GeriHürriyet Pazar Vasatistan'da mükemmeli arıyorum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Vasatistan'da mükemmeli arıyorum

Vasatistan'da mükemmeli arıyorum

Gastronomi dünyasının ‘rockstar’ıydı, sosyal medyayı kullanmaya başladıktan sonra fenomene dönüştü. Yeme-içme yazarı olarak kaleme aldığı restoran eleştirileri de, sosyoloji hocası olarak yaptığı Türkiye analizleri de büyük ilgi görüyor. Uzun yıllardır hayatımızda ama hakkında çok az şey biliyoruz. Yazarımız Vedat Milor’la buluştuk. Mutsuz çocukluğunu, etkileyici eğitim geçmişini, yemek merakının kökenini, “Hayat ona güzel” diyenler hakkındaki düşüncelerini, ellerinin titremesine yol açan hastalığını, sosyal medyayla birlikte keşfettiklerini sorduk.

Kısa süre içinde sosyal medya fenomeni oldunuz. Bir gurme olarak sosyal medyayla sınavınız nasıl gidiyor?
- Ben kendimi gurme olarak görmüyorum ki! Gurmelik bana başkalarının verdiği bir ad.
Ne olarak görüyorsunuz?
- Sosyal entelektüel. Sosyal entelektüel birinin de her kesimden insanla etkileşimde olması gerekir.
 Kimdir sosyal entelektüel?
- Farklı bakış açılarını göstererek yaşamı zenginleştirip derinleştiren kişi.
Peki, size gurme denmesinden de rahatsız mısınız?
- Evet. Gurmeden ne kastedildiğini anlamıyorum. Tanımı belli olmayan bir şeyden de rahatsız oluyorum. Benim seçici bir damağım var.

Vasatistanda mükemmeli arıyorum

Kızım, ilk buluşmada hesabın yarısını ödesin
Sosyal medyaya dönersek... Twitter’ı keşfetmek için biraz geç kalmadınız mı?
- Normal. Ben her şeyi geç keşfeden biriyim çünkü popüler kültürden uzak yaşıyorum. Kendi dünyamdan çıkıp olayları anlamam için zaman gerekiyor. Twitter’la tanışmamın en önemli nedenlerinden biri kızım. O büyüdükçe bunları keşfedip bana gösteriyor.
Sık sık attığınız tweet’lerle gündem oluyorsunuz. Ve asla durmuyorsunuz... Amaç, popülerliğinizi devam ettirmek mi?
- Zaten popüler olduğumu sanıyorum. Amaç, yaşadığımı anlamak. Artık televizyonda program yapmadığım için beni takip edenlerle etkileşimin gazete dışında, sosyal medyada da çok etkin olduğunu düşündüm.
Twitter’da patlamayı “Menemen soğanlı mı soğansız mı olmalı” sorusuyla yaptınız. Ardından “Doblo nedir, bilmiyorum” dediniz. Bunları biraz da ses getirme dürtüsüyle mi paylaştınız?
- Hayır, niyetim tartışma yaratmak değildi, merak ettim. Doblo’yu da, yemin ederim, bilmiyordum. Türkiye’deyken zaten Adalar’da yaşıyorum, orada da polis arabası ve ambulans dışında araç yok.
Peki, şimdi bir anket yapsak... Neyi merak edip sormak istersiniz?
- Bir kızla ilk çıktığınızda hesabı kim ödemeli? Gençler ne düşünüyor, merak ediyorum.
Sizce?
- Bizim dönemimizde çıktığımız kızlar varlıklı ailelerden gelirdi ama hesap ödemezlerdi. Kızım 16 yaşında. Bir baba olarak onun, hesabın yarısını ödemesini isterim. Çünkü hepsini erkek verirse, kız üzerinde bir hak iddiası doğuyor.
Vasatistanda mükemmeli arıyorum
Muhsin Akgün / MASTÜDYO

‘Vasatistan’dan ‘Bayağıistan’a doğru gidiyoruz
En son ‘Vasatistan’da kıymet bilmek üzerine bir tweet attınız. Ne demek ‘Vasatistan’?
- Her şeyde taklitçilik, derine inememe, kalite arayışının olmaması, onun yerine göz boyamaya çalışmak, her konuya ciddi yaklaşmak yerine daha çok ‘mış’ gibi yaklaşmak demek. Bu hemen her alanda geçerli. İyi iş çıkaran az insan var. Vasat ülkemizde norm olmuş gibi.
Yani bizde çoğu şey vasat mı?
- Aslında vasatın da altında. ‘Bayağıistan’a doğru gidiyoruz. Çünkü gösteriş, bol laf yapmak öne çıkıyor. Her alanda bir işi yapmak yerine yapmış, etmiş gibi konuşmak daha yaygın. Bunun sonucunda birçok iş eksik ve kötü yapılıyor. Bunun yanında kolektif bir gerginlik de var. Vasatlık da kolektif gerginlikle ortaya çıkan bir nevi hastalık gibi.
Biraz daha açar mısınız?
- Hepsi birbirine bağlı. Mesela restoran ıstakozu iyi servis edemiyor, sen buna bozuluyorsun. Ardından şoföre ters bir şey söylüyorsun, o sana kızıyor ve başkasına ters laf ediyor. Ortada zincirleme bir şekilde negatif enerji dolaşıyor.
Sizce ‘Vasatistan’ı sosyal medyayla değiştirebilir misiniz?
- Evet, ‘Vasatistan’ı değiştirmeye çalışıyorum. Ve ‘Vasatistan’da mükemmel arayışım da sürüyor. Farklı yerleri gezerek ‘Vasatistan’da gastronomi alanında mükemmeli ortaya çıkarmaya çalışıyorum.
Sosyal medyaya girdikten sonra hayatınızda ne değişti?
- Sosyal medyadaki eleştirilerin bazıları çok yapıcı olabiliyor. Mesela ben yazdıktan sonra popüler olup kaliteyi düşüren lokantalarla ilgili çok fazla eleştiri gelince, “Ne yapabilirim?” diye düşündüm. Yemek için çok sık seyahat eden, tutku sahibi ve hayli dürüst takipçilerimden gönüllü tavsiye ekibi oluşturup bir ‘Lezzet Rehberi’ hazırladık. rehber.vedatmilor.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Vasatistanda mükemmeli arıyorum


Elim sadece iş yaparken titriyor
 Ellerinizin titremesinin sebebi parkinson hastalığı mı?
- Hayır. Mesela parkinson rahatsızlığında elinle burnunu gösteremezsin (eliyle karşıyı gösteriyor). Ama ben gösterebiliyorum. Benim elim sadece iş yaparken titriyor. Bunun sebebi sinir sistemi. Sinir uçlarına yapışan bir antikor var. Tahmin ediyorum ki nedeni, cıva zehirlenmesi. Bağışıklık sistemini çökertti. Çöken bağışıklık sistemi, birtakım etkiler yarattı.
 Cıva zehirlenmesi neden olur?
- Midye yemek, pil yemektir. Denizlerimiz çok kirli. Ağır metaller var. Cıva yiyen balıklar şişiyor ve daha kolay yakalanıyor. Yakında belki Türkiye’de deniz ürünleri yemeyi tamamen keseceğim. Sadece Ege’de bazı yerlerde iyisi bulunup yenebilir belki.

Günümüz dünyasında genel trend şu: Menfaat için her şey mubahtır
Günümüzde her şeyin şov üzerine kurulmasını eleştiriyorsunuz. Şovlarıyla bilinen Nusret’i sorayım...
- Nusret; kabiliyetli, iyi iş yapmaya meraklı, insan ilişkileri iyi biri. Çıraklıktan başladı, kendini geliştirdi. Fakat günümüz koşulları onu şova yönelmeye zorladı. Başarılı olup olmayacağını birlikte göreceğiz. Bu durumu Alman edebiyatından esinlenerek ‘Faust’ stili bir pazarlığa benzettim. Bu, ‘şeytana ruhunu satmak’ gibi çevrilebilir ama demek istediğim o kadar adice bir şey değil. Aslında hepimizin yaptığı bir şey. Modern dünya da Faustçu pazarlıklar üzerine kurulu.
Yani hepimiz başarı için ruhumuzu mu satıyoruz?
- Yüzde 99 böyle. Günümüz dünyasındaysa  genel trend şu; menfaat için her şey mubahtır. Bu bütün dünyada böyle.

Mutfağa giriyorum ama eşimle konuşmak için
CV’nize baktım. Stanford, Boğaziçi, Berkeley...
Eğitime bu kadar uzun yıllar vermenizin özel bir sebebi var mıydı?
- Biraz gerçeklerden kaçarak mümkün olduğu kadar tahsili uzatmak.
Ne gibi gerçekler?
- Hayat zor. Bir de hiyerarşileri sevmiyorum, holdingde çalışmak falan bende iyi sonuç vermez, hemen atılırdım.
Bu kadar eğitimden sonra yemek merakı nereden çıktı?
- Güzel olan her şeye karşı meraklıydım. İyi bir kitap okumaktan Rodin’in heykellerine bakmaya kadar... Hayatın materyalizm dışı kalan her alanı hep ilgimi çekmiştir.
Evdeki sofranızda hep bir kuşsütü mü eksiktir?
- Dışarıda çok yemek yiyince kilomu muhafaza etmek için evde özellikle az yemek yiyorum. Öğlen yarım sandviç, yanında biraz bal, ceviz, kinoa... Akşam da basit bir balık-et ızgara, salata ya da zeytinyağlı bir yemek. Hayat bir denge. Yoksa iyi bir şeyden de zevk alamazsınız. Biraz özleyeceksiniz. Bu, ilişkilerde de böyle.
Mutfağa girer misiniz?
- Mutfağa giriyorum ama eşimle konuşmak için. Çok kabiliyetsizim.

İnsanlar kendini iyi hissetmek için başkasını ezebiliyor
 Bir sosyoloji doktoru olarak toplumumuzu nasıl yorumluyorsunuz?
- Tüm toplumda ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun’ duruşu var.
 Nasıl yani?
- Çok imtiyaz bekliyoruz. Bir diğer şey de; bazı şeyleri kendine hak görme durumu. İnsanlar, en küçük bir avantajı hakkı olmadığında bile dibine kadar kullanıyor. Bunu, dünya görüşü ne olursa olsun, -istisnalar hariç- toplumun genelinde görüyoruz. Buna paralel olarak bir de, insanlar kendini iyi hissetmek için başkasını ezebiliyor. “Senin iyiliğin için” lafının altında bile karşısındakini küçümseme, ezme ve laf sokma var.
Neden böyle olduk?
- 1979’a gitmek lazım. O zaman Kenan Evren’in bir deyişi vardı: “Sosyal uyanış, ekonomik gelişimi aştı.” Ondan sonra tüm sivil toplum kuruluşları, üretici birlikleri dağıtıldı. Ve giderek toplum izole oldu. İnsanların hoşnutsuzluklarını kolektif bir şekilde belirtecekleri mecralar giderek ortadan kalktı. Sosyal medyayla birlikte bazı yaşam tarzlarına özenme ortaya çıktı. Reklam endüstrisi gelişti.
Bunlar yemek zevkimizi etkiliyor mu?
- Kesinlikle. Her şeyden önce daha çok yiyoruz. Kalite çok düştü. Gerektiğinden çok yiyoruz, abur cuburu ya da kötü şeyleri tercih ediyoruz, iyi tatları unuttuk.

Tavuğa karşı psikolojik bir saplantım var
 Ölmeden önce mutlaka neyin tadına bakmamızı önerirsiniz?
- Çok eski bir maya düşün... Mesela bir arkadaşım 17 senedir aynı mayayı yaşatıyor. O mayayla yapılmış, kabuğu kalın, içi inanılmaz yoğun, doğal bir ekşi maya ekmeği... Onu keseceksin. Karadeniz’deki yayladan gelen gerçek tereyağını içine koyacak ve ellerinle yiyeceksin. Anne karnına dönmek gibi bir şey...
Şimdiye kadar yediğiniz en kötü şey neydi?
- 19 yaşımda Kemal adında bir arkadaşımla Paris’te bir lokantaya gittik. Çiğ istiridye istedi. Bu benim için hamamböceği yemek gibi bir şeydi. Kemal iştahla yiyordu. Bana da, “Yemezsen vururum sana” dedi. Gerçekten yapardı. Ya istiridye ya da dayak yiyecektim. Bir ağzıma attım, hiç fena olmayan bir tat bıraktı. Sonra da yemeye başladım.
 İstiridyeyle barışmışsınız ama tavuklarla hâlâ küssünüz...
- Tavuğa karşı psikolojik bir saplantım var. Bir tavuk çiftliğimiz vardı ve o zamanlar tavuk yemem için dedem çok baskı yapmıştı. Oradan kaldı. Ama zaten endüstriyel tavuk yemek çok iyi bir fikir değil.
Size ‘kuzuların korkulu rüyası’ diyorlar...
- Türkiye’nin florası aslında sığıra uygun değil. Eskiden oğlak vardı, artık bulunmuyor. Av eti yok. Geriye ne kalıyor?

Bir anda sahipsiz kaldığımı hissettim, mutsuz bir çocuk oldum...
‘Milor’ soyadı nereden geliyor?
- Konya’dan. Çok eski bir aileyiz. Ulusan, Karahafız tarafından...
Köklerinizin Mevlana’ya dayandığı doğru mu?
- Baba tarafım Konyalı. Babaannemin ailesi, Mevlana’nın ilk eşinden geliyor. Büyükannem, ulema ve medrese sahibi Ulusan-Karahafız ailesinin kızı Handan Hanım. Çok önemli bir medresemiz var. Babaannemin babası Mustafa Ulusan, aydın bir âlim ve din adamı. Atatürk onun evinde kalmış mesela. Kuvayi Milliyeci. Eşi de Kuvayi Milliye için kadınları örgütlüyor. Din adamı olmasına rağmen eşinin daha o zamanlar başı açık. Annemin babası İbradalı ve tek parti döneminin Maliye Bakanı Halit Nazi Keşmir. Büyükbabam, Mecidiyezade ailesinden... Konya’da ünlü Tahir Paşa’nın kızının tek çocuğu. Konya’da Mecidiyezade camileri var. Soyadımızın da hikâyesi orada başlıyor. Dedelerim adlarını değiştirip ‘Mecidiyeoğlu’nu almak istiyor. Ama soyadı komisyonu kabul etmiyor. Dedem Türkçe bir şey bulmak istiyor ve bir şeyin ortası demek olan ‘mil’ ile orgeneralden ‘or’u buluyor.
Babanız biraz çapkınmış sanırım. Çocukluğunuz nasıldı?
- Evet, öyleydi. Zaten dedem onu evden atmıştı.
Neden?
- Babam bir tiyatro oyuncusu olan Gül Gülgün’le beraberdi. Annemden ayrıldı. Boşanmanın ardından dedem ben beş yaşındayken babamı evden attı. Sonra da babam evlendi. Ben dedem ve babaannemle büyüdüm.
Anneniz neredeydi?
- Babamı seviyordu, ayrılmak istememiş. Sonra da ayrılığın üstesinden gelemedi. 10 sene sonra da ikinci evliliğini yaptı.
Onlarla hiç görüşmediniz mi?
- Görüştüm. Babam sonra ikinci eşinden de boşandı. Güliz Hanım’la evlendi. Aralarında 23 yaş fark vardı. 83 yaşındayken 2009’da vefat etti.
Tek çocuk musunuz?
- Evet.
Anne ve babadan ayrı büyümek hayatınıza nasıl yansıdı?
- Babaannem ve dedem, benim annem ve babam oldu. Dedem mükemmeliyetçiydi, okumaya önem verirdi. Bana verdiği ilk kitap ‘Ak Zambaklar Ülkesi’ndeydi. O öldüğünde ben 13 yaşımdaydım. Ona çok benzerim. Babaannemi de 16 yaşımdayken kaybettim.
Onları kaybettikten sonra neler yaşadınız?
- Çok sarsıldım. Mutsuz bir çocuk oldum. Bir anda sahipsiz kaldığımı hissettim.
Yurtdışı eğitimi sizin için bir çıkış mıydı?
- Rahat bir yaşamım yoktu. Anneme yakındım ama o babamı sevdiği için mutsuzdu. Babamla yaşamaya başladım. İkinci eşi, üvey annem başta iyiydi. Sonra babamla sorunlarını bana yansıtmaya başladı. Bana iyi davranmıyordu ve kendimi rahatsız hissediyordum. Üvey annemle bir sorun olduğu zaman babam hep onun tarafını tutuyordu. Kaçmak istiyordum. Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirenlerin yurtdışına gitmesi doğaldı. Burs veriyorlardı. Bana da cazip göründü.

Hiçbir zaman beş yıldızlı bir otelde kalmıyorum

Vasatistanda mükemmeli arıyorum

Hakkınızda “Yiyor, içiyor, bir de üstüne para kazanıyor” diyorlar. Gerçekten dünya size mi güzel?
- Dünya herkes için zor. Birikim yapamıyorum hatta borçlanıyorum.
Yani sanıldığı gibi büyük paralar kazanıyor musunuz bu işten?
- En meşhur zamanımda kazancım yüzde 40 falan artmıştır. Sadece reklamlardan biraz kazandım. Onlar da oturduğum evin masraflarına gitti.
Bu işten zengin olunmaz mı o halde?
- Kesin olunur ama o insan ben değilim. Çünkü etik sorunlar ortaya çıkıyor. Benim kırmızı çizgilerim var. Lokantacılardan para almıyorum, kendi paramı ödüyorum.
Ama bir tweet’inizde, “Bir gün hesap almamak için kalbine bıçak saplayacağını söyleyen restoran sahibinden sonra hayatın bazen bir hesap ödemek için çok kısa olduğunu anladım” dediniz.
- Tamamen ironi yaptım. Her yerde paramı ödüyorum.
Nasıl geçiniyorsunuz?
- Geliri olan eşim. Mütevazı yaşıyoruz. 11 yıllık bir arabamız var. Evimiz pahalı bir ev değil. Burgazada’daki ev de annemden kaldı. Kazancımı tatillerde harcıyorum. Bunu yaparken hiçbir zaman beş yıldızlı bir otelde de kalmıyorum. Mesela Türkiye’de bankada 29 bin lira param var. 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle