Hürriyet Pazar Haberleri

HÜRRİYET PAZAR

    Türkiye’de kötülük akıl almaz ölçüde sıradanlaştı

    Yenal BİLGİCİ / ybilgici@hurriyet.com.tr - Muhsin Akgün / MASTÜDYO
    03.02.2018 - 09:45 | Son Güncelleme:

    İyi bir roman okumak, bildiğiniz ne varsa sorgulamanıza yol açar. Ev, aile, ülke, arkadaşlar, ölüm, yaşam, aşk... Memleketin en usta yazarlarından Ayfer Tunç’un yeni romanı ‘Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura’ tam da bunu yapıyor. Tunç’la hem yeni kitabını konuştuk, hem hal ve gidişimizi...

    * Siz acıyı, acı çekenleri sıklıkla anlattınız ama yeni romanınız, acının bir kitapta cisimleşmiş hali gibi. Yaşantınızla, yazarlığınızla mı ilgili bu seçim, memleket halleriyle mi?
    - Üçünü birbirinden ayırabilir miyiz, pek emin değilim. Kendimi bildim bileli acı çeken ve çektiren bir toplumun parçası oldum. Acının ve kötülüğün her türüyle zorum var. Her ne kadar bu romanda kötülükten çok kaderi sorgulayan bir acıyı mesele edinsem de acının ve özellikle kötülüğün doğasını anlamaya çalışıyorum. Hâlâ da anlayabilmiş değilim.

    * Biz kitabı okurken sarsılıyoruz, siz yazarken zorlandınız mı?
    - Tuhaf bir benzetme olacak belki ama yazmayı da bir tür cerrahlık gibi düşünmek zihin açıcı olabilir. 

    * Neden?
    - Cerrahların insan bedeni üstünde yaptıkları işlemlere biz bakamıyoruz bile, ama onlar yapıyorlar. Acıyı mesele edinerek yazmaya başlayınca onu taşıyıp taşıyamayacağınızı düşünmüyorsunuz. Bir noktadan sonra da bir tür bağışıklık kazanıyorsunuz.
     

    * Kahramanlarınızdan birinin adı ‘Umut’ ama genetik bir bozukluktan kaynaklanan ve yavaş yavaş ölüme ilerleyen hastalığından dolayı umut etmeyi kendine yasaklamış. Diğer kahraman Sanem’in de hayattan bir beklentisi yok, karamsar. Siz de karamsar mısınız?
    - Çok iyimser sayılmam. Yaşadığımız çağda tümüyle karamsar olunsa da şaşılmaz belki. Ama karakterim gereği kapkaramsar da olamıyorum. Bir avuç olsak da en azından yazı var, sanat var, iyilik hakkında düşünen iyi insanlar var. Öte yandan soğukkanlı bir şekilde dünyaya baktığınızda karamsar olmak için de çok sebep var.  

    * Nedir onlar?
    - Hayvanları çoktan geçtim, insanın hızla değersizleşmesi, gelecekte tüketme kabiliyeti olmadığı için dünyanın sırtında kambur olması beklenen sınıf-altı kitlelerin sistematik bir şekilde yok edilmesi olasılığı… Doğanın ölümünden yapay zekânın insanlığı egemenliği altına almasına kadar şu anda fütüristik fanteziler olarak görülen pek çok şeyin yarattığı bir karamsarlık içindeyim. Gerçi bunlarla baş edebilirim de!


    * Nasıl baş edilir ki bunlarla? 
    - Çünkü uzak gelecek her zaman çok uzak görünür, gerçekleşmeyecek sanısı yaratır. Yaşadığımız hayatın canlılığı bizi bu tür felaket kehanetlerinin korkularından uzak tutar ama insanlık değerlerinin tarihte görülmediği bir hızla törpülenmesi beni gerçekten dehşete düşürüyor. Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramı, ‘kaynayan kurbağa’ örneği hayatımıza sirayet etti. Kötülük dünyada aşırı, ülkemizde akıl almaz ölçüde sıradanlaştı. İnsanlık değerlerinin yok oluşu açısından baktığımda, evet karamsarım.

    Türkiye’de kötülük akıl almaz ölçüde sıradanlaştı

    AYDINLIK İHTİMALİ HEP VAR

    * Sekiz yıl önceki epey öfkeli kitabınız ‘Yeşil Peri Gecesi’ni Burcu Aktaş’a verdiğiniz röportajda anlatırken, çürümenin ailede başladığını söylemişsiniz. Bu kitapta da evde perdeler çekildikten sonra yaşananlara epey giriyorsunuz. Nedir ‘toplumun yapıtaşını’ çürüten? 
    - Tek bir kelimeyle söylersek; ikiyüzlülük. ‘Yeşil Peri Gecesi’nden beri sık sık vurguladığım en olumsuz toplumsal özelliğimiz bu. Buna bir de yalancılığı ekleyelim. Bizim gerçekle zorumuz var, gerçeklerden kaçıyoruz, kaçmak için unutma yolunu seçiyoruz. O kitaptaki karakter bu yüzden milli ikilimizin ‘suç ve ceza’ değil, ‘suç ve nisyan (unutma)’ olduğunu söylüyordu. Buna günümüzde tahrifi de ekleyebiliriz.

    Neden?
    - Unutamadığımızı tahrif ediyoruz biz; tanınmaz hale getiriyoruz. Tahrif ettiğimiz sahte gerçeğe inanıyoruz, inanmayanı da suçluyoruz. Günahlarımızla yüzleşmiyoruz çünkü yüzleşmek sonuçları olan bir eylemdir, sonuçları kabullenecek olgunlukta birey veya toplum değiliz. 

     Niye böyleyiz peki?
    - Her benlik, travmalara karşı kendi varlığını korumak için farkında olmadığı çeşitli psikolojik yollar kullanır. Toplumlar da benlik gibi çalışır ve benzer yolları seçer. İnkâr, tahrif, unutma, yalan kişisel olduğu kadar toplumsal olan yollar. ‘Yeşil Peri Gecesi’ aileyi çürüten, bütün insani ilişkilerimizi zehirleyen olumsuz yönlerimizi ifşa etmeyi amaçladığım bir romandı. İfşa bir tür şovdur, gürültülü ve göstermecidir, o romanı bu nedenle öfkeli ve yüksek sesli yazdım. 

    RUH SAĞLIĞIMI KORUMAYA ÇALIŞIYORUM 

    Romanınızı okurken, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânını vermiyor” sözü geldi aklıma. Romanın iki kahramanından biri annesi tarafından çok sevilmiş, diğeri sevilmemiş. Ama her iki anne de farklı yollarla çocuklarının hayatını işgal ediyor. Anne ve memleket... Böyle bir benzetme yapmak mümkün mü?

    - Elbette. Bu benzetme mümkün olduğu için memleketimize ‘anayurt’ diyoruz. Öte yandan Oğuz Atay, “Biz çocuk kalmış bir milletiz” derken bu duruma da işaret etmişti bir anlamda. Ait olduğumuz toplumla sevgi ilişkimiz annemizle olan, toplumsal otoriteyle ilişkimiz de babamızla olan ilişkimizden pek farklı değil. Bunda şaşılacak bir şey de yok.

    * Neden?
    - Bireylerden oluşmayan toplumlar modellerini en yakındaki figürden alırlar, kavram geliştiremezler, soyut düşünceye yaklaşamazlar, gündelik hayatın basit döngüsünden çıkamazlar. Toplumun kişileri de sürekli otorite-memleket, anne sevgisi-hamaset gibi keskin hatlarla belirlenmiş çok dar bir alanda paslaşarak ömür geçirirler. 

    * Neye yol açıyor peki bu?
    - Birey olmanın reddi ve her türlü otorite tarafından engellenmesi, hatta kötülenmesi bizi geleceksiz, bugünle oyalanan bir toplum haline getiriyor. Üstelik bütün travmaları ve kronik depresyonuyla birlikte. 

     * Size başka bir şeyle meşgul olma imkânı veriyor mu bu ülke?
    - Ülkem bana da meşgul olacağım başka bir şey vermiyor ama verecek olsaydı o şey ne olurdu bilmiyorum. Sanırım daha çok yazardım. Ama bugün, dün pek yapmadığım bir şeyi çok sıklıkla yapıyorum.

    Nedir o?
    - Ruh sağlığımı korumaya çalışıyorum.

    Nasıl yapıyorsunuz bunu?
    - İnsanlığa inanmamı sağlayacak metinleri daha sık okuyorum mesela. Zamanları aşan edebiyata sığınıyorum. Bugünün karanlığının geçeceğine, dünya tarihinin inişler ve çıkışlardan oluştuğuna, indiğimiz gibi çıkacağımıza inanmak için kendimi zorluyorum.

    Başarabiliyor musunuz?
    - Pek sayılmaz. Ama yine de bin yıl sürmüş bir ortaçağdan sonra dünyanın görece aydınlanmış olması bir aydınlık ihtimalinin daima olabileceğine inanmama yardım ediyor. Gezegenimizin o kadar ömrü kaldı mı, onu da bilmiyorum. Öte yandan bin yıl çok kısa ömürlü bir varlık olan insan için umutsuzca uzun bir süre. Ama tarih hızlandı, büyük değişimler arasındaki süre kısalıyor. Ortaçağın bin yılı belki de bugünün yirmi yılıdır, kimbilir.

    Bugünün Türkiye’sini bizi hiç tanımayan bir yabancıya anlatacak olsanız nasıl tarif ederdiniz?
    - Türkiye’yi şu anda taşların yerinden oynadığı ve kötülüğün iyi şeyleri yuttuğu bir kaos hali olarak bir yabancıya değilse de kendime tarif ediyorum. Herkesin dünyasında taşlar yerinden oynuyor, kötülük dünya çapında olağan hale geldi. Taşlar yakın bir gelecekte yerine oturacakmış gibi görünmüyor ne yazık ki.

     * Bugünleri ileride nasıl anacağız?
    - Bugünleri nasıl anacağız bilmiyorum ama ‘İyi günlerimizmiş’ diye anmamayı diliyorum.

    1980’LERDEN SONRA HİÇBİR ŞEY AYNI DEĞİL 

    Bugün gişe rekorları kıran komedi filmleri bile geçmişe, özellikle de 70’lere giderek mutlu, ışıl ışıl bir Türkiye portresi çiziyor. En son Cem Yılmaz bu yolu seçti. Ertem Eğilmez’in o dönemde çekilmiş filmleri televizyonda halen seyirci topluyor. Geçmişte neyi arayıp buluyoruz biz? Siz de yıllar önce ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’te 70’leri yazmıştınız. 70’lerin özel bir anlamı mı var bizde?
    - Çok uzun bir süredir depresyondayız ve bu duygu durum bozukluğunun etkisiyle geçmişi asrı saadet olarak tanımlamak eğilimindeyiz.

    Çok da neşeli bir geçmiş sayılmaz halbuki.
    - Şunu hatırlayalım: 70’li yıllar, Türkiye siyasal hayatında bir cehennemdi. Sayısız aydın, öğrenci, sağcı veya solcu sıradan insan yaralandı, hapsedildi, öldürüldü. Gündelik hayat ağır biçimde sekteye uğradı; korku, sokaklardan evlerimize doldu, cehennemi cisimleştirdi ve sonuçta 12 Eylül’e, oradan da bugüne bağlandı. Ama öte yandan görece erdemler çağıydı; insani ilişkiler, bugünkü düşmanlık ve kötülük düzeyinden uzaktı. Yardımlaşma, komşuluk ilişkileri, aile bağları gibi temel değerler hayat damarlarımızı oluşturuyordu.

    * Bugünden baktığımızda ne kadar gerçekti bu?
    - Bence tartışılır. Ama 70’lerle kıyasladığımızda iki şeyi kaybetmiş olduğumuzu düşünüyorum: Güven duygusu ve yarın fikri. İkisi de insan için temel ihtiyaçtır. Özlediğimiz şey bu basit ve temel insanlık değerleri. En yakınımıza bile güvenemiyoruz ve yarın endişesiyle yaşıyoruz, bu da bizi hasta ediyor. Bugün hayatta yer alan her şeyin ölçülebilir bir değeri var ve bu satılık olduğu anlamına geliyor. “Hangi çıkar karşılığında kardeşinizden vazgeçersiniz” gibi bir soruyu sokaktaki insana soralım, emin olun pek çok kişi bir an durup düşünecektir.

    Çelişkili değil mi?
    - Evet, bir yandan insanlık değerleriyle donanmış, en azından öyle hatırladığımız o günleri özlüyoruz, bir yandan da kötülükten, kendi çıkarımız için en yakınımızı satmaktan vazgeçemiyoruz.

    Neden böyle oldu?
    - Bu söyleşiye sığmayacak kadar çok nedeni var. Kaynayan kurbağa benzetmesi işlevsel denebilir. Dünyanın düzeni yavaş yavaş kötülüğe ve çıkara evrildi, şimdi içinde bulunduğumuz su kaynıyor ve yanıyoruz. ‘Bir Maniniz Yoksa’yı yazdığımda geleceğe bir kayıt bırakmak istemiştim sadece ama kitabın gördüğü ilgi değerler kaybının hızlandığına işaret etti. 70’lerin ve öncesinin bizdeki özel anlamı ise, 80’den sonra hiçbir şeyin aynı olmadığına dair kesin bilgidir bence.

    HEPİMİZ SONSUZA KADAR AŞKI ARAYACAĞIZ

    Sert bir roman bu, bir yandan da baştan sona bir aşk hikâyesi. Romanın isminin bir parçasının neden ‘Âşıklar Delidir’ olduğunu, sayfaları çevirdikçe anlayacak okurlar. Peki sizce de delilik mi aşk?
    - Kitabın adı Latince bir deyişten geliyor: “Amantes sunt amentes”. Âşıklar delidir demek. Ölü bir dil olan Latincenin yaşadığı zamanlarda tespit edilmiş kadim bir bilgi. Eski çağlardan beri âşıklar deli olarak görülüyor, çünkü âşık olmanın doğasında akıl mantık sınırını aşmaya hazır olmak var, akıl mantık sınırını aştığınız anda da delisinizdir. Tarih, aşk hakkında varılmış doğru ya da yanlış sayısız yargıyla dolu, bu da insanın varoluşu kadar eski ve tartışmalı bir konu olduğu anlamına geliyor. Delilik olan aşklar var elbette ama bence aşk delilik değil, varoluşsal bir ihtiyaç. Asıl mesele aşkın sonsuza kadar süreceği yanılgısı.

     
    * Neden bir yanılgı olarak görüyorsunuz bunu?
    - Hiçbir aşk sonsuza kadar sürmez, çünkü aşk normal dışı bir yükselme, vücudun bütün kimyasının kendini âşık olunan objeye göre belirlediği ajite bir haldir ve hiçbir beden bu ajite hali sonsuza kadar sürdüremez. Bence bu ajite duygu zamanla yatışıyor ve yerini sevgi gibi daha sakin veya aşırı bağlanma gibi daha tehlikeli duygulara bırakıyor.

    Kitaptaki karakterlerden aşkı bir eksiklik duygusu olarak gören de var, ele geçmez bir ışık ya da dokunulmazlığı olan tek duygu olarak gören de… Siz nasıl görüyorsunuz? 
    - Aşk tek bir tarife sığmıyor, zaten sığsa bu kadar geniş bir edebiyatı olmazdı. Ben insanın varoluşuna her durumda eşlik eden bir arama hali olarak görüyorum. Bulamadıkça başka şeylerle ikame etmeye çalıştığımız ruhsal boşluğa verdiğimiz bir isim aşk. Boşluğumuz baki, dolayısıyla hepimiz sonsuza kadar aşkı arayacağız. 

    İzninizle kitaptan bir alıntı yapayım: “Aşkla geçen zamanın özgül ağırlığı, saatlerin gösterdiği zamanınkinden kat kat fazladır. Aşk, zamanın yoğunluğunu arttırmaya muktedir olan tek kimyadır.” Bu vurucu ve güzel cümleleri, bir soru olsun diye değil, şu röportajda geçsin diye tekrarladım. Ama yine de ekleyeceğiniz bir şey varsa sevinirim…
    - Zamanın yoğunluğunu hissetmek için âşık olmak istiyoruz, böylece zaman anlam kazanıyor. Aşk ne kadar güçlüyse etkisi o kadar şiddetli oluyor ve unutulma oranı azalıyor, öte yandan bitişinin verdiği acı ve hayal kırıklığı da aynı oranda şiddetli oluyor. Benim için aşkla yarışabilecek tek eylem yazmak, yazmanın hazzı da acısı da aşkın hazzından veya acısından daha az değil.

    GİDENLERLE KALANLAR ARASINDA SOYUT BİR DÜŞMANLIK HİSSİ VE HASET BELİREBİLİR

    “Kendimi memleketsiz hissediyorum, zaten hasretini çekeceğim bir memleket de istemiyorum çünkü memleket bir anlamda ev demek” diyor yeni romanınızın başkahramanlardan Sanem. Memleketinden ayrılan, ayrılmayı düşünen birçok insan var bugün. Bir benzerlik kurabilir miyiz?
    - Sanem’in yarası ve gitme nedeni farklı, onun asıl derdi ‘ev’le. Ama Sanem’in durumu bizi gitmek, memleketi terk etmek üstüne düşündürüyor. Bence insan denen varlığın temel özelliklerinden biri de aidiyet isteğidir. Aidiyet varlığımızı oluşturan unsurlardan biri olmasa milliyetler doğmazdı. Ama bugün evle, memleketle sorun yaşıyoruz çünkü aidiyet kodlarımız sarsılıyor. 

    * Nasıl bir sarsıntı bu? Sebebi nedir?
    - Gelecekten korkuyoruz ve yaşam tarzlarımızın aldığı darbeler nedeniyle buraya ait olup olmadığımızı bize sorgulatan bir ruh hali içindeyiz. İnsan başka bir ülkede yaşayabilir, başka evler kurabilir, başka ülkeleri yurt edinebilir ama insanın gerçek evi memleketindedir. İkinci kuşaklar bile yeni yurtlu olamazlar. Öte yandan terk etme-kalma meselesinde beni düşündüren bir şey daha var. 

    * Nedir o?
    - Gidenlerle kalanlar arasında belirmesi muhtemel soyut bir düşmanlık ve haset hissi. Gidenlerin kurtulduğundan da emin değilim, sadece cismen uzaklaşıyorlar bence. Kavafis’in dizesindeki gibi: “Bu şehir arkandan gelecektir.” 

    Çekip gitmek bir çözüm değil o halde?
    - Nereye gidersek gidelim memleketimizi sırtımızda götürürüz ve bence bu hal adı konamayan ve niye dinmediği anlaşılamayan bir acı olarak yaşanır. 

    Kitaptaki ana unsurlardan biri de affetmek. Aileyi, toplumu, arkadaşları affetmek... Ya da affetmemek... Bunca tekrarlanmasında bugünlerin bir rolü var mı? 
    - Af müessesesi olgunlukla yakından ilişkili bir müessese. Müessese diyorum çünkü gündelik ve sıradan olanın üstünde bir yerde duruyor, ağırlığı olan kurallar ve karşılıklı etkileşim gerektiriyor. Olgunluktan giderek uzaklaştığımız ya da aslında yeterince olgunlaşmamış bir toplum olduğumuz önermesinden hareket edersek, affetmekle işimiz yok bizim. Aksine suçlamak, kin tutmak ve cezalandırmak, intikam almakla ilgiliyiz. 

    Bugünler af günleri değil yani?
    - Affın gündemimize girmemesi anlamında düşünecek olursak evet, bugünlerin affın yokluğunda rolü var. Oysa affetmek ya da etmemek bir karardır. Her karar bir netlik getirir. Mesnetsiz aftan yana değilim, aptallığa varan saflığa karşıyım hatta ama affetmemenin karşılığı da kin değil. Kin insanı zehirleyen bir duygudur, oluşmamışlık göstergesidir ve travmayı kronik hale getirir.

    DUYGUSAL TAŞLAŞMAYA GERÇEĞİN ÖLÜMÜ EKLENDİ

    “Gerçek öldü; gerçek her an yeni biçimiyle ortaya çıkan sahtenin kendisi artık” diyor kahramanınız. Ne demek gerçeğin ölmesi? 
    - Dünyada ‘post-truth’ diye bir kavram dolaşıma girdi biliyorsunuz. 2016’da Oxford Sözlüğü, onu yılın kelimesi olarak seçmişti. 

    Türkçe’ye de ‘gerçek-sonrası’ olarak çevrildi. 
    - Evet, işte bu, nesnel gerçeklerin, yani yaşananın, gerçekte ne olmuşsa olan o şeyin, belirli bir konu hakkında kamuoyu oluşturmada duygulardan ve kişisel görüşlerden daha az etkili olması anlamına geliyor. Böyle tanımlanıyor. 

    Türkiye’de kötülük akıl almaz ölçüde sıradanlaştıBiraz açalım mı bunu?
    - Daha basit açıklamaya çalışırsam gerçeğin kamuoyunu kendine inandıramaması demek. Ya da gerçeğin, olmuş olanın, yoğun söz, görüntü ve gösterge bombardımanı içinde kaybolması. Gerçeğe kolayca ulaşamıyoruz artık, aramamız gerekiyor, bulabileceğimiz şüpheli, bulduğumuzun gerçek olduğundan da emin olamıyoruz. 

    Sürekli karşılaştığımız, neredeyse kanıksadığımız bir durum… Herkese çok tanıdık gelecektir.   
    - Evet, günlük hayatımızda çok basit örneklerini, dünyanın hali içinde karmaşık ve manipüle edici örneklerini görüyoruz. Her türlü dezenformasyonun gerçeğin yerine dolaşıma girmesi mesela. Çok basit ve kabaca bir örnek olarak X olayı anlatılırken Y olayı sırasında çekilmiş fotoğrafın kullanılması. 

    * Günlük hayatlarımızdaki örneği nedir peki?
    - Sosyal medyada var olmanın her türlü biçimi bence gerçeğin öldüğüne işaret ediyor. 

    Eh, geriye pek bir şey kalmıyor o zaman. 
    - Evet, sosyal medyada kendimizi olduğumuzdan farklı göstermek için yarışıyoruz. Selfie’den fotoşopa kadar, gerçeği cilalamak, değiştirmek hep bunun için. Ya da sosyal medya üzerinden tanışan insanların gerçek kimliklerini saklamaları veya kendi elleriyle değiştirmelerini düşünün. Yaşadığımız bu çağı ‘Dünya Ağrısı’nda ‘duygusal taşlaşma çağı’ olarak tarif etmiştim, bugün buna gerçeğin ölümünü de ekliyorum.  

    ÖYLE VEYA BÖYLE AYAKTA KALACAĞIZ

    * Romanda bir karakter, yeryüzünde her şey böyle acımasız ve korkunçken, iyi şeylerin varlığına inanmanın aptalca bir iyimserlik hatta düpedüz aptallık olduğunu söylüyor. Peki onlara da inanmazsak bizi ayakta ne tutacak?
    - Bunu söyleyen, erkek anlatıcının doktoru. Ama doktorun romandaki serüvenini hatırlayacak olursak, sonunda ayakta durmanın yolunu buluyor, yok olup gitmiyor. Çünkü bütün canlılar gibi insan da ayakta durmaya programlı bir varlık, temel içgüdüsü hayatta kalmak. Öyle veya böyle ayakta kalacağız. Ama bizi ayakta tutacak şeyleri yeniden tanımlamamız gerektiği kanısındayım. 

    Nasıl mesela?
    - Çiğnenmiş ezberlerden uzaklaşmak, kavramları elden geçirmek gerekiyor bence. Mesela umut kavramı hakkında Nietzsche’nin ne dediğini hatırlayalım: “Umut kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.” Nietzsche kadar acımasızca bir yok oluş önermesi sunmuyorum ama umudun tek başına işe yaramadığı da ortada artık. 

    * Ne zaman işe yarıyor peki?
    - Umut etmek pasif bir eylem, hiçbir şey yapmanız gerekmiyor. Umut, gerçekle yan yana gelmesi ve eylemlilik sağlayacak araçlarla donatılması halinde işe yarar. Geçmişe ağıtla, boş güzellemeyle, yakınma, hayıflanma ve teessüfle ayakta duramıyoruz, olduğumuz yerde daha da çöküyoruz. 

    İÇİNE DOĞDUĞUMUZ AİLE VE ÜLKE DE KADERİMİZ 

    * Kitapta bir kader tartışması da var. Siz nerede duruyorsunuz, kaderci misiniz? 
    - Emin değilim. Belki de kaderci olup olmadığımı anlamak için yazmışımdır bu romanı ama kadere inanan ya da inanmayan katı, klasik teorilerden uzak olduğum kesin.

    Neye yakınsınız peki?
    - İnsanın iradesine inanıyorum ama başımıza gelenlere de inanıyorum. Romanda gen aktarımı aracılığıyla tartıştığım şey de bu. Doğa için gen aktarımı, ön koşulu olmayan, tesadüfi bir durumdur; doğa bozuk veya sağlıklı geni, aktarılacağı kişinin kişilik özelliklerini, iyi ya da kötü insan oluşunu gözeterek aktarmaz, sadece aktarır. Ama aktarılan kişi için bu kader haline gelir. Romanda annenin bozuk genini birine aktaracağı iki oğlu söz konusu. Bu doğa için doğal bir durum iken iki oğul için kaderdir. Öte yandan içine doğduğumuz aile, parçası olduğumuz ülke de kaderimizdir. 

     ‘Memento mori - Ölümü hatırla’ diyorsunuz kitapta. Peki siz kum saatinin akıp giden kumuna bakarken, zamanın geçtiğine hayıflananlardan mısınız?
    - Ölüme yaklaşmak düşüncesinden çok saatin kumunun azalıyor olması açısından zamanla sıkı bir ilişkim var. Zaman gündelik hayatımı da belirleyen, beni hızlandıran bir kavram. Saatsiz yaşayamam, daha yapacak işim, okunacak kitabım, yazılacak metinlerim var hissi yakamı bırakmıyor. 

    Aylaklığa pek vakit yok o halde?
    - Aylaklık edebilen biri değilim; boşa geçen zaman bende anksiyeteye neden olur. Öte yandan, soyut bir bakışla zamanın hızla geçiyor olmasının yarattığı hüzün içindeyim. Tabağımız doluyken yemeğimizin biteceğini düşünerek yemiyoruz ama azaldıkça ve hala doymamışsak telaşlanıyoruz. Zaman da hiçbir şey yapmasak bile tükettiğimiz bir şey, dolayısıyla bir şey yapmak gerek. 

    Hikâyenizin iki kahramanı da hikâyeler uydurarak kafasını suyun üstünde tutmaya çalışıyor. Sizin kendi yönteminiz de bu mudur?
    - Yazmak başlı başına insanın kafasını suyun üstünde tutma eylemidir. Dolayısıyla yöntemimin bu olduğu söylenebilir. Ama yazmanın benim için kendimi çoğaltmak gibi bir anlamı da var. Baudelaire’in şair olmak hakkında söylediği “Şair gönlünce kendisi ve bir başkası olabilmek gibi eşsiz bir ayrıcalıktan yararlanan insandır, istediği zaman bir başkasının kimliğine girer,” sözünden hareketle, yıllar önce söylediğimi tekrarlayayım: “Bana bahşedilen tek bir hayatla yetinemiyorum, aynı anda kendim ve başkaları olmak için yazıyorum.”

    BU ROMANDA DİBİ KAZIYAN BİR TON YAKALAMAK İSTEDİM

    * Nasıl bir dönemde yazdınız kitabı? Ne kadar sürdü? 
    - Epey uzun sürdü aslında. ‘Dünya Ağrısı’, 2014 Ocak ayında yayımlanmıştı, aynı yılın baharında başladım sanırım. Sonra araya hayat girdi; çok kesintili bir yazma süreci oldu, geçen mayıstan itibaren kesintisiz çalıştım ve aralıkta bitti, demek ki sekiz ay sürmüş. 

    Romanın önemli bir bölümü ABD’de geçiyor; yazarken de gittiniz mi oraya?
    - Bu romanı yazmadan çok önce gitmiştim. 2010’un altı ayını New York’ta geçirdim. Sonra 2012’de tekrar gittim, bu kez iki ay kaldım ve her ikisinden de inanılmaz zengin bir kaynakla döndüm. Ama kaynak taze iken zihinde yerini doğru şekilde almıyor, işlemek için zaman gerekiyor. Mekânlar, durumlar, ilişkiler, etkileşimler demlendikçe yazmak için kaynak işlevi görmeye başlıyor. Mesela romanın mekânlarından biri olan ‘Tango House’un bir benzerinde kaldım, burası romanın yapısı gereği değişse de bana önemli bir mekânı oluşturacağım kaynağı sağladı. Yine romanda yan karakterlerden biri olan Cathy de gerçeğe yakından ilişen bir karakterdir ya da şöyle demek daha doğru, orada tanıdığım Cathy romanda aynı adlı karaktere can verdi. Gerçek Cathy’nin hikâyesi değil ama esin kaynağı.  

    * Bir yandan da epey ‘müzikli’ bir kitap yazmışsınız. İçinde Gülden Karaböcek de var Zbigniew Preisner ya da Philip Glass da… Ama en çok tango var.  Tango ne anlatıyor romanınızda?
    - Tango bence hayata en yakın ya da hayatı en iyi tanımlayan dans ve müzik türü. Aynı zamanda da aşkın dansı. Tangoda derin bir acı ile müthiş bir canlılık aynı anda yaşanıyor. Hem ateşli, hırçın, asi hem de son derece yaralı ve melankolik. Tango şarkılarının çoğunun sözleri insanı ağlatacak kadar hüzünlü. Danstaki senkron ve az sonra ölünecekmiş, edilen son dansmış kadar umutsuz ve ateşli figürler de coşturucu, garip bir etki yaratıyor. Bu romanda da duygularda dibe vuran, hatta deyim yerindeyse dibi kazıyan bir ton yakalamak istedim.  

    * Tango da buna çok uydu sanırım..
    - Evet, çünkü karakterlerin hayata bakışlarındaki ateşli tarafla, zamanın son nefese yaklaşan melankolik akışını ortaya koyan bir imge silsilesi yaratıyor.  

    HİÇBİR HAYAT SIRADAN DEĞİLDİR

    * Hemen tüm kitaplarınızda ruh halleriyle, ruhun arızalarıyla bir psikolog titizliğiyle ilgileniyorsunuz. ‘Dünya Ağrısı’ bir psikoterapi seansı gibiydi örneğin. Bu alana özel ilginiz var mı? Hastaneleri mi dolaşıyorsunuz, meslekten insanlarla mı görüşüyorsunuz?
    - Psikolojiye, psikiyatriye, delilik hallerine, bilinçdışı denen gizemli alana oldum olası ilgim var. Ama ne hastane dolaşıyorum bunun için ne de meslekten kişilerle konuşuyorum. ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ için psikiyatrist kuzenimin görev yaptığı hastaneyi gezmekten fazla bir şey yapmadım, gezdiğim kadarı da çok yararlı oldu. Ama okuyorum, bu konuda olabildiğince çok okuyorum ve psikoloji okumayı çok seviyorum. Çünkü insanın neden ‘delirdiği’, sınırı neden aştığı ana ilgi alanlarımdan biri. Hayatın olağan akışının dışına çıkan her şey, aslında hayatın kendisiyle ilgiliyim, en sıradan görünenle bile. Çünkü hiçbir hayatın sıradan olduğunu düşünmüyorum.  

    GENÇ BİR DALGA YÜKSELİYOR

    * Kitaptan bir alıntı daha “(...) Olsun istiyorum, küçük ve iyi şeyler olsun. Hatta daha iyisi, dünyayı saran bu yalnızlık bulutunu bir yerlerinden delecek neşeli ve komik şeyler olsun.” Biraz güzel şeylerden bahsetsek... İçinizi ısıtan, yaşama sevinci veren ne var bugünlerde?
    - Mizah. En çok genç mizah umutlandırıyor beni. Gülmek bir başkaldırıdır çünkü. Sanatın her türlüsü günümü güzelleştiriyor. Başka şeyler de var… ‘Yutmak’, ‘Joko’nun Doğum Günü’, ‘Nefesinizi Nasıl Tutarsınız’, ‘Şafakta Buluş Benimle’, ‘Işıltılı Haşereler’, ‘Tehlikeli Oyunlar’ gibi iyi tiyatro oyunları, Yalçın Tosun’un Sine Ergün’ün, Pelin Buzluk’un Melisa Kesmez’in ve daha adı anılması gereken pek çok genç yazarın iyi öykü kitapları, ticari karşılığı olmayan her türlü değer hayatımızdan çıkıp giderken ısrarla yayımlanan iyi yazarlar…

    Hangi yazarlar mesela?
    - Roberto Bolano, Monika Maron, Jenny Erpenbeck, W. G. Sebald mesela…Alejandro Zambra’nın ne kadar iyi bir yazar olduğunu keşfetmek de iyi geldi örneğin. Thomas Bernhard’ın ‘Hakikatin İzinde’ kitabının yayımlanmış olması, Bernhard’ın yayınlanacak başka kitaplarının olduğunu bilmek, Roberto Bolano’nun ‘Vahşi Hafiyeler’ adlı romanının yeni baskısının çıkmasını beklemek, yazı Kınalıada’da geçirecek olmak, erguvanların her şeye rağmen açacağını bilmek, Murat Gülsoy’la yaptığımız ‘Diyaloglar’ etkinliğimize yağmur, çamur, soğuk dinlemeden gelenler. Yaşama sevinci veriyor bunlar.  

    * Bu aralar ne okuyor, ne seyrediyorsunuz?
    Geçen yıldan beri sözünü ettiğim tiyatro oyunlarını izledim, listemde izlemeyi düşündüğüm daha pek çok oyun var. İyi film bulursam izliyorum; gerçi pek bulamıyorum, internetten film izlemekten hoşlanmasam da Bela Tarr’ın yedi saatlik filmi ‘Satantango’yu izlemeyi planlıyorum ama uzunluğu nedeniyle cesaret edemiyorum. Bolano’nun romanlarını okudum, yeni çıkacakları bekliyorum, Louis-Ferdinand Celine’in ‘Taksitle Ölüm’ kitabına başlayacağım ve Türkçedeki külliyatının neredeyse yarısını okuduğum Susan Sontag’a devam ediyorum. 

    Dar zamanlarda sanatın, edebiyatın daha da güçlendiği söylenir. Sizce böyle bir atılım var mı?
    - Görmek isteyenler için var. Bunu atılım, heyecan verici bir çoğalma olarak nitelemekten çok, ‘eşyanın tabiatı’ olarak görüyorum. Her türlü sıkışmışlık, düşünceye itibar eden insanda derinlik arayışını artırıyor. Ama hayatı giderek daha çok kaplayan yeni mecralar ve yüzeysel, geçici popüler ürünlerin gürültülü kalabalığının arasında bu taze solukları görmek için çaba harcamak gerekiyor.

    Bu çabayı harcayanlar ne görecek?
    - Genç, parlak, popülere yüz vermeyen, meselesi olan öykü yazarlarının çıktığını görecekler örneğin. Bu beni sevindiren bir gelişme. Belki sayıca çok değiller ama gerçekten iyiler ve sağlam bir zemin inşa ediyorlar. Genç tiyatro da kendi seyircisini yaratıyor. Geçen yıl çok sayıda iyi oyun izledim, bu kadar iyi oluşları ve emek verenlerin delice bir aşk denebilecek ölçüdeki yoğun tutkuları beni sanat adına umutlandırdı.

    AŞK

    Aşk bence âşık olan kişi üzerinde yarattığı etki ve gücü ölçüsünde farklı tanımlanabilecek bir duygu. Ben, Suzan Defter’de ‘yakıcılık’ olarak tanımlamıştım, ‘Yeşil Peri Gecesi’nde ruhumuzdaki boşluğu doldurmasını beklediğimiz bir ‘şey’di… ‘Âşıklar Delidir’de zamanın yoğunluğunu artıran kimya, Dünya Ağrısı’nda hayatı iyileştirmesi beklenen bir ihtimal, ‘Aziz Bey Hadisesi’nde yanılgı. Her aşk aynı değil öte yandan, soluk veya zayıf aşklar da var, bağımlılık haline gelen ve âşık olanı ele geçirip kilitleyen de. Edebiyat, sinema ve diğer sanatlar güçlü, aştığı engellerle deliliğe varan aşkları konu ediniyor, çünkü yarattığı çatışma, kavuşmanın ihtimal dışı olması ne kadar güçlüyse verdiği haz da o kadar etkileyici. 

    ACI…

    Acı, şiddet, kötülük, vicdan, adalet, merhamet ve benzeri kavramlar daima düşünce alanımın içinde yer aldı. Yazar gözüm, parçası olduğum ‘habitat’ın bu kavramlarla kuşatılmış duygu durumuna karşı duyarlı.

    YAZARLIK…

    Yazarın metnini ve meselesini belli bir mesafeyle ele alması gerektiğini düşünürüm. Metnin içerdiği kavramların duygusallığına kapılırsanız yapıyı kuramazsınız, tartı olanağınızı kaybedersiniz. Soğukkanlı olmak ve temel meseleye ilişen her unsura nesnellikle bakmak durumundasınız. Dolayısıyla nasıl ağır bir acıyı işlemiş olduğumu yazmayı bitirince anlıyorum. ‘Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura’da da böyle oldu. 

     

    

      EN ÇOK OKUNAN HABERLER

        Sayfa Başı