndü. O da Seyit'e, aynı gömleği almıştı. Demek ki, otuz küsur yıl beraber yaşayan çiftlerin gömlek zevkleri, aynı oluyordu.‘‘Bu güzel gömleği Vakko'nun ucuzluğundan 1 milyona aldım... Kumaşı da ithalmiş!..’’Tolga'nın alışveriş zaferini yarım saat kadar gık çıkaramadan dinledim. Oğluma da yan gözle‘‘Ağzını açıp da enayiliğimi çaktırırsan gebertirim!..’’Gibisinden gayet kötü bakışlar fırlatıyordum.Gömlekler aynıydı ama, Seyit Ali benim aldığım gömleğin içine sığmadı. 2 numara küçük almışım. Onu hala ben giyiyorum!..*Seyit, çok mahçup bir çocuktur. Berbere bile bahşiş veremez. Bahşişi uzatınca, utancından hemen elini geri çeker. Tam o sırada berber de, elini uzatmış olur. Adamın eli havada kalır. Seyit, bahşişi tekrar uzatana kadar berber elini çekmiş olur. Bu kez de, Seyit'in eli havada kalır. Sonunda utancından perişan olmuş bir halde, parayı tezgaha atıp kaçar gibi dükkandan fırlar. Hele bir genç kız ona bakmayagörsün... Yüzü, üç kez renk değiştirir. Ama bakılmayacak gibi bir delikanlı da değildir hani!.. Boy, pos, endam heykel gibi... Kaşlar ve burun kartal gibi ve de şefkat dolu ela gözler!.. Benim gençliğimi bir hayli andırır. Yani, her babanın oğlu gibi, fena halde yakışıklıdır. On sekizine değince baktım, kendi başına bir halt edeceği yok.‘‘Gel bakalım, zamparalığın nasıl yapılacağını sana öğreteyim.’’Diye, onu bir bara götürdüm.‘‘Birinci ders, bir kızla gözgöze gelince kızarıp bakışlarını kaçıracağına, ona tatlı tatlı gülümseyeceksin.’’Deyip, gözgöze geleceği kız aramaya başladım. Ben, kendilerine en çapkın ve en tatlı sırıtışımla bakarken, üç tanesi hemen kafalarını çevirdi. Biri de, sırtını döndü. Fakat, barın dibinde oturan dünya güzeli bir sarışın, bana insanın iliklerini ısıtacak kadar sıcacık bir gülüşle baktı. Barın alacakaranlığında, dişleri yıldızlar gibi parıldadı. Hemen kadehimi ona doğru kaldırıp sonuna kadar içtim. Kız da, bana kadeh kaldırdı.‘‘Gördün mü?.. Ne kadar kolaymış... Önemli olan, gülüşünle göndereceğin elektrik gücü... Şimdi yanına gidip bir iki espri patlatacağım. Aslında kadınlar, yakışıklıları değil, zeki ve esprili erkekleri beğenir.’’‘‘Ama sen kızın yanına gitmesen daha iyi olur baba.’’‘‘Niye lan?.. Kız beni bekliyor.’’‘‘Kız tabii seni bekliyor. Çünkü sen ona, dört yıl hocalık yaptın. Unuttun mu, onu geçen yıl bizim okulun tiyatro bölümünden mezun ettiniz.’’O sıralarda, oğlumun da okuduğu Devlet Konservatuvarı'nda tiyatro hocalığı yapıyordum. Utancımdan ne halt edeceğimi, nereye saklanacağımı şaşırdım.Bir süre sonra bizim oğlan ahu bakışlı, düz yolda keklik sekişli, güzeller güzeli bir kız arkadaşıyla beni tanıştırdı.‘‘Amanın oğlum, bu huriyi hangi cennette buldun?..’’‘‘Ben bulmadım, o beni buldu.’’‘‘Senin gibi pısırığın nesini beğendi be!..’’‘‘Şimdiki kızlar, hababam espri yapmaya çalışan, çenesi düşük adamlardan hoşlanmıyorlarmış. Mahçup erkekler, onlara daha esrarengiz ve cazip geliyormuş babacığım!..’’*Son dersimiz, içki içmek zagonu üstüneydi. Oğlum her ne kadar,‘‘Ben içkiyi sevmiyorum, adamı aptal gibi yapıyor. Biranın bile tadından nefret ediyorum!’’Diye direndiyse de,‘‘Erkek adam içki içer. Nasıl olsa bir gün sen de içeceksin. İçerken, adabına uygun içmeyi öğren.’’Diye, onu sürüyüp bir meyhaneye götürdüm.‘‘İçkicilikte en büyük ayıp, sarhoş olmaktır. Küp gibi içip, mıh gibi duracaksın. Konuşurken dilin dolanıp, yürürken sallanmayacaksın bile. Tabii bu işin de bir tekniği var... İçkiden önce bol tereyağlı ya da zeytinyağına bulanmış ekmek yiyeceksin. Mideni yağ ile sıvayacaksın. Sonra ağır ağır istediğin kadar iç.’’Oğlumun sırtında eve dönerken ayılıp sordum,‘‘Ne oldu?..’’‘‘Aslında fazla bir şey olmadı. Ama sen yan masadaki hanıma sarkmaya başlayınca beraber olduğu adamlar seni dövmeye kalktı.’’‘‘Dövdüler mi?..’’‘‘Benim babamı kim dövebilirmiş be!.. Ben onların ikisini de haşat ettim.’’‘‘Emeklerim sana helal olsun benim yiğit evladım. Tabii, öğütlerimi anımsayıp ilk yumruğu sen vurdun.’’‘‘Ne yumruğu be baba!.. Birine karate yaptım, ötekine de sandalyeyi geçirdim!..’’O şimdi asker... Babaları da oğullarla birlikte askere alsalar da, onlara askerliği bir güzel öğretsek...