GeriHürriyet Pazar Yıkılmak istemeyen okullar olalım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yıkılmak istemeyen okullar olalım

Yıkılmak istemeyen  okullar olalım

Başlık, Marmara İletişim öğrencilerinden birine ait. Fakültenin tahliye edilecek Nişantaşı Kampüsü’ndeki bir duvara büyük harflerle yazmış. Marmara İletişim binası yıkılıp yerine rezidans yapılacak. Tahliye öncesi, öğrencileri ve hocalarıyla okulun geleneğini ve bu geleneği oluşturan efsanelerini andık...

Yıllardır konuşuluyor; “Arazisi satılacak, taşınacak” deniyordu. Sonunda başa geldi: Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Nişantaşı Kampüsü, DAP Yapı’ya satıldı. Okul, 20 Temmuz’da boşaltılacak, yerine rezidans ve AVM yapılacak. Fakültenin yeni yerleşkesiyse Bahçelievler olacak.
Bu gelişmeyi öğrenciler ve hocalarıyla konuşmak için soluğu okulda aldık.
İletişim Fakültesi, dışarıdan bakıldığında herhangi bir apartmandan farksız. Ama bahçesi çınar ağaçlarıyla dolu, bambaşka bir dünya.
Ama şu günlerde okula gelenleri, çınarlardan önce bir duvar ve üstündeki yazı karşılıyor. Duvarda büyük harflerle ‘YIKILMAK İSTEMEYEN OKULLAR OLALIM’ ve ‘ÜNSAL OSKAY WAS HERE’ (İngilizce ‘Ünsal Oskay buradaydı’) yazıyor. ‘Bir de soru var duvarda: “Eyy TOKİ! Sen kimsin yaa?”
Gelin bunların ne anlama geldiğini, köklü bir fakültenin kültüründe tam olarak ne anlam ifade ettiğini inceleyelim.
Kaiser’in yıkanmak istemeyen çocukları
‘Yıkılmak İstemeyen Okullar Olalım’ sloganı, ‘yıkanmak istemeyen çocuklar’ın hikâyesine bir gönderme. Bu hikâyeyi, fakültenin efsane dekanı Ünsal Oskay, yıllarca öğrencilerine anlatmış: “Alman Kaiser’i geziye çıkmadan önce herkesi yıkanmış paklanmış görsün diye nazırları, gözcüleri, teşrifatçıları Almanya’nın dört yanına haber saldığında, Kaiser’in buyruklarına göre düzenlenmiş uydurma bir hayatı yaşamaktansa kendi oyunlarını sürdürmek isteyen çocuklar direnir, yıkanmak istemezlermiş.”
Ünsal Oskay, öğrencilerine “Bu havada neden ders dinliyorsunuz? Çıkın, baharda sevgili bulun, gezin” diyen bir bilge. Hoca-öğrenci hiyerarşisini kıran, fakültenin önünde uçurtma uçuran bir hoca... Öğrencilerin, memurların, asistanların, hademelerin; herkesin arasındaydı. Türbanın yasak olduğu dönemde, hiçbir hocaya türbanlı öğrenciler hakkında tutanak tutturmayan da yine oydu. Dekanken de odasında oturmazdı, hocayken de... Sandalyesini kapıya atar, gelen geçen öğrenciyle muhabbet ederdi.
Bu okulda Ünsal Hoca’nın asistanlığını yapanlardan biri Göksel Aymaz. Ona göre Oskay’ın bilgisi, vicdanı, aklı ve insanlara bakışı herkesi etkiliyordu. Okulun o dönemki diğer asistanlarından Uraz Aydın ise “Okulun geleneğinin oluşmasını, bir ‘ekol’ sayılmasını sağlayan Ünsal Hocadır” diyor: “O, iletişim bilimlerinin eleştirel bir sosyal bilim alanı olarak şekillenmesini sağladı. Öğrencilerini de bu şekilde, eleştirel bir zihniyetle yetiştirdi.”

Yıkılmak istemeyen  okullar olalım


Öğrencilerin
bir ruh birliği vardı
Temeli 1948’de atılan bu okul, 1992’den beri Ihlamur Kasrı’nın bitişiğindeki arsanın içinde eğitim veriyordu. 99 depreminde binası ciddi hasar aldığında, arazinin Koç Grubu’na satılması gündemdeydi.
Dekan Ünsal Oskay, dekan yardımcısı Nurçay Türkoğlu ve diğer hocalar, okulun boşaltılmasına net bir tepki koymuştu. O dönem senede iki-üç kez şenlik düzenleniyordu, kulüpler faaldi, her gün kantinde kitap ve dergi standı açılıyordu. Öğrencilerin bir ruh birliği vardı. Oturma eylemi de yaptılar, gece 02.00’ye kadar kantini de ‘işgal’ ettiler. Bu oturma eylemi sırasında Ünsal Oskay yanlarına gidip direnişe destek veren bir konuşma yaptı.
Deprem nedeniyle hasar gören bina yıkıldı. Yeniden inşa edilirken dersler, çadır ve prefabrike binalarda yapıldı. İnsanlar direnmiş, okullarını muhafaza etmişti. “Gerekirse bu koşullarda da ders yaparız” diyorlardı.
2000’lere gelindiğinde, öğrenciler hâlâ kampüste siyaset ve edebiyat tartışıyor, fanzin çıkarıyor, kitaplar paylaşıyordu. 2005’te gazetecilik bölümünü kazanan Emre Tansu Keten, öğrencilere ilk iş ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’ (Marshall Berman) kitabının okutulduğunu gördü. Bu geleneği başlatan, Ünsal Oskay’dan başkası değildi. Frankfurt Okulu’nun müfredatta olmasının nedeni de yine oydu. Oskay, 2002’de emekli olmasına rağmen bıraktığı izler her yerdeydi.
2012’de dekanlıkta Yusuf Devran dönemi başladı. Yine Keten’den dinleyelim: “Okula doçentken geldi. Bir hafta içinde profesör oldu. Bir hafta sonra da dekan... Hocaları kamplara bölmeye çalıştı. Gece okulun kapılarını çilingirlerle açtı, belge topladı. Hatta o dönem hocalar ‘Odalarımız dinleniyor mu’ diye endişeleniyordu. Ekşi Sözlük’te hakkında bir şey yazan öğrenciye altı ay ceza verdi. Twitter’da hocalarımızın özel hayatıyla ilgili paylaşımlar yaptı. İnsanlara kadro vermedi ama görevde kaldığı iki-üç sene içinde okulun kadrosunu yüzde 30 oranında değiştirdi. Bu durum tabii ki eğitimi de etkiledi. Biz okula giderdik. Ama Yusuf Devran döneminde öğrenciler kırtasiyeden aldıkları notlarla sınavlara girdi. Buna direnen, iyi bir eğitim vermeye çalışan hocalarımız vardı, onlara haksızlık etmek istemiyorum. Ama okul sınavdan sınava uğranan bir yer haline geldi.”
Güçlü bir damar kalmış demektir
Keten’e göre Oskay’ın eleştirellik, tahakküm altına girmeme, ne rektöre ne Koç Holding’e tabi olma gibi bir üniversite kavramı vardı. Keten, o kavramın bugün tamamen değiştiği görüşünde: “Fakültede akademik birikimi olmayan, yandaş medyada çalışan insanlar, eğitim görevlisi olarak işe başladı. Gezi’ye katılan asistanlara okuldan atılmaları için ceza verdiler. YÖK’ün bu cezaları onaylamasını engelledik, okulda kaldılar. Anadolu Ajansı müdürü bize ders veriyordu. ‘Suriye’yle ilgili çok da doğru haberler yapmıyorsunuz’ dedik, ‘Devleti için yalan haber yapmayan o. çocuğudur’ yanıtını aldık. Bizi sınıfta bıraktı. Hep direndik. İhraç edilene kadar... İşte o zaman akademik tahayyülün bittiğini anladım. Yanımızda görünmek suç gibiydi. Ama okulun büyük bölümü yanımızda oldu. Ne kadar saldırsalar da Marmara İletişim’de güçlü bir damar kalmış demek ki...”
Marmara İletişim’in Nişantaşı’ndaki son günleri... Göksel Aymaz, yakın zamanda kesilecek çınar ağaçlarına bakarak şöyle diyor: “Taşınmaya üzülmemizin nedeni, Nişantaşı Kampüsü denilen meskûn mahalden değil, Ünsal Hoca’nın okulundan taşınmaktır. Oskay gittikten sonra bu ruhun üzerine adeta beton döküldü. Siyasal iktidarın dönüşümüyle birlikte hoca kadrosu ve öğrencilerin kampüsle ilişkisi bambaşka oldu. O yüzden bir taraftan da ‘İyi ki taşınıyoruz’ diye düşünüyorum. O hatıranın burada her gün çiğnenmesi üzücü bir şeydi. Öte yandan, okul duvarlarında, bugün hâlâ onun adı yazıyor. Hoca’nın yüzünü görmemiş öğrenciler, Nişantaşı Kampüsü’ne onun adıyla, onun sözleriyle veda ediyor. Demek ki her şeye rağmen çiğnenip yok edilememiş bir şeyler varmış burada.”
Uraz Aydın’ın anılarından hâlâ çok taze bir anekdot... Ünsal Oskay, ‘99 yılında okulun tahliye edilmemesi için direnirken, mekânların hafızasının öneminden söz eder. Ve mealen şöyle der: “Söyleyecek sözü olan hocalar ve öğrenme arzusu olan öğrenciler olduğu sürece her yer bir çeşit sınıf olabilir.” İşte bu sözünü de aklımıza kazımanın tam vaktidir.

Direnişsiz bir veda

‘ÜNSAL OSKAY WAS HERE’ yazısı, “Bu okuldan bir Ünsal Oskay da geçti”nin ötesinde bir şey ifade ediyor. “Ünsal Oskay buradaydı, evet. Ama artık yok” diyor. Artık onun gibilerin akademide var olabileceği koşullar da yok. Nitelikli, eleştirel, sözünü esirgemeyen hocaların artık üniversitelerde barınamadığı; bir imzadan dolayı hayatlarındaki her şeyin ellerinden alınabildiği koşullar hâkim. Fakat Ünsal Oskay gibilerin dekanlık yapabildiği zamanlarda, hocalar ve öğrenciler sermayenin bir kamu kuruluşuna el koymasına karşı birlikte direnebiliyordu. Bu yüzden o yazı, “Oskaylar artık yok. Biz de tepikimizi ancak duvarlarda dile getirebiliyoruz” diyor. ‘Ünsal Oskay was here’, nostaljik ama direnişsiz bir vedayı ifade ediyor. (Uraz Aydın)

Okulun öğrenci ve mezunları anlatıyor

Öğrenci başına bir polis
2007-2012 yılları arasında Gazetecilik bölümünde okurken Ünsal Oskay’ın izlerini silmek için olağanüstü bir çaba sarf ediliyordu. Dekan Yusuf Devran, bazı öğrenci ve öğretim görevlilerini sindirme çabası içindeydi. Bölüm birincileri yüksek lisans programlarına kabul edilmezken kendisiyle aynı siyasi görüşü paylaşan öğrenciler kabul ediliyordu. Okulumuzun bahçesinin bir kısmı Çevik Kuvvet polislerine ayrılmıştı, neredeyse öğrenci başına bir polis düşüyordu. (Fotomuhabiri Murat Şaka)
 Anılar toprağa gömülecek
Ünsal Hocamızı hiç görmeden onun öğrencisi olduğumuzu hissetmemizin büyük sebeplerinden biri, onunla aynı mekâna ayak basabilmiş olmak. Yıkılan şey sadece okulumuz değil; Alim Şerif Onaran, Ünsal Oskay ve Kemal Sunal’la paylaştığımız anılarımız, belleğimiz. Kabullenmek istemiyoruz ama direniş ruhumuzu da kaybetmiş durumdayız. Seneler önce Ünsal Hoca’nın direnişleriyle satılmayan arazi, maalesef, bugünlerde üzerine yapılan binalarla binlerce öğrencinin anılarını toprağa gömecek. (Radyo, Sinema ve Televizyon bölümü öğrencisi Büşra Çam)
Yaşa, sev, dene, hayal et
Dersten çıktığınız zaman aklınızda bir aşk hikâyesi de, tarihin çok önemli bir karakterinin cümlesi de, sosyolojinin çok kadim bir felsefesi de kalabilirdi. Ben Ünsal Hoca’mın bende bıraktığı en derin izlere baktığım zaman hep şunu hissettim: “Yaşayın, sevin, deneyin, hayal edin.” Kendimi, ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filmindeki öğrencilerden daha şanslı hissediyorum. (Türkiye Basketbol Federasyonu Medya ve İletişim Direktörü Barış Kuyucu)

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle