‘Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek var’

Güncelleme Tarihi:

‘Yoksul mahallelerde neredeyse  her evin içinde bitik bir erkek var’
Oluşturulma Tarihi: Kasım 25, 2018 08:30

LATİFE TEKİN’LE YEDİ YIL ARADAN SONRA YAYIMLADIĞI İKİ ROMANI ÜZERİNE...

Haberin Devamı

İlk romanı ‘Sevgili Arsız Ölüm’ ile Türkiye edebiyatına yeni bir dil getiren, eserleriyle yoksulun, göçün sesi haline gelen Latife Tekin, yedi yıl aradan sonra birbirini selamlayan iki roman ile karşımızda: ‘Sürüklenme’ ve ‘Manves City’. Tekin, “Yüzümü doğaya dönmüştüm, insanların topluca öteki saydığı varlıklara... Ama yoksulların çığlığı göğe yükselince, bu romanlar benim için kaçınılmaz oldu” diyor.

Yedi yıl sonra iki kitap birden yayımladınız. ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ birbiriyle konuşan romanlar olmuş. Neden iki kitap birden?
- ‘Sürüklenme’yi yazmayı hayal ederken kalbime ‘Manves City’nin duygusu doldu birden, artık doğrudan yoksullar hakkında yazmadan edebiyat yapamayacağımı hissettim, ikisini gecelerimi gündüzlerimi bölerek aynı sırada yazdım, o nedenle de ikisi birden okura ulaşsın istedim.
 Aynı anda iki roman birden kaleme almak, hem pratikte hem de duygusal olarak zorlayıcı değil mi?
- Başta kolay değildi doğrusu, iki ayrı mevzu, iki farklı dil... Ama bu iki kitaptan önce yolum çatallanmıştı benim, iki ayrı yazı damarım vardı gerçi, yine de zorlanmadım desem yalan olur. Sonraları birinden yorulunca ötekine; heyecanlı, keyifli, öğretici bir süreç... İki kitabımdan da çok şey öğrendim, birbirlerine ayna oldular, biri ötekini nasıl yazacağımı söyleyip göstermeye başladı bana.

‘Yoksul mahallelerde neredeyse  her evin içinde bitik bir erkek var’


‘Maden mi bulacaksın’ lafı kaderimiz oldu
Ben önce ‘Manves City’yi okudum ve tam tersini yapsam daha iyi olurmuş gibi geldi. Siz okurunuza bir sıralama önerir miydiniz?
- ‘Sürüklenme’yi önce okumuş olsaydınız, ‘Manves City’yle başlasaydım diyecektiniz belki de, öyle söyleyenler oldu çünkü. Ben iki kitabı aynı anda yazdığım için aynı anda okuyun demek isterim tabii ki, ama bu konuda fikir belirtmesem daha iyi olacak sanırım, okurların elleri hangisine uzanırsa... Bu iki roman birbirinin devamı değil.
Özellikle ‘Manves City’, ‘küreselleşmenin çocuğu’ olarak da anılan prekaryanın, yani güvencesiz, göçebe hayatların romanı. Toplumun kırılgan hemen tüm kesimleri var içinde: Mülteciler, mavi yakalılar, kadınlar, mahkûmlar... Hepsi bir biçimiyle kayıt dışı yaşamlar sürüyorlar. Siz hep yoksulun, göçün öyküsünü anlattınız, sanırım sizin için kaçınılmazdı bu roman.
- Ben göç fırtınasının içinde büyüdüm, dokuz yaşında İstanbul’a geldim ve aralarında büyüdüğüm insanların hayallerinin sönüşünü görüp yaşadım. İlk romanlarım büyük kentte tutunmaya çalışan yoksullar hakkında söylediğiniz gibi. Sonra yüzümü doğaya dönmüştüm, insanların topluca öteki saydığı varlıklara, ama yoksulların çığlığı göğe yükselince...
‘Yoksul mahallelerde neredeyse  her evin içinde bitik bir erkek var’

Öykülerin geçtiği coğrafyayı kestirmeye çalıştım okurken. Talan edilen zeytinlikler, tarım arazileri, kirletilen su ve hava, maden sahaları ile Türkiye’nin her yerine ait olabilirler sanırım.
- Haklısınız, Türkiye’nin her yerinde tahribat acı bir biçimde hızlanarak sürüp gidiyor, ne yazık ki toprağın altı üstüne getiriliyor. “Maden mi bulacaksın?” diye bir lafımız vardı, milletçe kader lafımız haline geldi, maden aranan ülke! Madeniyiz artık, baş döndürücü bir gürültüyle geri döndürülemez biçimde, hunharca yıkılıyor ortalık, köylüler ayakta, evlerde huzur kalmamış...
Yoksulların yükselen çığlığından, çevre tahribatından bahsettik. Bunlara nasıl bir mesafeden tanıklık ediyorsunuz? Yıllardır Bodrum-İstanbul hattında yaşıyorsunuz, her ikisi de hızla dönüşen yerler...
- İstanbul değişip dönüşürken Gümüşlük’ekaçmıştım, Bodrum’un değişimi büyük altüst oluşa denk geldi. Ülkede kaçacak yer kalmadı, her yer delik deşik. Sakin bir köşe bulup gitseniz bir maden şirketinin bahçenizin dibine ocak açmayacağının garantisi yok. Bence çevre tahribatına hepimiz birinci elden tanıklık ediyoruz.
Makinelerin fabrikalarda insanın yerini alışına, otomatizasyona da değiniyorsunuz. Büyük kitlelerin, işini makinelere kaptırma korkusu, sağ popülizmin yükselişinin sebeplerinden biri olarak gösteriliyor. Örneğin ABD Başkanı Trump’ın seçilişinde bu kitlelerin etkisi büyüktü. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
- Bu durum kapitalizmin çalışanlar üzerine sürdürdüğü ezeli bir tehdit: Ya benim önerdiğim iş koşullarına razı olursun ya da işsizliğe yani açlığa. Senin işini isteyen milyonlarca işsiz var, diyorlar. Teknolojinin herkesten yana değil, o teknolojiye sahip olanların elinde çalışanlara karşı tehdit aracı oluşu hiç de yeni bir durum değil. Geçmişte bu nedenle büyük ayaklanmalar olmuştu. Makine kırıcılık diye bir akım doğmuştu çalışanlar arasında. Ama onca mücadele, onca isyan sonucu çalışanların sendikal hareketiyle işveren örgütleri arasında görece bir uzlaşma oluşmuş gibi görünse de durum temelde değişmedi. Aynı olguya bugün robotlarla çalışanların rekabeti de yüklendi.
Bu rekabetin geleceğine dair bir öngörünüz var mı?
- İşsiz milyonlar, milyarlar... Daha çok yoksulluk, açlık, sefalet... Olan olmayana yiyecek ekmek, para verecek, devletler vatandaşlarına para dağıtacak, iş yaratmaya çalışacak, toprak mı verir artık, tohum mu paylaştırır, inek-tavuk mu dağıtır... Lüks harcamalar kısılacak, pahalı otomobiller, uçaklar, hayat imkân tanımayacak böyle şeylere, saltanatın sonunu görüyorum geleceğe bakınca.
Danışacağım işçi arkadaşlarım var
 ‘Sürüklenme’, ilk romanınız ‘Sevgili Arsız Ölüm’ ile tanıştığımız edebi dilinize daha yakın bir roman. Bir masal gibi başlıyor. ‘Manves City’ ise gerçeğin en katı hali gibi. Bu ayrımı bilinçli olarak mı yaptınız?
- ‘Sevgili Arsız Ölüm’ü yazarken ne kadar bilinçliysem şimdi de öyle; ama bilinç nedir bir romancı için? Neyi nasıl anlatacağıdır bence. Her hikâye, tema, konu kendine has yazma araçlarını, üslubunu, dilini de beraber dayatır yazara.
m Kaizen uygulaması, işçilerin fabrika yönetimine yazdığı mektupların gerçekçiliği, kullanılan jargon, içinde olmayanların bilemeyeceği şeyler... Nasıl başardınız bunu?
- İçinde olan arkadaşlarımla iç içeyim ya, bu benim için yeterli oluyor. Yazmaya başladığımda kahramanlarımla beraber onların yaşadığı dünyanın içinde buluyorum kendimi zaten. Takıldığım, ayrıntısını bilemediğim şeyleri konuşacağım, danışacağım, fikrini soracağım işçi arkadaşlarım var demek istediğim.
İşçilerin yönetime yazdıkları talep ve şikâyet mektuplarının içeriğindeki dönüşüm dikkatimi çekti. Sanki onlar da giderek robotikleşiyor.
- Üretim araçlarının sistemi, üretime katılan herkesi, özellikle işçileri etkiliyor. ‘Asrî Zamanlar’daki Şarlo’nun halini göz önüne getirin. Bütün bir mesai sürecinde bir vidayı sıkmakla meşgul olan bir işçinin mekanikleşmesi halini canlandırır Charlie Chaplin. Bu film yabancılaşmanın en gözle görülür karikatürüydü ama en acımasızdan yaşanan bir gerçekti de. 19. yüzyıldan bu yana üretim ilişkilerinde yabancılaşma, hemen her toplumsal düşünürün uğraştığı konulardan biri olmuştu. Şimdi robotlar çağına girdiysek bu daha da vahim. Beyinbilimciler duyan, hisseden bir yapay zekânın olanaksızlığıyla ‘ya olursa’ olasılığı arasında bocalarken her gün bu araçların mekanik sesiyle iletişim kuran işçilerin dilini düşünün. Siz olguya robotikleşme diyorsunuz. Haklısınız; yabancılaşmanın daha da dijital, daha da karmaşık bir biçimi bu.
‘Yoksul mahallelerde neredeyse  her evin içinde bitik bir erkek var’

Kadınlar yaşatmak için çırpınıp duruyor
Her iki romanın kadınları var bir de... Mücadeleci, hayalperest, vazgeçmiş, yorulmuş, entrikacı... Erkekler bütünü görmeye, anlamaya çalışırken onlar tüm olan biteni dokuyor gibi...
- Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek var, arka odaya kaçıp saklanmış bir erkek... İşin bu yanını pek konuşmuyoruz; çoluğu çocuğu hayatta tutma, yaşatma derdiyle çırpınıp duruyor kadınlar. Köyüne,toprağına, ırmağına, sahip çıkma mücadelesinde de kadınlar önde. Erkekler okeye oturmak için sabahı zor ediyor çoğu yerde, kahveciden önce gelip kapıda bekleşiyorlar, şaka yaptığımı düşüneceksiniz...

Haberin Devamı

Ne büyülü ne de gerçekçi...
Edebi diliniz, ilk günden bu yana büyülü gerçekçilik akımına yakın bulunuyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?
- Büyülü gerçekçilik Latin Amerikan edebiyatında doğan bir akım, bir edebi adlandırma. Bense ne büyülü ne de gerçekçi herhangi bir yazım poetikasının bilinçli yolcusu olmadım. Okurlarıyla yakın teması olan biriyim. Onların bu kavramı kullandığında ne anlamış olabileceğini düşündüğümde şunu görüyorum: Onlar şiirsel bir etkilenme yaşadıkları metinlere bu adı veriyorlar.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!