GeriHürriyet Pazar Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    3
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Önümdeki koltukta Norveç Prensi ve Oslo Belediye Başkanı oturuyor. Her yer iş dünyası ve sivil toplum liderleriyle dolu. Nobel Barış Ödülü’nün verildiği bu salonda, birazdan Hamdi Ulukaya’ya (47) Barış İçin İş ödülü verilecek. Şirketini, fabrikalarını mültecilere açan, tek başına ırkçılara, ölüm tehditlerine kafa tutan, şimdi de iş alanında devrim çağrısı yapan bu Erzincanlı öncüyle Oslo’da buluştuk.

◊ Milyonlarca kişinin ancak rüyasında görebileceği bir hayat hikâyeniz var. Bugün Oslo’ya bir barış ödülü almaya geldiniz, törene Norveç Prensi katılıyor. Kendinizi bir peri masalında hissediyor musunuz?

-  Demin Louise’le (Vongerichten Ulukaya, Fransız eşi) kahve içmeye gidiyorduk. Caddeyi barış ödülü bayraklarıyla donatmışlar. Ya diyorum, bunu bana verecekler! E tabii yani; buradan geriye bakıyorum, doğduğum büyüdüğüm yerlere... Bu bir masal mı, film mi? Diğer taraftan, hiç de şaşırmıyorum doğrusu.

Nasıl yani? Hep biliyor muydunuz böyle bir şeyler olacağını?

- Çocukluğumda en çok istediğim şey şoför olmaktı. Annem, rahmetli, “Oğlum sen şu olacaksın, bu olacaksın” demedi. Okulda takdir aldığımda sevindiğini belli ederdi ama “Bu senin yaptığın en müthiş şey” hissiyatını vermezdi. İnsani şeylerle ilgilenirdi.

Nerede geçti çocukluğunuz?

- Erzincan’ın İliç kasabasında. Bin kişilik, insanların pek gitmek istemediği yerlerden biri diyebiliriz. Munzur Dağları’nın eteğinde...

Dersim bölgesinden kopuk mu?

- Değil. İl Erzincan ama bölge Dersim. Bizimkiler Tunceli’delermiş. Köy, Keban Barajı’yla su altında kalınca Munzur’un diğer tarafına göç etmişler.

Mistik bir coğrafya, pek çok enteresan insan çıkmış. Nasıl bir çocukluktu?

- Çok özel bir yerdi. Benim çocukluğuma gitmediğim gün yoktur. Bir şey duyarım, görürüm, koklarım ya da rüyasını görürüm.

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Annem nasıl yaptı bütün bunları?

Tarif eder misiniz? Ne gibi şeyler geliyor aklınıza?

- Görüntüler... Bizim oyuncaklarımız yoktu. Ki Allahtan yokmuş! Kasaba bin kişi; Fırat’ın hırçın, bulanık olduğu, ilk doğduğu yerler. Önün ırmak, bir de tren istasyonu... Günde bir tren gelir; Erzincan’a, Sivas’a götürür. Arkası Munzur Dağları... Oralar hisleri açıyor herhalde. Kasabanın içindeki o denge... İlkokul, ortaokul, arada caddeden geçen bir araba... Yazları kasabada kalmışsan; sen üzülen, geride kalmış birisin.

Nereye gidiyor herkes?

- Yaylaya çıkıyorlar. İlkbaharda kuzu melemeleri, kuzuların doğması, komşu seçmeler -kim kiminle komşu olacak yaylada-, o telaşe... Sonra nisan, mayıs yağmurları... Atlar, katırlar, çobanlar, yavaş yavaş dağa doğru gidiyorsun. Kıl çadırlar, beyaz çadırlar, yoğurt, peynir yapmalar, düğünler...

Şahane geliyor kulağa ama zorluklar da var mıydı?

-  Çocuktum, ben çok sıkıntı çekmedim ama annem nasıl yaptı bütün bunları? İnsanların bugün yaşadıklarına bakınca mutlu, güzel bir hayattı. Paranın hiç olmadığı bir hayattı. Geceleri ateşin yanına otururuz; annem ekmek ısıtır, yemek yapardı. Uzak dağlarda çobanların ateşlerini görürsün. Sabah beklersin koyunların gelmesini. Süt sağmaya gidersin. Sütün köpüğünü kim yiyecek, yoğurdun kaymağı kime kalacak... Şu andaki görme, duyma, hissetmeyi hep onlara bağlıyorum. Bir de korunaklıydı tabii. Kimse bize, “Sen şusun, busun, yeterli değilsin” dememiş. Hiç görmedim birinin bana yukarıdan baktığını. Babam bir liderdi.

Nasıl?

-  Dedem ağaymış. Babam bu unvandan kaçmaya uğraşmış ama bir ağırlığı vardı. Annem bizi şöyle yetiştirdi: “Hiç kimseden üstün değilsin ama kimseden aşağı bir tarafın da yok. Bir şey ispat etmene gerek yok. Ben sana söylüyorum...”

Bu güvenin kaynağı neydi? Kültür mü? Toplumsal yapı mı?

- Kavga görmedik hiç. Kendimizi seçilmiş görürdük ki biz yıldızlara en yakındık, kar suyuna en yakındık. Havanın en temizini biz alırdık. Etin en güzelini biz yerdik.

Yoğurt yapmayı orada mı öğrendiniz?

- Aşinalık oradan. Ama biz peynirciydik, ailece tulum peyniri yapıyorduk. Babamın diğer işi celepçilikti. Koyun, kuzu alır, Antep’te, Adana’da satardı.

Çobanlık yaptınız mı siz?

- Çobanlık yaşından önce yatılı okula gittim. Ama en sevdiğim şey çobanlarla gezmekti.

Nasıl insanlardı çobanlar?

- Dağda televizyon yoktu. Bir çoban vardı, beklerdik, bize masal anlatsın... Sessizdirler. Güvenilirdirler. O bahsedilen bilgisiz insanlarla alakaları yoktur.

◊ ‘Dağdaki çoban’ epey haksız bir klişe yani...

- Bu bakışın benim hafızamdaki çobanla ilgisi yok. Bizde ‘Munzur Baba’ çobandır mesela. Hor görülen bir şey değil. Amerika’da ‘shepherd’ (‘çoban’) da öyle. Türkiye’de -ne olduysa- köylülük, çobanlık, çiftçilik yerlere serildi. Buna çok üzülüyorum. Amerika’da ‘Chobani’nin manasını anlatıyorum, müthiş bir gülümseme oluyor. İspanyolcada ‘pastor’ (‘çoban’) güzel bir kelimedir.

‘Babamın saygı gösterdiği bu adam olmak istiyorum’ dedim

Dini de bir kavram sanırım...

- Tabii, çünkü İsa bir çoban! Koyunlara bakan, onları güvenli bir şekilde getirip götüren, onlara su veren, yol gösteren... Rahip ya da lider de bunu yapar. Dağda en hazin şey nedir bilir misin?

Nedir?

- Çoban gelir, sürü gelmez. Gece kurt saldırmıştır. En büyük acı. Ama sonra ne olur? Dağın her yanından insanlar birer koyun getirip o insana verir!

Vay canına! Bunu gören bir çocuk kolay kolay kötü bir insan olamaz herhalde.

- Getirdiği koyunun da en iyisini getirir! Biz korkusuz yaşardık. O dağın başında, o çadırlarda güvenle yatıyorduk. Zifiri karanlıkta bile korku yoktu.

Neden bıraktınız peki?

- Bir dağa çıkardık ama arkasında hep bir tane daha çıkardı. Acaba bunun arkasında ne var, onun arkasında ne var? 11 yaşında yola çıktım, hâlâ daha merak ediyorum (gülüyor)!

Neden Mülkiye’ye gittiniz?

- Kasabada kaymakam vardı. Herkes saygı duyardı, harika bir cipi vardı. “Ben babamın saygı gösterdiği bu adam olmak istiyorum” dedim.

Devlete bakışınız nasıldı?

- Jandarmaları severdik. Abilerim askere gidiyordu. Atış filan yaparlardı. Sonradan değişti, çatışmalar vesaire... Biz küçükken yoktu. Bir tek Dersim İsyanı hikâyelerini dinlerdik. Her yere işlemişti.

Mülkiye nasıl geldi size?

- Dünya kadar insan var, hoca bir şeyler anlatıyor, birileri gitar çalıyor ama ben o havaya giremedim. Sonra Erzincan depremi oldu. Erzincanlılar Derneği’nde bir adam gördüm, ailesi ölmüş, Erzincan’a yönelik gazete çıkarıyor. Epey sohbet ettik. “Ben de kasabaya gazete çıkaracağım” dedim. Altı ay sonra çıkardık: “Erzincan İliç’in Sesi”.

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Bugüne kadar üç marka tescil ettirdim: Euphrates yani Fırat, Chobani yani çoban ve Tent yani çadır...  Bunlar hep çocukluğumdan resimler. Kullandığım her taktik, liderlik tarzım, marka anlayışım, değerlerim oraya bağlı. Başka yerden bir şey öğrenmedim.

İki sene gazetecilik yaptım, sonra beni içeri aldılar

Neden?

- Beğenmediğim şeyler vardı, haberler geliyordu, kullanıyorduk. Bir süre sonra herkes gazetenin çıkmasını beklemeye başladı. ‘Çeşmebaşı sohbetleri’ diye köşe yazıyordum. İki sene kadar yaptım bu işi, sonra beni içeri aldılar.

Gazeteciliğin şanındandır o... Hayırdır, ne olmuştu ki?

- Aşırı gruplara girmişliğim yoktu ama insan haklarından, Kürt haklarından yana tutumum belliydi. Mahalleden tanıdık bir polis içeri aldı. Bir şeyler imzalattılar. Çıkarken, “Buraya gelip de senin gibi çıkan tek bir adam daha yok, çok şanslısın” dedi.

Gerekçeyi açıklamadılar mı?

- Dünya kadar yazı vardı ama hepsi hikâye. Bir suç işlememiştim. Çıktığımda arkadaşlara, “Ben Avrupa’ya gideceğim” dedim.

İşkence gördünüz mü?

- Hayır.

Hangi dönemdi?

- 93-94. Faili meçhul cinayetlerin, işkencelerin olduğu dönemler.

Ne oldu sonra?

- Markete gittim, “Ben Avrupa’ya gideceğim” diye konuşuyorum. Orada bir yabancı, “Aptal olma, Amerika’ya git” dedi. “Ben o emperyalist, kapitalist yere gitmem!” diye cevap verdim. “Fransa çok mu iyi, onlar herkesten faşisttir” dedi. Ertesi gün adamı markette bekledim ve “Amerika’ya nasıl gidebilirim” diye sordum.

Mülkiye’yi yaktınız yani...

- E artık gitmem lazım. Annem bana bir kız bulmuş memlekette, sürekli anlatıyor, “Çok iyi bir kız, evlen, hep beraber yaşayalım” diye.

Kaçmanızın gerçek sebebi belli oldu!

- (Gülüyor) Yok yahu! Gittim memlekete, dedim, “Sana söz veriyorum, üniversiteyi bitirip geleceğim, en fazla dört sene!” “Yok” dedi, “Gelmeyeceksin, orada Amerikalılarla evleneceksin.” Sonra razı oldu, yolladı.

Zor oldu mu ayrılmak?

- Hayatımın en net resimlerinden biri: Beyaz bir Kartal’dayım, yanımda küçük yeğenim, evin yanındaki iğde ağacının bir dalı... Hafiften yağmur yağıyor ve ben annemi hastaneye götürüyorum, iğne yapılacak. Annem iniyor, elini öpüyorum, sarılıyorum ve gidiyorum, annemi dikiz aynasında görüyorum...

Vedanız mı?

- Evet. Uzun zamandır bu resmi düşünmemiştim... Yeğenim, “Amca neden ağlıyorsun” diye sordu. “Yok” dedim, “Cam açık, yağmur geldi yüzüme”... O hayattan kopuş o gündü. Bir daha oraya annemin mezarını ziyaret için gittim.

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Fotoğraf: EMİNE EĞİLLİ ÖLMEZ

Karmaşanın, seslerin, gürültünün içinde sarhoş olmamak...
Kendi sesini duyabilmek... Bunların hepsini Munzur’a bağlıyorum

◊ Zorluk çektiniz mi Amerika’ya ilk gittiğinizde?

- Tabii ama en azından güvendeydim. Yemek yoksa patates yersin bir hafta, 10 gün, sorun yok. Bir gün dil okulunda hoca ödev verdi. Peynir nasıl yapılır, onu yazdım. Kadın geldi İtalyan, heyecanla bir şeyler anlatıyor. Tercüme ettiler: Meğer Albany’de çiftliği varmış, “Gel beraber peynir yapalım” diyormuş. “Burada çiftlik mi varmış ya!” dedim. Otobüse bindik, gittik. Nisan 2005. Çiftlik cennet! Bir buçuk sene o çiftlikte kaldım. Orada Amerika’yı tanıdım. İnsanları, aileleri, çiftçileri, kamyon şoförlerini...

Sonra kardeşiniz de size katılıyor ve en son babanız geliyor galiba.

- Babam ziyarete geldi ve “Burada peynir yok, siz yaparsınız” dedi. Dünyanın öbür yanından gelmişiz. Hiç değilse değiştir yani, ilerle, computer’a (‘bilgisayar’) git, ne bileyim (gülüyor)... Sonra girdik o işe. Derken annem hastalandı. Altı ay uğraştık ama kurtaramadık, New York’ta vefat etti. Çok büyük bir travmaydı benim için. Ama çalıştığım binayı gördü, “Oğlumun binası” dedi. “Onun hatırasına, ben bu işi bitireceğim” dedim.

Hangi iş bu?

- Euphrates. Hayatımdaki en zor iki sene... Her gün iflasın eşiğindesin. Binanın yanında bir yere saklanır, ağlardım. Çözüm bulmayı orada öğrendim. Sonunda tam nefes alacağım derken kapanan bir yoğurt fabrikasını satın aldım. Yedi sene oraya gömdüm kendimi.

Bunlar çok sessiz, kişisel ve sade anlardır

Nasıl başardınız orada milyar dolara ulaşmayı? İşletme kitapları filan okudunuz mu?

- Sıfır! Bütün ‘start up’ mantığının dışında oldu. Bildiğim tek şey vardı: Ortak getirmeyeceğim, basit tutacağım. Dört fabrika işçisiyle başladım. Adamlar, “Ulan bu kim, biz n’apıyoruz burada” diyordu muhtemelen. Orada, yaşadığım her şeyin meyvesini toplamaya başladım. Babamın insan ilişkileri, annemin şefkatli hali, paraya önem vermememiz... Sonra bir gün yabancı firma geldi ve “Sana dört milyar dolar vereceğiz” diye teklif yaptı.

Nasıl tepki verdiniz?

- Hâlâ sabahları bagel, akşamları pizza-makarna yiyorum. Kazandığım tüm parayı şirkete yatırmışım, tek kuruş almamışım. Düşündüm, ne yaparsın yahu o parayla? 10 uçak al, İtalya’ya git, aklımdan geçiyor. Ama dedim ki, bu hikâye daha bitmedi. ‘Bundan sonraki dağın arkasında ne var’ın merakına paha biçemedim.

Vay canına...

- Müthiş bir filmi yarıda kesmek gibi olacaktı. O gücü nereden buldum, bilmiyorum. Bir gün anlatırım diye yapmazsın bu tür şeyleri. Bunlar çok sessiz, kişisel ve sade anlardır.

Ve yalnız...

- Yalnız. Şu anda bir hikâye olmaya başladı. O zaman öyle bir şey yoktu. Karmaşanın, seslerin, gürültünün içinde sarhoş olmamak... Kendi sesini duyabilmek... Bunların hepsini Munzur’a bağlıyorum.

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Amerika’nın en muhafazakâr yerindeyiz ama bizde Afganlılar, Bosnalılar, Libyalılar, Suriyeliler hep beraber çalışıyor

◊ Mülteciler konusunda hassassınız. Tent Foundation nasıl başladı (Hamdi Ulukaya, aralarında Airbnb, Google, Ikea, LinkedIn, UPS ve MasterCard’ın da bulunduğu 80 dev şirketi mülteci krizine karşı mücadele amacıyla bir çatı altında bir araya getirdi)?

- Yezidilere saldırılmasıyla. New York Times’da bir resim gördüm: Bir anne, ellerini havaya kaldırmış... Aklıma para göndermek geldi ilk, çadır alalım vesaire... Sonra anladım ki Yezidilerle bitecek bir şey değil. Milyonlar aynı durumda. Bir girdim, bir daha çıkamadım.

Twin Falls’daki fabrikada mülteciler ve muhtemelen Trump’a oy veren muhafazakâr Amerikalılar bir arada çalışıyorlar değil mi?

- Öyle ya. Idaho da, New York eyaletinin kuzeyi de Amerika’nın en muhafazakâr yerlerinden. Ama bizde Afganlı kızlar, Bosnalılar, Libyalılar, Suriyeliler hep beraber çalışıyor.

Fakat göçmenlik karşıtları bundan rahatsız olmuş. ‘Post-hakikat’ dönemine özgü bir saldırıya maruz kalmışsınız. Komplo teorisyenleri, meşhur Trump destekçisi Alex Jones filan Müslümanları tüberküloz yaymakla, çalışanlarınızı tecavüzcü olmakla suçlamışlar. Ölüm tehditleri almışsınız. Nasıl bir süreçti bu?

- Epey sıkıntılıydı. Tuhaf bir iftira kampanyasıydı. “Bak Müslüman adam geldi, burayı Müslümanlaştırıyor” gibi saçma sapan şeyler... Fakat ölüm tehditleri gelirken New York Times’da da bir yazı yayımlandı. Bir gün işyerime geldim, masamda yüzlerce, binlerce destek mektubu... Amerika’nın böyle tarafları da var. Sonunda dava açtık, özür dilediler. Şimdi o adamların hiçbiri ne Facebook’ta ne Twitter’da... Kayboldular. Geri adım atmadık, ailemize yapılmış gibi savunduk çalışanlarımızı. Sonra oranın ileri gelenleri, belediye başkanı çıktı ve, “Biz bu değiliz, Chobani’nin burada olmasından gurur duyuyoruz. Söylentiler iftira. Kasabamızın sesi bu değildir” dedi.

Politik konularda görüş bildirmeyi cesaretlendiriyorsunuz. Peki Amerika’da bunun bir yaptırımı oluyor mu?

- Hayal bile edilemez. Ama zaten görüş bildirmek saldırmak demek değildir. Benim politikayla ilgim, insani meseleler... Yoksa şu parti, bu parti değil. Idaho’daki çalışanlarımız Trump’a oy vermiştir muhtemelen, bunda sorun yok. Demokrasi budur. Ama insani konularda ilkelerimi korurum.

Çalışanı, emeği görmeyen zenginlerden biri olmak istemiyordum 

◊ Bir gün Chobani’de herkesi toplantıya çağırıp törenle hisse hediye etmişsiniz. Biliyorlar mıydı bunu yapacağınızı?

- Tamamen sürprizdi.

Neden yaptınız bunu?

- O insanlar varını yoğunu, ailesiyle zamanını, yüreğini, her şeyini verdi. Bunu görmemek olmazdı. “Bu bir hediye değil, hak ettiğiniz bir şeyin tanınması” diye anlattım. Zaten şirket modelinin gelecekte böyle olacağına inanıyorum.

‘Anti-CEO’ diye bir fikir ortaya attınız. Nedir bu?

- Türkiye’de; nefret ettiğim, burnu havada, topluma yukarıdan bakan, işçiyi, çalışanı, emeği görmeyen zenginlerden biri olmak istemiyordum. Ben sosyalist filan değilim aslında. Serbest piyasaya, şirketlere, özel mülkiyete inanıyorum. Bunlar düzgün şeyler. Ama zıvanadan çıkmış durumdalar. Dengeli bir hale gelmesi lazım. Ama bunu sadece devlet değil; tüketici, çalışan, CEO, yönetim kurulu birlikte yapabilirler.

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Yönetim insandan uzaklaştırıldı, her şeyi avukatların, PR’cıların belirlediği, kalıplaşmış bir hale geldi. İnsanlar bunu istemiyor artık.

İnsanlar çözümü başka yerde arıyor

Güzel bir felsefe ama herkesin uymasını kim sağlayacak? Bütün şirket sahiplerinin vicdanlı olması mı temenni edilecek?

- Amerika’da 40-45 sene öncesine kadar toplum odaklı şirketler vardı. Sonra CEO’lar sadece hissedarların kârına odaklanmaya başladı. Sistem bunu hızlıca adapte etti. Avrupa’da ‘stakeholder’ (‘paydaş’) kavramı var. Yani sadece hissedar değil, fabrikanın çalışanı da, iş yapılan bölge de, müşteri de işin bir parçasıdır. Onların iyiliğini de düşünmek gerekir. Şu anda Amerika’da bu tartışma çok alevlendi. Gelir dağılımındaki eşitsizlik herkesi endişelendiriyor. Bir de artık genç tüketiciler var.

Onlar ne istiyorlar?

- “Arkadaş, sen ne yapıyorsun” diye soruyor. Duruşun ne? Malzemeleri nereden temin ediyorsun? Çalışanlarına nasıl davranıyorsun? Bunları soruyorlar. Bir baktık, dokunulmaz sandığımız dev şirketler patır patır dökülmeye başladı! Yeni tüketici bunları beğenmiyor. Yeni bir iş anlayışı olan şirketlere yöneliyor. İş yönetimi insandan ayrı bir şey değil. Yönetim insandan uzaklaştırıldı, her şeyi avukatların, PR’cıların belirlediği, kalıplaşmış bir hale geldi. İnsanlar bunu istemiyor artık.

Bu farkındalığın artması Trump’ın gelmesiyle, dünyada popülizmin yükselmesiyle de bağlantılı mı?

- Tabii. Politikalar, devletler insan konusunda geri kalmaya başlayınca insanlar çözümü başka yerde arıyor. Sürekli birtakım setler kuruluyorsa, gazeteciler hapse giriyorsa, o zaman kime bakacak insanlar? Burada markaların, CEO’ların önemi müthiş arttı.

Bu anti-CEO felsefesi Türkiye’de karşılık bulur mu?

- Türkiye’de şirketlerin yönetim şekli, halkın hayat tarzına ve kültürüne çok aykırı bence...

Neden?

- Ben 25 sene önce çıktım ama o zamanki Erzincan’dan bakarsam; çalışanlar, bölge, çevre, bir işi düzgün yapmak, hile hurda karıştırmamak, paylaşmak, bunlar bizim özümüzde olan şeylerdi. Bu hep vardı. Ahilikte de vardı. Belki eski, büyük şirketlerde zor bu dönüşüm. Nasıl değiştireceksin? Yeni bir şirket için daha kolay. Bugün Chobani’de dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz düzeyde çeşitlilik var. 10 yıl önce tüm bu adımları bilinçli olarak attık.

Hamdi Ulukaya: Hala sabah kalkıp menemen yapıyorum

Hamdi Ulukaya ve Louise Vongerichten Ulukaya geçen yıl evlendi.

Dün Bill Gates’le akşam yemeği yedik ama bugün de Munzur Dağları’nda çobanlarla ateşin yanında otursam benim oradan
yıllar önce ayrıldığımı anlamazlar

◊ Yeni evlendiniz, iki çocuğunuz var. Onlara ne kadar vakit ayırıyorsunuz?

- Çocuklarıma yakınım. Ağa burada, yanımda şu an, top oynuyor (Söyleşinin bu bölümünü, Norveç’te vakit yetmediği için Skype üzerinden yaptık). Gece uyanırsa uyanırım, altını değiştiririm. Her sabah ve akşam mutlaka kitap okurum. Yemeği beraber yeriz. 

Fenerbahçeli yaptınız mı onları?

- Evet, ikisi de. Her ay yeni bir forma geliyor.

İzliyor musunuz maçları?

- İzliyorum.

İzlemekle olmaz. Her konuyla meşgulsünüz. Fener’e de kafa yoruyor musunuz?

- (Gülüyor) En çok kafaya taktığım marka Fenerbahçe markası. Tabii Chobani’den sonra... Erzincan’da büyürken kasabada Galatasaraylılar ve Fenerliler vardı. Fener maç kaybettiği zaman o hafta biz perişandık yani, vallahi. 

İyi ki Erzincan’da değilmişsiniz bu yıl.

- Herkes yazıyor, şunu yap, bunu yap diye. Benimki Erzincan’daki çocuğun taraftarlığı. Yönetimle filan ilgim yok. Şehirdeysem maça giderim. Birisini başkan seçmişlerse desteklerim. Ama Fenerbahçe müthiş bir marka! Dünyada bunun gibi sadece birkaç spor kulübü var. Şirket kurmuş biri olarak bakınca müthiş bir potansiyel görüyorum. Gerçi Türkiye de öyle.

Ciddi bir beyin göçü yaşandı. Önceki yıl 253 bin kişi ülkeyi terk etti. Çoğu genç, beyaz yakalı insanlar. Hikâyenize bakıyorum. Sizin gibi birinin New York’ta olması Türkiye için de bir kazanç aslında. Beyin göçüne nasıl bakmak lazım? Gençlere ne önerirsiniz?

- İtalyanların, Yunanların da büyük göçleri olmuş Amerika’ya. Türkiye’den Avrupa’ya göç yaşanmış. Fakat şimdiki farklı. Bunlar orta sınıf, eğitimli insanlar. Karşılaşıyorum onlarla. ‘Geleceği göremiyorum’ gibi bir ruh halindeler. Başka bir ülkeye gidip yeni bir hayat kurmayı becerebilenler... Bu gruplar toplumun sağlığı için inanılmaz önemlidir. Yetişmiş insanların ani çıkışları faydalı değil. Ki bu insanları Kanada, Amerika, Avrupa hemen kapar. “Eğitimine, tecrübesine para harcamadım, dili öğrenmiş, dünyayı, Türkiye’yi anlamış, şirketlerde çalışmış, gelsin bize faydalı olsun” der. Eminim bir noktada dönecekler. Döndüklerinde çok daha faydalı olacaklardır. Ama burada özleyecekler memleketlerini, çok özleyecekler.

İnovasyon özgürlükler varsa olur

Siz de bir gün geri döner misiniz?

- Hep geri gideceğimi düşündüm, ta ki çocuklar doğana kadar. Yüreğimizde memleketin yeri ayrı, ne olursa olsun. O özlem bende çok ağır. Türkiye’nin haberlerine bakmadığım gün yoktur. Maçına bakmadığım, Hürriyet’i okumadığım gün yoktur. Hâlâ sabah kalkıp menemen yapıyorum. Dün kendi başıma yufka açıp gözleme yapmaya çalıştım!

Memleketinizin geleceğiyle ilgili iyimser misiniz?

- Uzun vadede kesinlikle iyimserim. Türkiye belli bir düzeyin altına düşmez. Yatırım için fikrimi alıyorlar: “Bir-iki senelik bakıyorsan bilemem” diyorum. Ama uzun vadede şaşmaz: Anadolu gibi, Türkiye gibi fırsat olmaz. Fakat en büyük tehlike şu: Dünya hızla belli bir yöne gidiyor.

Nereye?

- Yüksek dijitalleşme, ‘extreme connectivity’ (‘aşırı bağlantılılık’), enerji, inovasyon, buralara... Bunun için genç, dinamik bir toplum şart. Avrupa’nın hali ortada. Türkiye’nin müthiş bir demografik avantajı var. Ama inovasyon özgürlükler varsa olur. Özgürlüklerin olmadığı yerde bu tür bir gelişme olmaz. Farklı seslere izin vermemek, insanların fikirlerini söylemekten çekinmesi... Bunlar olmamalı. İnovasyon bir şeye karşı olmaktan kaynaklanır: “Beğenmedim, daha iyisini yapacağım” demekle başlar. Bunların olmaması beni çok endişelendiriyor. Dünyadaki yeni hayat böyle bir şey değil. Çocukları, torunları düşünmek zorundayız. Birazdan Türkiye’den gelen altı ‘start-up’la konuşacağım.

Kimlerle?

- Afyon’dan, Yozgat’tan, Kayseri’den, Van’dan gelen 23 genç var (Hamdi Ulukaya Girişimi 3’üncü Dönem New York Programı katılımcıları)...

Ne söyleyeceksiniz onlara?

- Bugün Erzincan’a gitsem, Munzur Dağı’nda, çobanlarla ateşin yanına otursam, süt sağsam, tanımayanlar benim oradan yıllar önce ayrıldığımı anlamazlar. Ama dün de Bill Gates’le, eşi Melinda’yla, Warren Buffett’la akşam yemeği yedik, dünyayı tartıştık. Ben
en doğal halimle oradayım. Çıkıp dünyayı görmek müthiş bir şey. Bir kültür şoku geçiriyorsun, yolculukta bir hayır vardır ya. Ama doğallığınızı, Anadolu’dan kazandıklarınızı kaybetmeyin. Başarı için gereken her şey sizde zaten var.

 

 

 

 

 

 

 

Yorumları Göster
Yorumları Gizle