GeriHürriyet Pazar Sana bir ‘Balkon’dan baktım aziz İstanbul...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sana bir ‘Balkon’dan baktım aziz İstanbul...

Sana bir ‘Balkon’dan baktım  aziz İstanbul...

Orhan Pamuk’un evinin balkonundan Aralık 2012-Nisan 2013 tarihleri arasında çektiği fotoğraflar, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ta sergilenecek. Küratörlüğünü, bu fotoğraflardan yola çıkarak geçen yıl İngilizce bir kitap (‘Orhan Pamuk: Balkon’) yayımlayan Alman Gerhard Steidl’ın yaptığı sergi, 6 Şubat’ta açılıyor. Pamuk, bu fotoğrafları çekme ve sergiye dönüştürme çabasına ilişkin düşüncelerini, söz konusu kitapta kaleme aldığı yazıda belirtmişti. Bu metnin kısaltılmış versiyonunu Türkçede ilk kez Hürriyet Pazar okurları için paylaşıyoruz....

2012 Aralık’ı ile 2013 Nisan’ı arasında hem yaşadığım hem de yazı yazdığım İstanbul Cihangir’deki evimin balkonundan 8 bin 500 manzara fotoğrafı çektim. Bu fotoğrafları hep aynı noktadan, aynı balkondan çekerken heyecanla ve inançla yaptığım şeyin içinde bulunduğum bir ruh hali ile ilişkili olduğunu hissediyor, anlıyordum. Ama aklımın bir başka yanı yaptığım şeye bir anlam vermeyi reddediyor, bu fotoğrafları niye çektiğimi düşünmek istemiyordum bile. Bu yazı o zamanki ruh halimi anlamak ve fotoğraf ile ‘ruh hali’ arasındaki ilişkiyi araştırmak için kaleme alındı.
Uzun zamandır hayal ettiğim şeyi en sonunda yapmış, İstanbul’a dönmeden önce Kasım 2012’de New York’un 9. Cadde’deki ünlü fotoğraf malzemesi dükkânı B ve H’den kendime bir makine ve teleobjektif almıştım. 10 yaşımdan beri fotoğraf çekiyordum; çeşit çeşit fotoğraf makinem olmuştu ama hiçbir zaman bu kadar marifetli ve çok şeyi aynı anda yapan bu Canon 5D gibi bir makinem olmamıştı. Profesyonel fotoğrafçılar gibi bir de tripod almıştım ve onu da uçaklarda elimde taşıyarak İstanbul’a getirmiş, Cihangir’deki balkonuma hevesle kurmuştum. Vücudum, kolum ve en çok da parmaklarım bu harika aletle karşımdaki manzarayı kayda geçirmek için sabırsızlanıyordu. Evet, balkonuma teleobjektifli ve güçlü bir fotoğraf makinesi kurarken aklımda önce kaydetmek vardı. Romanımı yazmak için her gün oturduğum çalışma masam ve bitişiğindeki balkon çok geniş ve zengin bir manzaraya bakıyordu.

Sana bir ‘Balkon’dan baktım  aziz İstanbul...

Bu kaydetme isteğinde bir İstanbul yazarı olarak şehre ilişkin her şeyi saptamak, öğrenmek merakı kadar, Boğaz’dan geçen gemileri ‘sayma’ takıntımın etkisi vardı.


Raslantısal güzellik  yok olmakdan

Bu manzarayı ve bazı ayrıntılarını iki temel duygu sayesinde kaydetme isteği duyuyordum:

1 Bazen, özellikle kış günleri, manzara aşırı ‘güzel’ gözüküyordu bana. Gördüğüm şeyi ‘idealize’ ediyordum. Bu güzellik geçiciydi ve ben onu hemen saptamalıydım. Özellikle ocak-şubat aylarında İstanbul’un üzerinde biriken ve hızla yer değiştiren bulut kümeleri ile kubbeler arasında bir belirip bir yok olan ışık huzmeleri, bu geçicilik ve güzellik duygusunu kafamda birleştiriyordu. Geçici olması bu güzelliğe karşı bana ayrıca bir sorumluluk yüklüyor, rastlantısal güzellik yok olmadan önce onu yakalamak için acele etmem gerekiyordu.

2 Beni fotoğraf çekmeye çağıran diğer duygu, balkonumdan ‘her şeyin’ gözüktüğü inancıydı. Cihangir Camii’nin hemen arkasındaki evimin balkonu çok geniş bir panoramaya, Boğaz’ın ve Haliç’in girişinin çok zengin bir manzarasına bakar. Gün boyunca yük gemileri, küçük kayıklar, Şehir Hatları vapurları, balıkçı tekneleri, uluslararası yolcu gemileri, yatlar, yelkenliler önümden geçer gider. Bu büyük faaliyet de, yıllar boyunca zaman zaman bana tıpkı bulut kümeleri ve ışık huzmeleri gibi bunu kaçırmadan kaydetmeliyim duygusu veriyordu. Bu kaydetme isteğinde bir İstanbul yazarı olarak şehre ilişkin her şeyi saptamak, öğrenmek merakı kadar, Boğaz’dan geçen gemileri ‘sayma’ takıntımın etkisi vardı. Özellikle çocukluğumda bazen Boğaz’dan geçen bütün gemilerin düzeni, sayısı benim sorumluluğumdaymış gibi hissederdim kendimi. Bu fotoğrafları bazen de kapısının önünden geçen her şeyi saptamak ve kayda geçirmek isteyen bir bürokratın dikkatiyle çekiyordum.

Sana bir ‘Balkon’dan baktım  aziz İstanbul...



Beni bükûnete çağıran balkonun manzarası

Evime gelen misafirlerin en çok sorduğu “Bu manzaraya bakarken nasıl yazabiliyorsunuz?” sorusunu, “Artık alıştım!” diye cevaplarken çok fazla yalan söylemiyordum. Bu fotoğrafları çekerken, manzaranın güzelliği yüzünden romanımı istediğim gibi yazamadığım duygusuna hiç kapılmadım. Tam tersi, romanımı istediğim gibi yazamadığım için manzaraya yeniden yeniden bakmak, ya da daha doğrusu onun fotoğrafını çekmek istediğimi hissediyordum. İçimdeki derin sıkıntı romanımı istediğim gibi yazamamak ile ilgili olmalıydı. Bu da benim için, yazmak istediğim romanı istediğim gibi yazabilecek mutlu kişiye bir türlü dönüşememek anlamına gelir. Buna gayret ediyor, masama oturuyor ve kendimi başka bir Orhan, mutlu bir Orhan olmaya zorluyordum. Ama bir süre sonra Boğaz’dan, masamın hemen önümden geçen eski ve paslı bir yük gemisine gözüm takılıyor ve bu görüntüdeki bir güzelliği kaçırmamam gerektiğini kuvvetle hissederek, romanı ve elimdeki kalemi bırakıp fotoğraf makinesine, balkona doğru koşuyordum. Roman yazarken başımı önümdeki kâğıttan ve elimdeki dolmakalemin ucundan kaldırıp uzaktaki manzaraya bakmak her zaman yaptığım bir şey, bir alışkanlıktı. Yazarlığımın daha ilk yıllarında, uzaktan denize, dağlara, adalara bakmamın hayal gücümü geliştirdiğini, düşüncelerime şekil vermemi kolaylaştırdığını görmüştüm. Balkonun manzarası beni sükûnete, içe dönmeye, dünyevi ayrıntılardan kopup düşünsel olmaya çağırıyordu.

***

Bu bir görev duygusuydu

Balkonumdan gördüğüm panoramanın ayrıntılarına girip gördüklerimi kaydetmek, çok zevk ve heyecan veriyordu bana. Ama şimdi içimde gitgide büyüyen, keşfettiğim güzelliğe karşı duyduğum bir sorumluluk vardı; hatta bir görev duygusuydu bu. Fotoğraf makinemin düğmesine basınca çıkardığı sesten, gövdesini tutmaktan, masamdan kalkıp onu ayarlamaktan zevk alıyordum. Vizörden bakıp çerçeveyi belirlemeyi, sol elimin parmaklarının ucu ve bazen de avcumun içiyle ‘zoom’u hafifçe ioynatmayı seviyordum.

***

Renk renk konteynerler taşıyan yük gemileri

Özellikle ilk başlarda fotoğraf çektikçe manzara tükenmiyor, tam tersi hiç tüketilemeyecek, fotoğrafladıkça büyüyen bir şeye dönüşüyordu. Kafam yavaş yavaş çektiğim fotoğrafları sınıflamaya, listeler yapmaya başlamıştı: Büyük ve renk renk konteynerler taşıyan yük gemileri; Beşiktaş, Eminönü, Üsküdar, Kadıköy arasında gidip gelen şehir hatları gemileri; Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet ve civarında beliren özel ışık; denizin değişen dokusu ya da Cihangir Camii’nin kubbesiyle minaresi arasından geçen gemiler gibi.

*** 

Ortalama 70 fotoğraf

Basit bir hesap: Aralık ortasından nisan ortasına 8 bin 500 fotoğraf çektiğime göre dört ayda, günde ortalama 70 fotoğraf çekmiştim. Masamın başında, balkonun yanında her gün aşağı yukarı 10 saat geçiriyordum. Demek ki, saatte ortalama yedi kere fotoğraf çekiyordum. Ya da sekiz dakikada bir yeni bir fotoğraf için masamdan kalkıyordum. Tabii bazen çok ve üst üste fotoğraf çekiyor, bazen makineyi biraz unutuyordum. Bazı günler manzaradaki bulutlar, ışık huzmeleri, tuhaf gölgeler, denizin üzerindeki ışık oyunları çok meşgul ediyordu beni. Masamdan kalkıp fotoğraf makinesinin başına geçince, beni oraya çağıran görüntüyü kayda geçirdikten sonra, artık hemen yazı masama geri dönmüyor, kafamdaki konular dizisine uygun olarak uzak dağları, Karadeniz’e çıkan kırmızı renkli bir gemiyi ya da Haydarpaşa Limanı’ndaki büyük dev vinçlerin tuhaf görüntüsünü bir kere daha çekiyordum.

***

‘O kadar fotoğrafı ne yapacaksın?’

Çocukluğumda fotoğraf çekerken film almak, mahalledeki fotoğrafçı (KODAK) dükkânına gidip filmi banyo ettirmek pahalı ve zahmetliydi. Fotoğraf pahalı olduğu için makinenin düğmesine basmadan önce konuyu, ışığı, kameranın yerini uzun uzun hazırlamam, hiç hata yapmamam gerekirdi. Beceriksizce çekilmiş kötü bir fotoğraf, boşuna harcanmış para anlamına gelirdi. Balkondaki yeni makinem bu eski alışkanlıktan ve tutukluktan beni kurtardı. Üstelik bu yeni manzara fotoğraflarını, çocukluğumda ve gençliğimde yaptığım gibi dikkatle, istekle, manzaraya yoğunlaşarak çekiyordum. Sonra bir tane daha, bir tane daha çekiyordum. Çektiğim fotoğrafların sayısından ve aslında birbirlerine çok benzemelerinden ve bu amatörce işe o kadar çok vakit veriyor olmamdan hafifçe utandığım için, onları başkalarına gittikçe daha az gösteriyordum. İlk dijital makinemle bol bol fotoğraf çekerken karşılaştığım soruyu, balkondan çektiğim fotoğrafları görenler de soruyorlardı elbette: “Ne kadar çok fotoğraf çekmişsin! Sonra ne yapacaksın onları?”

Sana bir ‘Balkon’dan baktım  aziz İstanbul...

ORHAN PAMUK BALKON FOTOĞRAFLAR
Tarih: 6 Şubat – 27 Nisan 2019
Adres: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık


Uzaktan yaklaşan  yalnız gemi

Çektiğim fotoğrafları ne yapacağım konusunda bir fikrim yoktu, ama onların ‘eksiksiz’, ‘kusursuz’ ve tamam olmasını istiyordum. Bazen masamdan koşarak gittiğim kameranın pilinin bittiğini, şu paslı, kederli geminin bu kara bulut altındaki çok gerekli görüntüsünü ne yazık ki saptayamayacağımı, evet, kaçırdığımı görünce bir acı hissederdim. Ocak sonundan itibaren geliştirdiğim pişmanlık benzeri bu duygu, neden topladığını bilmeyen ama gittikçe daha çok toplayan hakiki bir koleksiyoncunun bir parçayı kaçırınca hissettiklerine çok benziyordu: ‘Bütün Şehir Hatları gemileri resimleri’ dizisini; ‘bacasından kara duman çıkan paslı gemiler’ dizisini ve kafamdaki diğer tüm hayali dizileri tamamlamak için harekete geçiyordum artık. Bu hırslı ansiklopedik fotoğraf projesinin gerçekleştirilemeyecek kadar sınırsız olması hızımı kesmiş olabilir.
Gerekli ve güzel bütün görüntülerin saptanmasının imkânsızlığını yavaşça kavrıyordum. Artık çektiğim fotoğrafların güzelliği, gerekliliği, onları saptamış olmanın gururu da içimdeki kederi bastırmıyordu. Yani romanımı istediğim gibi neden yazamadığım sorusunu kendimden saklamama fotoğraf çekmek bile tam olarak yardım edemiyordu artık. İlk haftalarda kendime sormadığım bir soruyu, yeniden sormaya başladım: “Niye çekiyordum bu fotoğrafları?” “Önümden geçen kara bacalı, kara dumanlı bütün gemileri fotoğraflamak istiyorum!” diye cevap veremiyordum bu soruya. Bu yüzden içimden gelen soru da bir süre sonra nitelik değiştirdi: “Ufuk çizgisinin kaybolduğu manzarada uzaktan yaklaşan bu yalnız geminin fotoğrafını niye çekiyorum?” Cevabımı daha önceden bir fikir olarak biliyordum. Ama şimdi, bildiğim bu fikri yaşayarak ve böylece daha derinden yeniden ifade ediyordum kendime: “Çünkü bu görüntüde kendi ruh halimi yansıtan ve hissettiğim anlaşılmaz ama yoğun şeyleri ortaya çıkaran bir yan var!”

***

Ruh halimi de göstermem gerekiyordu...

Ama o günlerde fark edemediğim başka şeyleri de bu fotoğraflara bakarken keşfettim: Fotoğrafları birbirine bağlayan ortak ruh haline rağmen, saptayıp kaydettiğim günlerin her biri bir başka renkteydi. Manzara ile birlikte bu kadar çok kuş fotoğrafı çektiğimi, bazı komşuların evlerinin ve gemilerin içlerini görmeye çalıştığımı, gece yarısı ve sabah güneş doğarken de uykuda gezer gibi fotoğraf çekmeye devam ettiğimi unutmuştum. Bu kitap için fotoğraf seçerken, aslında fotoğrafların çoğundan vazgeçmenin benim için zor olduğunu gördüm. Bir süre sonra bu kitapta yalnızca en iyi fotoğrafları değil, o sıradaki ruh halimi, beni aynı manzarayı bağlayan şeyi, tekrarları, hareketi göstermem gerektiğine karar verdim.

***

Gerhard Steidl’a teşekkürlerimle...

Hâlâ sürekli fotoğraf çekmeme rağmen, çoğunu arşivimde unuttuğum bu fotoğraflarla ilgilenen Gerhard Steidl’a teşekkür ederim. Onun gözü ve merakı olmasaydı ne benim ne de başka kimsenin sormadığı, ilgilenmediği bu fotoğrafları kâğıt üzerinde, bir kitapta görmek kimsenin aklına gelmezdi. Şimdi artık bu fotoğrafları niye çektiğimi soranlara şu cevabı gönül rahatlığıyla verebilirim: Bunun gibi bir kitaba koyup bakmak için.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle