GeriHürriyet Pazar İç dünyanız derin değilse, duygu yanınız zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İç dünyanız derin değilse, duygu yanınız zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok

İç dünyanız derin değilse, duygu yanınız zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok

Küçük bir Anadolu şehrinde; bahçeli, iki katlı, badem çiçeklerinin pencereden içeri girdiği bir evde büyüdü. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Türkiye’ye geri çağrılan öğretmenler tarafından yetiştirildi. Resme gönül verdi. İlk sergisini bir lise öğrencisiyken açtı. Yeteneği onu Akademi’ye taşıdı. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi oldu. 60 yıl durup dinlenmeden üretti. Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Devrim Erbil’le, onun resimlerinden ilhamla kaleme alınan metinlerden oluşan kitap vesilesiyle buluştuk.

Sanatta 60’ıncı yılınız...Bugünden geriye dönüp bakınca ne demek geçiyor içinizden?

- Bunlar nasıl bir ömre sığdı! Benim normal bir hayatım olmadı. Üç-dört kişilik yaşadım. Aynı anda birden çok iş yaptım hep. Resim yaptım, ders verdim, müze yönettim, sanatçı örgütlerinin başındaydım, sergiler açtım, konferanslar verdim... 82 yaşındayım. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ni 1959’da bitirdim. Oradan itibaren 60 yıl ama öncesi de var.

İlk serginizi bir lise öğrencisiyken açmışsınız!

- 1954’te, lise son sınıftayken iki arkadaşımla (Selçuk Karasuil, Onur Ustomar) Balıkesir’deki Türk-Amerikan Kültür Merkezi’nde açtım. Yaz tatili boyunca resim yapmıştım. Resim öğretmenim Sırrı Özbay aldı o resimleri müdüre götürdü. O da çok değerli bir insandı, Hilmi Ziya Apak, tayini çıkmıştı. Şehirden ayrılmadan önceki son gününde sergimizi açtı, sonra trene binip İstanbul’a gitti.

İç dünyanız derin değilse, duygu yanınız zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok

Lisede arkadaşlarımızla Sartre, Kafka tartışırdık

Ben de sizin gibi Balıkesir Lisesi’nde okudum. Benim okuduğum yıllarda, bundan 15-20 yıl önce, “Ben ressam olacağım” diyenlere, “Resmi boş zamanlarında yaparsın, para kazanacağın bir iş bul” derlerdi. Sizin zamanınızda durum nasıldı?

- Balıkesir Lisesi denince heyecanlanıyorum. Bizim zamanımızda çok önemli bir liseydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yurtdışına gönderilenler savaş çıkınca geri çağrılmış ve liselere atanmıştı. Felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji, astronomi ve sanat tarihi gibi dersleri çok iyi hocalarla okuduk biz. Lisemi büyük bir gururla anlatıyorum. Orada çok güzel anılarım oldu. Belki de biraz bu nedenle Balıkesir’le bağlantımı hiç kesmedim.

Eğitimin bugününe bakınca anlattıklarınız rüya gibi geliyor...

- Ben 50 yıllık bir eğitimciyim. Akademi’de hocalık yaptım. Oradan ayrılınca, 2004’te, Doğuş Üniversitesi’nin Sanat ve Tasarım Fakültesi’nin kurucu dekanlığını yaptım. Eğitimle ilgili şuna inanıyorum; insanı da toplumu da bir bütün olarak görmelisiniz. Her ikisinin de başarılı ve mutlu olabilmesi; moraliyle, zekâsıyla
önplana çıkabilmesi için matematiğe ve güzel sanatlara ihtiyacı vardır. Duyguları geliştirecek olan sanat dersleridir, aklı geliştirecek olan da matematik ve fendir. İstanbul belediye başkanı adaylarının birlikte çıktıkları programı izledik. İki saat konuştular. Sanat ve kültürle ilgili tek bir sözcük bile etmediler. İnsanların farkında olmadıkları bir şey var; her şeyiniz olabilir ama iç dünyanız derin değilse, duygu yanınıza zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok.

Taşrada büyümenin nasıl bir etkisi oldu sizde?

- İstanbul’da doğup büyümüş bir zengin çocuğu olsaydım, Devrim Erbil olur muydum bilmiyorum. Taşrada olduğum için eğitim yıllarımı daha büyük bir disiplin içinde geçirdim. Lisede arkadaşlarımızla Sartre, Kafka tartışırdık. O yıllarda belki müze, sergi görmedim ama kitap vardı. Ben de herhalde içimdeki duyarlılığın karşılığını şiirlerde, öykülerde buldum. Sanata edebiyat tarafından başladım. Bahçe içinde bir evimiz vardı. İki katlı, yuvarlak pencereli, badem çiçeklerinin pencereden içeri girdiği... Anne-baba çalışkan, kardeşler okuyor... Güzel bir çocukluk dönemi geçirdim. Sıkıntılarımız da oldu. Ama ben hırsımı başarılı olmaya yönelttim. Böylelikle de Akademi’ye girdim.

İç dünyanız derin değilse, duygu yanınız zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok

Elim tutuyor, gözüm görüyor, aklım yerinde

İstanbul’a ilk gelişinizde en çok ne dikkatinizi çekmişti?

- Dolmabahçe Saat Kulesi’nden çok etkilenmiştim. İlk çizdiğim yerlerden biri odur.

Öğrenciyken para kazanmanız gerekmiş...

- Babam, Demiryolları’nda eczacı kalfasıydı. Annem dikiş-nakış öğretmeniydi. Kardeşlerim lisedeydi. Babam bana para gönderseydi, aile sıkıntı çekerdi. Bu, gururuma dokundu. Bedri Rahmi’nin (Eyüboğlu) yanında mozaik dizdim, resimlerini yaptım, İzmir Fuarı’nda, Balıkesir Parkı’nda görev yaptım, Demiryolları’nda işçi olarak çalıştım.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan öğrendiğiniz en önemli şey neydi?

- “Okula girerken yandaki binanın sarmaşıklarının yeşilden turuncuya geçen rengini gördünüz mü” diye sorardı mesela. İyi görmenin yöntemini öğretirdi. Bir de tabii coşkuyu, işe tutkuyla bağlanmayı...

Okurken zorlandığınız, her şeyi bırakıp Balıkesir’e dönmek istediğiniz oldu mu?

- Oldu, döndüm de... İlk sene çok zorluk çektim. Babama da etki ediyorlardı, “Bu çocuk iyi okuyordu, başka bir okula gitseydi” diye. Benim de kafam kızdı. “Nasılsa hayatım boyunca resim yapacağım” deyip Balıkesir’e döndüm. İki ay sonra, “Devamsızlıktan kaydınız silinecektir” uyarısı geldi. Lisedeki edebiyat hocam babamla görüştü ve ben tekrar İstanbul’a geldim ve okulumu başarıyla bitirdim.

Neydi sizi başarıya götüren?

- Akademi’ye girdiğimde; profesör olacağım, devlet sanatçısı olacağım, ünlü biri olacağım, ismim yurtdışına taşacak, gazetelere, televizyonlara çıkacağım, bunlar aklımda yoktu. ‘Bu mesleği yaparsam yaşamım daha güzel olur’ diye düşündüm sadece. Mesleğimi seçmekten, eğitimini almaktan ve coşkuyla çalışmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Kendimi şanslı hissediyorum; elim tutuyor, gözüm görüyor, aklım yerinde. Her sabah uyanıp heyecanla, “Biraz daha resim yapayım” diyerek tuvalin başına koşuyorum. Tadını çıkara çıkara, isteye isteye, seve seve resim yapıyorum. Allah da bana bu yaşlara gelme şansını verdi. İnanır mısınız, çorba içerken bazen elim titriyor ama resim yaparken titremiyor! Bu büyük bir şans değil mi?

Akademi’ye giden herkes sizin gibi bir ressam olamıyor. Nedir işin sırrı?

- Sanatta sabır ve ısrar çok önemli. Tökezlenmeden yürümek... Temkinli ama heyecanlı... Dünyanın farkına vararak, insanı tanıyarak... Olağanüstü bir çalışma temposunu kabul ederek... Ama bence sanatçı ününe göre ölçülmemeli. Benim resmimin önünde durup düşünen biri; o resimden bir şey alıyorsa, yaşama daha kuvvetle bağlanıyorsa, içine bir mutluluk nefesi çekebiliyorsa daha ne isterim? Çalışma enerjisi, yaşama sevinci, mutluluk nefesi... Bunları verebiliyorsam, yaşamımın bir anlamı var demektir. Sanatçı yaşama farklı baktıran insandır. Önemli bir sanatçıysa da ülkesinin imajını değiştirir.

İç dünyanız derin değilse, duygu yanınız zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok

‘İstanbul Kırmızı-Gri Kuşlar’ (2013) isimli eseri.

Onlar bina değil, İstanbul’a ihanet eden dinozorlar!

İstanbul’la nasıl bir ilişkiniz var?

- İstanbul’dan önce Anadolu’yla iyi bir ilişkim var. Bu topraklar hiçbir coğrafyaya nasip olmayan bir kültür mirasına sahip. Anadolu benim büyük bir tutkum. Çok da resmettim. O resimlerin başarılarımda payı olduğunu düşünüyorum.

Yine de İstanbul’u bu kadar güzel resmeden birinin şehirle olan bağını merak ediyorum...

- Eski Yarımada’ya hâlâ çok düşkünüm. Ayasofya’yla Bizans’ı, Sultanahmet’le Osmanlı’yı, Birinci Köprü’yle de Cumhuriyet’i temsil ediyor. Boğaz’ı da ilginç bulmaya devam ederim, kenarında 50-60 sene yaşadım. Galata Kulesi, Haydarpaşa, Kız Kulesi, bunlar birer simgedir, beni de her zaman ilgilendirir ama Eminönü, Sultanahmet ve çevresi daha çok sevdiğim yerler. Yine de İstanbul’u tam tanıdığımı zannetmiyorum. Kimse İstanbul’u tam olarak keşfedememiştir. Geçen bir çekim için  Binbirdirek Sarnıcı’na gittik. Daha önce gitmemişim, atlamışım, ne kadar güzelmiş. İnsanın yaşadığı, nefes aldığı, kokusunun sindiği her yer beni ilgilendiriyor. İstanbul’u size resimlerimle sunuyorum, ister Kapalıçarşı’dan, ister Eyüp’ten girin, isterseniz Galata Kulesi’nden kuşları seyredin. Seçmek, yaşamak size ait.

Kalabalığı, trafiği, çirkin yapılaşmayı görünce ne hissediyorsunuz?

- Mümkün olduğu kadar uzaktan bakmaya çalışıyorum. Benim resmimin tipik bakış açısıdır; bir kenti uzaktan, uzaydan, olduğu gibi kavrarım, kucaklarım. Benim o uzaktan bakışımla ne trafiği görüyorsunuz ne de
diğer çirkinlikleri.

O uzaktan bakışta, silueti bozan yüksek binalar da yok değil mi?

- Onlar bina değil, İstanbul’a ihanet eden dinozorlar!

Şehri, ülkeyi yönetenleri bile isyan ettiriyorlar zaman zaman...

- Onları ettikten sonra bizi hayli hayli rahatsız eder. Le Corbusier, çok ünlü bir ressam, mimar ve şehirci. 1910’larda İstanbul’a geliyor. Süleymaniye’ye kadar olan şehre baktığı zaman, “Bu dünyanın en güzel siluetidir” diyor. 

Şehirde yönetimin değişimi ne hissettiriyor?

- Bu tür değişimler politika için bir umuttur ama Türkiye’nin çağdaşlaşması için daha çok beklememiz gerekecek gibi.

İç dünyanız derin değilse, duygu yanınız zayıfsa, paranın pulun hiçbir anlamı yok

‘Devrim Erbil ile Seyrüsefer’, Karakarga Yayınları’ndan çıktı.

Maalesef iyi durumda değiliz

Türkiye’de sanatın bugününe bakınca ne görüyorsunuz?
- Gençlerin umutları az. Onu tazelemek lazım. Onlara sanatlarıyla yaşama imkânı tanımak lazım. Gençlik, Türkiye’de sanatın en zor dönemini yaşıyor. Çok fazla güzel sanatlar lisesi var, fakülteler var ama oradan çıkanlar önemli işler yapamıyorsa, çağdaş sanat müzesi yoksa, küratörler sergi yapamıyorsa, her gün bir galeri kapanıyorsa maalesef iyi durumda değiliz demektir.

Hayatımı anlatan filmin çekimleri ağustosta başlıyor

‘Seyrü Sefer’ kitabı için ne söylemek istersiniz?
- Uğur Batı ve Gülşah Elikbank çok yakın dostlarım. Böyle bir projeden bahsettiler. Bana çok uzak gelmedi, daha önce de benzer bir iş yapmıştık. 19 sanatçı, benim resimlerden yola çıkarak birer öykü yazdı. ‘Seyrüsefer’ böyle oluştu.

Hayatınızı konu alan bir film çekilecekti. O ne aşamada?

- Senaryosu hazır. Ağustos sonunda çekimleri başlayacak. Beni kimin oynayacağı belirleniyor.

Eşlerimin, kız arkadaşlarımın en şikâyetçi olduğu konu...

Bunca şeyi yaparken hayatı da ıskalamamışsınız...
- Üç evlilik geçti başımdan. Dört çocuğum, beş torunum var.

Gezmeyi, eğlenmeyi sever misiniz?

- O taraflarımın zayıf olduğunu söyleyeyim. Eğlenmeyi bilmiyorum. 30 sene tatil yapmadım. Gidip denize girmeden döndüğüm oluyor. Eşlerimin, kız arkadaşlarımın en şikâyetçi olduğu huyum budur. Yaşamak, resim yapmak benim için.


Karnabahar Tabanlı Kuşkonmazlı Pizza | Mucize Lezzetler

Karnabahar Tabanlı Kuşkonmazlı Pizza | Mucize Lezzetler Mucize Lezzetler'in bugünkü menüsünde Karnabahar Tabanlı Kuşkonmazlı Pizza var! Gülçin Çavdarcı'nın enfes tarifi ile sizlerle... (Sponsorlu İçerik)




 

  

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle