GeriHürriyet Pazar İstanbul renklerini ve kalabalıklarını yeniden buldu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İstanbul renklerini ve kalabalıklarını yeniden buldu

İstanbul renklerini ve  kalabalıklarını yeniden buldu

Orhan Pamuk’un geçen hafta Sunday Telegraph’ta yayımlanan yazısının orijinali ilk kez Hürriyet Pazar’da

İstanbul kötü günlerini yavaş yavaş geride bırakıyor. Şehrin sokakları yine turist kaynıyor; mezeciler, kitapçılar, antikacılar, resim galerileri,
kahveler, tasarım dükkânları, lokantalar yeniden doluyor. Dünyaca ünlü yazarımız Orhan Pamuk, 20 yıldır yaşadığı Cihangir-Çukurcuma
mahallelerinde gözlemlediği bu canlanmayı, iki semtin dünden bugüne değişimini de anlatarak kaleme aldı.

Artık İstanbul’a yeniden gitmenin vakti geldi. 2017’deki bombalamalardan ve 2016’daki darbe girişiminden sonra boşalan İstanbul sokakları bugün gene turistlerle kaynıyor. Berbat siyasi duruma, çok bariz demokrasi ve düşünce özgürlüğü eksikliğine rağmen şehir renklerini ve kalabalıklarını bir şekilde yeniden buldu. Benim 20 yıldır yaşadığım Cihangir-Çukurcuma mahalleleri yavaş yavaş canlanıyor. Memnunum bu durumdan. Bu kötü günlerde dünyanın pek çok ülkesinin vatandaşları tarafından hâlâ ilginç bulunmak hoş bir duygu.

1950’lerde Cihangir ve Çukurcuma bugünkü gibi renkli değildi; hiçbir turist uğramazdı bu sokaklara. Cihangir daha çok bir Rum mahallesiydi. 1964’te İstanbul’un Rumları, Kıbrıs’taki yeni bir Türk-Yunan gerginliğinden sonra kitleler halinde şehri terk etmeye zorlanınca, geniş Cihangir Caddesi futbol oynayan bizim gibi çocuklara kalmıştı. 1960’ların başında bir dönem Cihangir’de annemin beşinci kattaki asansörsüz apartman dairesinde yaşarken soba yakardık.
1960’larda bir mezeci ya da kitapçı aradığınızda Cihangir’den Taksim veya İstiklal Caddesi yönünde 12 dakika yürümeniz gerekirdi. Bugün bu sokaklar mezeciler, antikacılar, resim galerileri, kahveler, tasarım dükkânları, kitapçılar, eskici dükkânları, çeşit çeşit lokanta ve turistlerle dolu.

İstanbul renklerini ve  kalabalıklarını yeniden buldu

Cihangir sokakları
2000’lerin başında
birden kimlik değiştirdi
‘İstanbul’ adlı kitabımda anlattığım gibi çocukluğumu artık çok az gittiğim, Taksim’in kuzeyindeki zenginlerin mahallesi Nişantaşı’nda geçirdim. 1994’te yazıhanemi Cihangir’e taşıdım: O zamanlar ucuz, sessiz ama merkezi bir mahalleydi. 1980’deki askeri darbeden sonra Cihangir ve Çukurcuma’daki gizli açık randevuevleri, daha uzak mahallelere sürülmüştü ama 1990’larda, ben taşındığımda, sokaklarda hâlâ travestileri ve seks işçilerini öğleden sonraları alışveriş yaparken görebilirdiniz.
Ama 2000’lerin başında Cihangir sokakları birden kimlik değiştirdi: Önce Haliç’in öte yakasındaki yayınevleri, dergiler, eski şehirden bu Avrupai tarafa geldiler. Reklam şirketleri, şarapçı dükkânları, eski kitapçılar ve ilk kahveler bu dönem açılmaya başladı. 1990’ların ortasından itibaren Batılı şirketlerin yöneticileri, diplomatlar, uluslararası gazeteciler Cihangir’deki apartman binalarının manzaralı üst katlarını kiralamaya başladılar.
Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet, eski şehrin silueti ve Boğaz’ın girişine bakan şahane manzara, Türkiye’nin Batılılarca en çok resmedilmiş manzarasıydı. Hâlâ sokaklarda gördüğüm pek çok emlakçı dükkânı bu dönemde açıldı. Kira kontratları dolar üzerinden yapılmaya ve fiyatlar yükselmeye başladı. İstanbul’un zenginlerinin bir kısmı da eski şehrin ve Boğaz’ın girişinin manzarasının en itibarlı ve en güzel şey olduğunu bu yıllarda anlayıp Cihangir’e geldiler.

Cihangir’de böylece kaldırımda içki içebileceğiniz, yabancı gazeteleri bulabileceğiniz, muhafazakâr günlük alışkanlıklardan uzak, görece hoşgörülü bir kültür oluştu. İstanbul’un bu kültüre uygun ilk ‘yeşil’ ve vejetaryen lokantaları, deniz kıyısında olmayan balık lokantaları, pazar sabahları ‘brunch’ veren kahveler, çeşit çeşit barlar, geleneksel yemeği modernleştirip içkiyle sunan yerler bu dönemde açıldı.
2000’lerde sokak aralarında dört-beş masaya hizmet veren çok küçük balık lokantaları yaygınlaştı; akşamları bir telefonla bana günün taze ızgara balığıyla salata yollarlardı. Editörlerle geç vakitlere kadar çalıştığım zamanlarda akşam yemekleri için; sanatçılar, mimarlarla Masumiyet Müzesi’ni yaptığım yıllarda öğle yemekleri için Cihangir’in lokantalarına, köftecilere, pidecilere, ev yemeği veren küçük lokantalara, muhallebicilere, yeni yemekler icat eden iddialı ve esnaf lokantalarına gitmekten büyük mutluluk duyar, yemek yerken kendimi oradaki gürültücü kalabalığa ve şehre ait hissederdim.
Çukurcuma: Benim gibi, çocukluklarının eşyalarını yeniden görmekten hoşlananlar için...
Cihangir’i benim için bu kadar çekici ve bitmez tükenmez bir yürüme ve vitrinlere ve şeylere bakma cenneti yapan şey ise 2000’li yılların başında Çukurcuma’daki, yoksul ve küçük bitpazarının hızla değişerek büyümesi oldu. Küçük odalarda yaşayan yoksul öğrencilere, tezgâhtarlara eski şilteler, kırık sandalyeler ve kullanılmış blucinler satan dükkânlar, 15 yıl içerisinde dönem kıyafetleri satan eskici butiklere, bol eski fotoğraf ve efemera satan mütevazı antikacı dükkânlarına dönüştüler. İstanbul’un Kadıköy’deki, Horhor Mahallesi’ndeki eskici-antikacı dükkânları bu büyüme sırasında Cihangir’de şubeler açtılar ve kısa sürede bu şubeler en iyi parçaların sergilendiği asıl merkezlere dönüştüler.

Bu sokaklarda her şeye bakarak saatlerce yürümeyi çok severdim. 2000’lerden sonraki ekonomik büyüme sonucunda gelişen İstanbul’un orta sınıftan yeni koleksiyoncuları eski piyango biletlerine, futbol-spor dergilerine, sinema malzemesi ve posterlerine, çocukluklarının oyuncaklarına, çikolata ve çikletlerden çıkan artist resimlerine meraklıydılar. Sokaklarda her gün bir yenisi açılan, bir başkası iflas edip kapanan kahveler, börekçiler, turşucular, mantıcılara rastlıyordum. 1920’ler ve 30’lardan kalma eski Rum binalarıyla birlikte bütün bu görsel dünya, her şey, açık bir şehir müzesi gibiydi. Özellikle benim gibi, çocukluklarının eşyalarını yeniden görmekten hoşlananlar için.
‘Masumiyet Müzesi’ni yazarken
bu sokaklarda çok yürüdüm
ve bu sessizliği işittim
Bir dönem kızımı her sabah okula bıraktıktan sonra yazıhaneme dönerken bu kıvrımlı, çarpık çurpuk ara sokaklarda her sabah uzun uzun yürüdüm. Taksim ile Karaköy Limanı arasında planlanan anacaddenin orta yerine düşen Cihangir, bu cadde yapılmayınca bir anacaddeden, bulvardan uzakta kalan ve bir ara sokaklar ağından sonra ulaşılabilen bir mahalle olmuştu. Bu da orayı trafikten ve herkesin bildiği şehir gürültüsünden uzak, sessiz bir yer yapmıştı. Bu mahallede geçen ‘Masumiyet Müzesi’ni yazarken ve eskicilerden müze için eşyalar toplarken bu sokaklarda çok yürüdüm ve bu sessizliği işittim. En güzeli, evde romanımı yazarken bir sıkıntıya kapıldığımda, masamdan kalkıp çocukluğumun oyuncakları, spor ve sinema dergileri, eski İstanbul manzaraları, kahveler, kaldırımlarda yemek yiyen insanlar, kitap sergileri ve eski film afişleri arasında yürümekti.

Özellikle Cihangir tarafında dik bir yokuşun ucunda, denize doğru inen ve kenarlarında kedilerin uyukladığı bir merdivenden şaşırtıcı güzellikte bir Boğaz ve Kız Kulesi-Üsküdar manzarası görebilirdim. Sonra Firuzağa Camii’nin oradaki büyük ağaçların altındaki kahvelerden veya pidecilerden birinin masalarına oturur, sessizce gazetemi okur, defterime bir şeyler yazardım. Çevremde edebiyat, sanat ve siyaset dünyasından pek çok tanıdık yüz görmek ve bunların çoğunun siyasete eleştirel bakan, özgürlükçü ve Avrupa yanlısı insanlar olduğunu bilmek de nedense hoşuma giderdi. Cihangirli olmakla gurur duyardım.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle