GeriHürriyet Pazar Güzel  günlere inanıyorum! Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Güzel  günlere inanıyorum! Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Güzel  günlere inanıyorum! Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

İtiraf edeyim, hiçbir zaman  sıkı bir takipçisi olmadım.Söyleşi öncesi hayatımda ilk kez gittim konserine.

 Açıkhava tıklım tıklım, boğucu bir sıcak. Kafamda bin tane tilki...

Birden ‘İşte Öyle Bir Şey’ başladı. Hiçbir şey düşünemedim, kalbimdeki karıncalanmayı ve aniden yükselen gözyaşlarını
hissettim sadece.

Tüm konser; çocukluğuma, Ankara Sağlık Sokak’a, siyah-beyaz televizyon günlerine, dedeme, anneanneme uğradım.

Evde ‘Altın Düetler’i dinlerken birkaç gün devam etti bu duygu. Herkese anlatabileceğim bir şey değildi, annemi aradım:

“İyice tuhaflaştım. Sürekli Erol Evgin dinleyip ağlıyorum.”

Telkin beklerken bu kez o
başladı: “Minnacıksın, Ankara’daydık. Abdi İpekçi’nin öldüğü gün. Baban cenazeye gitmek üzere eve geldi, küçük bir çanta hazırladık, çıktı.

O ana kadar ne ağlamak ne sızlamak, hiçbir şey yok… Radyoyu açtım; tesadüf mü, özel olarak mı koydular, bilmiyorum, ‘Aldım Başımı Gidiyorum’ çalıyor. Sana sarıla sarıla iki saat ağladım.”
Erol Evgin hayatımızın fon müziklerinin kahramanı.
50 yıllık sanat hayatında 

meğer nasıl dokunmuş hepimize…

Lütfen bu söyleşiyi okurken telefonunuzda, bilgisayarınızda bir Erol Evgin şarkısı çalsın.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Hayatımızın aslında o kadar da fena geçmediğini hissedecek, bir sürü güzelliği hatırlayacaksınız.  Hepinize iyi bayramlar!

Temizdik ya! İyiydi o yıllar, bu kadar nefret yoktu

 ◊ 50 senedir şarkı söylüyorsunuz. Yarım yüzyıldır!

- Evet, “Nasıl geçti habersiz” diye şarkı var ya...

Konserler hâlâ ful, albümlere devam... Netflix bile ‘değişmeme’ temalı tanıtımda sizinle çalıştı. Böylesine ‘sürdürülebilir’ bir kariyer pek tipik değil galiba Türkiye’de?

- Sürdürmezler genelde.

Neden?

- Yaptıklarınız kadar yapmadıklarınızla da sürdürebiliyorsunuz. Bir reklam geliyor, paraya sıkışıksınız ama “Hayır” diyorsunuz. Şarkıları tornistan eden reklam tekliflerine, “Hayır” dedim. Kurban veriyorsun, iş kaybediyorsun ama saygınlığını sürdürebilmek için bu önemli.  

‘Altın Düetler’ albümleri de tipik değil. Genelde bu tür toplama albümler biraz ittirme olur. Bu albümlerse liste başı oldu ve çok iyi eleştiriler aldı.

- Çok iyi şarkılar, pop klasikleri. Amerikalılar ‘standartlar’ der. Anılara sinmiş, yaşamlara fon müziği olmuş şarkılar... 40 sene geçse de dinlenir. Müziğe ilk başladığım yıllarda, “Acaba bizde de olur mu” diye düşünüp hayal ederdim. Çok şükür oldu.

Biraz iddialı ama Sinatra
benzetmesine ‘Hayır’ demem

O zamandan düşünmüş müydünüz 40 sene dinlenecek şarkılar yapmayı?

- Evet. Pop müziğin okulu, ekolü yoktu. Bir tek Erol Büyükburç vardı star. Hep Batı’ya bakar, hayal ederdim. ‘Altın Düetler’in iyi olmasının ilk sebebi o altın şarkılar. İkincisi de kadın dokunuşu...

Neden sadece kadınlarla düet yaptınız?

- Bunlar aşk şarkıları, iki erkeğin birbirine söylemesinden daha cazip bana göre.

‘Ateşle Oynama’ mesela. Sıla’yla nefis bir iş çıkmış.

- Sezen’in (Aksu) 20 sene önce armağan ettiği bir şarkı. Albümlerde bazı şarkılar gölgede kalır. Biri alır yürür, diğerleri o kadar ünlenmez. Sıla bu şarkıyı isteyince, “Herhalde düşündüğü bir şey var” dedim. Ve birlikte ateş çıkardık şarkıdan.

Kliplerde size eşlik eden kadınların gözünde bir ışıltı var. Onlar ne hissetti düetlerde?

- Çok mutlu oldular, benimle fotoğraf çektirdiler. Ben, “Vay be, ne güzel, bu yaşta hâlâ etkiliyorum” diye düşünürken, “Annem çok sevinecek” dediler (kahkaha atıyor)!

Siz Türkiye’nin nesisiniz? Amerikalı eşime; “Tom Jones, Tony Bennett, Frank Sinatra” gibi düşün dedim. Tutturmuş muyum?

- Frank Sinatra’yı çok severim, dinlerim, çok beğenirim. Bir benzetme yapmak gerekirse...

“Hayır” demem diyorsunuz.

- Biraz iddialı bir benzetme ama “Hayır” demem. Sinatra daha durmuş, oturmuştur.

Bahsettiğimiz klasik şarkılarda söz yazarı Çiğdem Talu, besteci Melih Kibar ve yorumcu olarak siz varsınız. Bir üçlü müydünüz?

- Evet bir ekiptik, sekiz yıl çalıştık.

Yorumcu işin ne kadar içindedir? Rolü nedir şarkıların yaratılmasında?

- ‘My Way’i Sinatra yazmamış. Fransızca bir melodi, sözleri de Paul Anka’nın. Bir akşam  Las Vegas’a götürmüş ve “Al sana şarkı yazdım” diye Sinatra’ya vermiş. Frank Sinatra bir şarkıda ne kadar önemliyse, Türkiye’de de yorumcu o kadar önemli. Çiğdem, Melih ve ben çok yakın arkadaştık. Müziğe bakışımız da birdi.

Nasıl bir bakış?

- “Dünyanın öbür ucuna bakarak müzik yapmayalım” derdik. Bu topraktan hayat bulmalıydı müzik.

Popun ilk yılları hep Batı taklidi miydi?

- E öyleydi tabii. Yabancı şarkılara Türkçe sözler... Önce Fecri Ebcioğlu, ‘Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde’ diye başladı. Fransızca bir melodiye Türkçe sözler yazmıştı. Biraz da yabancı gibi söylerlerdi, Türkçeyi yayarak, çekerek.

Ajda Pekkan da o ekolden galiba?

- Biraz öyleydi. Güzel adaptasyonlar aslında. Güçlü şarkılar, güçlü sesler... Sonra biz yerli besteler istedik. Melih’in özelliği makamlı şarkılar yapmasıydı. Aksak yani Türklere has ritmlerle şarkı yapmasıydı.

Nedir aksak ritim?

- Daha ‘orient’, daha sıcak iklimin ritmleri... Melodilerde de makam kullanırdık; ‘İşte Öyle Bir Şey’, ‘Sevdan Olmasa’ mesela. Hicaz makamı çok sıcaktır, insanları hemen kucaklar. Türk besteleri ve şiiri çok güçlüdür. Resim yok, heykel yok. Şiire, söze yüklenmiş.

Çok mutlu bir dönemden de geçtiler, ben şahidim, şarkılar da...

Bu kadar damardan sözler ondan demek.

- O gelenek Türk müziğine çok iyi sözler kattı. Ben de yorumcu olarak Türkçeyi güzel kullanarak, ezip büzmeden, uzatıp kısaltmadan yorumladım. Prozodi diyoruz yani sözlerin müziğe doğru oturması. Dilin musikiyle güzel buluşması. O zaman halka çabuk geçiyor.

Nasıl?

- Sıcak bir melodi, aksak bir ritm, şiirsel sözler... Söyleyen de doğru bir prozodiyle, sıcak bir tavırla -lirik baritondur benim sesim- söylediği zaman, tamam işte.

Çiğdem Talu ve Melih Kibar’la nasıl tanıştınız?

- Yarasalar diye bir grubumuz vardı. Piyanistimiz gitti, Alman Lisesi’nden son sınıf öğrencisi Melih diye bir arkadaş geldi. Çok şeker bir çocuk... O piyano çalıyor, ben şarkı söylüyorum, harçlıklarımızı çıkarıyoruz. Sonra bitti o işler. Çok çekingen olduğum için sözlerimi hep kendim yazdım.

Nasıl?

- Şiir bilirdim. Evde abilerim yüksek sesle Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Cemal Süreya okurdu, kulağım doluydu. Biri söz getirir de beğenmezsem nasıl söylerim diye çekiniyorum. Sonra Çiğdem’le tanıştık. Işık Lisesi’nde İngilizce öğretmeniydi, “Beni eleştirebilirsiniz” dedi. Hoş bir dostluk oldu, ‘Şoför Mehmet’i yaptık. Bestesi de Gündüz Pamuk’a aittir, Orhan Pamuk’un babasına. İkinci 45’lik zamanında Çiğdem, “Seni genç bir besteciyle tanıştırmak istiyorum” dedi. A, bizim Alman Liseli Melih! ‘İşte Öyle Bir Şey’i yaptık.

Daha ilk şarkı hem de! Nasıl çıktı ‘İşte Öyle Bir Şey’?

- Melih müziği besteler, Çiğdem üzerine sözleri yazardı. Duygusal olarak da müthiş bir yakınlıkları oldu, aşktı.

Arada yaş farkı var ve bu sorun olmuş galiba?

- Çok değildi. Çiğdem 12 yaş büyüktü. Çok sormazdım ben bunları. Babası Melih’i kimyada yüksek lisans için İngiltere’ye yolladı, Swansea diye bir sahil kentine. O arada bir yıl kopma oldu. Belki babasının planladığı bir şeydi, bilemiyorum.

Tutkuyu artırdı mı bu gerilim?

- Olabilir tabii ama çok huzurlu ve mutlu bir dönemden de geçtiler. Ben şahidim, şarkılar da şahit.İnsanlar hâlâ bir aradaydı, sohbetler sürerdi

Nasıl insanlardı? İki dâhi mi?

- Evet, ikisi de çok özeldi. Melih’i Mozart’a benzetirim. ‘Amadeus’u izlemişsinizdir, Melih’in de çok çocuksu yanları, minik korkuları vardı. Fakat müzikte dehaydı. Çiğdem de aklına koyduğu her şeyi yapabilecek bir kadındı. Çok zeki, çok donanımlı, çok kültürlü, duyarlı ve duyguluydu. İkisi de çok iyi dostlarımdı, hâlâ da öyle. Dostluğumuz şarkılarla devam ediyor.

Müthiş bir iletişimleri varmış. ‘İçimdeki Fırtına’nın tüyleri diken diken eden bir hikâyesi var.

- Melih annesini küçük yaşta kaybetmiş, o yüzden babasıyla çok sıkı bir ilişkisi vardı. Kıramadı onu. Tam üretime başladık, “İngiltere’ye gitmem lazım” dedi. Ama oradan beste yapıp kasetler yollardı. Bir gece fırtına olmuş, deniz kenarı bir yerde çok korkmuş. Bir piyano bulmuş. Uzun uzun çalıp kasete kaydetmiş. Babasıyla Çiğdem’e yollamış. Çiğdem şarkıyı ‘İçimdeki Fırtına’ diye yazdı.

“İşte o an bir fırtına kopar” sözlerini Melih Kibar’ın şarkıyı fırtınada bestelediğini bilmeden mi yazdı?

- Tamamen habersiz! Kaset geldi, Çiğdem şarkıyı yazdı. Melih dinlediğinde oturduğu yerden düşüyormuş.

Size ne zaman geldi şarkı?

- Her gün beraberdik. Çiğdem’le sabaha kadar telefonlaşırdık. Bir şarkı sözü yazdığı zaman, her satırı okurdu bana telefonda. “Burası uyuyor mu sana” diye sorardı. Sevdiğim bir şarkı varsa, “Bu benim!” der, kapardım. 

O yıllardan fotoğraflara bakıyorum. Tertemiz, zarif bir dünya gibi görünüyor. Bu şarkıların yazıldığı ülke gerçekten öyle miydi?

- Temizdik ya! İyiydi o yıllar.

1970’li yıllar... Türkiye’de kıyamet kopuyor bir yandan; çatışmalar, idamlar, darbeler...

- Ama bu kadar nefret yoktu.

İşte o kıyamette bu nasıl oluyor, anlamıyorum. İnsan ilişkileri mi farklıydı? Çalan çırpan mı azdı? O günün toplumunu bizim kuşağa nasıl anlatırsınız?

- Radyo yıllarından başlayayım. “Bir maniniz yoksa annemler oturmaya gelecekler” diye biri gelir; bizimkiler, “Bekleriz” der. Yemek sonrası oturmalar, külfetsiz. Çay-kurabiye filan... Ortada büyük tabak içinde sigaralar olur; Yeni Harman, Bafra, Gelincik... Sigaranın bir tanesi hafifçe çıkarılır. Tamamen sohbete dayalıydı.

Siyaset konuşulmaz mıydı?

- İsmet İnönü’nün doktoru Hilmi Ziya Bey karşı komşumuz. Babam, “Nasıl görüyorsunuz efendim” derdi. Bu soru, “Siyasi ortam nasıl” demekti. O da fikirlerini söylerdi. Bizim ev İsmet Paşacıydı. Annem Rizeli, onun ailesi, dayımlar Demokrat Partiliydi. Dayımlar Rize’den gelince şiddetli tartışmalar olurdu. 

Kavga çıkar mıydı?

- Bayağı ateşli konuşmalar olurdu ama daha saygılıydı. Bugünkü gibi hiç olmadı. Sonra televizyon çıktı.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

‘Hisseli Harikalar Kumpanya’sının kulisinde (1981), . 

Ve mertlik bozuldu mu?

- Hemen değil. Çünkü bazı evlerde yoktu ve tek kanaldı. İnsanlar hâlâ bir aradaydı, sohbetler sürerdi. Şimdi bir çift görüyorum, ellerinde cep telefonu, birbirlerine bakmadan yemek yiyorlar.

Artık herkes öyle, bir tek gidenler eskisi gibi kaldı sanki. Adile Naşit mesela... Türkiye’de iyiliğin, masum günlerin sembolü oldu, bir ikona dönüştü.

- Adile Abla çok başkaydı. Müthiş bir sıcaklığı, enerjisi vardı. Bir daha kimsede görmedim, Allah vergisiydi. Naşit Efendi’nin kızı; annesi, abisi, dayısı, anneannesi, dedesi, hepsi sanatçı! O hepsinin ötesinde bir yetenekti. İnsan olarak da öyleydi, sahnedeki Adoş’un aynısıydı. Ama ‘Uykudan Önce’yle bile uğraştılar.

Nasıl?

- Eleştiriler de geldi. “Ayşe, Fatma” derken çocuklara yalan mı söyleniyor diye. Bu konu TRT yönetimine gelince Adile Abla rahatsız oldu, bırakmak istedi.

Metin Akpınar’ın sofraları ünlüydü

Anlamadım, neyin yalanı söyleniyor ki çocuklara?

- Şimdi isimler sayıyor ya. “Ayşe, Fatma, Kemal, Hasan beni seyrediyorsunuz değil mi” diyor. Karşısında o insan yok ya...

Yok artık!

- Evet! Öyle eleştiriler geldi, düşünebiliyor musun!

O zaman da pek parlak değilmiş durum.

- Yaşa! Az kalsın bırakıyordu ama, “Adoş müthiş bir şey yakalamışsın, sakın bırakma” diye ısrar ettim, devam etti neyse ki. O nesil şimdi 30’larında, 40’larındadır.

O yıllardaki sanatçıları saymışsınız bir söyleşide: Adile Naşit, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen, Müjdat Gezen, Ajda Pekkan, Emel Sayın, Sezen Aksu, Nükhet Duru ... Bu nasıl bir kadro ya! Sürekli de berabermişsiniz.

- Fuarlarda buluşurduk. O yılların müzikseverleri çok şanslıymış, özellikle İzmir Fuarı’nda hepsini aynı gece izlerlerdi. Sekiz-dokuz saat program olurdu.

Dostmuşsunuz hepiniz, neler yapardınız?

- Metin Akpınar’ın sofraları ünlüydü. Gece 12.00’de, 01.00’de şovdan çıkanlar oraya giderdi. Metin sabahtan şarküteriye gider, salamları alır, rulo yapardı. Çok da sakin içer. İşini bitiren gelir, oturur. Gidenler, gelenler, sabaha kadar sürerdi.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Maksim yıllarında (1976-1977), (sağda).

Nerede?

- Efes Oteli’nde arkada güzel bir yer ayırırlardı, bir de garson tutardık. Bazen de gazino bahçelerinde buluşurduk. Bunlara gece 02.00-03.00’ten sonra pavyonlardan çıkan hanımlar da gelirdi. İzmir pavyonları çok meşhurdur; çok iyi müzisyenler, orkestralar vardır. Metin Abilerini severler, bir-iki şarkı söylerlerdi. İsmail Şençalar kanunuyla gelir, bir kadeh içer, çalar. En son da sabah ezanını okuyan müezzin gelir, birkaç ilahi, güzel gazel atar ve giderdi. Metin’in çok müthişti ortamı.

Zeki Alasya yok muydu?

- O gece 01.00 gibi tuvalete gidiyorum diye kaçardı. Çünkü film çekerdi, gündüz çalışırdı yani. Ben de bazen kalır, bazen kaçardım. 

Âlemmiş bu ekip.

- Grupta sevmedikleri biri vardı. Adamın da kalbi var. Dediler ki: “Sabaha kadar içirelim, gitsin bu.”

Nasıl? Öbür dünyaya mı?

- Evet! İçirenlerin de içenin de ismini veremem. Ben yattım, kalktım. Sabah o ekip hâlâ oturuyordu. Ağızlarından da kaçırmışlar. Adam, “Ölmeyeceğim işte” diyor!

O zamanın kabadayıları parayı hiç aksatmazdı, Yine de  çok sevdiğimiz bir düzen değildi

Sonra bir gazino dönemi var. O nasıldı?

- Assolist en son çıkar ve hesaplar o saatte ödenir. O zirveyi biz yapamazdık. Alaturka ve Türk sanat müziği söyleyen arkadaşlarımız yapardı. Ama başka imkân olmadığı için biz de yıllarca oralarda çalıştık. En iyisi Fahrettin Aslan’ın Maksim’iydi. 

Biraz da sakat bir ortam. Başınıza tatsız bir şey geldi mi?

- Hiç gelmedi ama o insanlar vardı. “Bir emrin varsa yapalım” filan derler. Hiç özenmedik o işlere. Ben işimi yapar, kulise girer ve oradan hiç çıkmazdım. Yine de; Emel Sayın, Ahmet Özhan, Sezen Aksu, Zeki Alasya, Metin Akpınar’ı aynı kadroda izleme imkânı vardı.

Hatırlıyorum o neonları Taksim’deki.

- Ya... İnce kuralları vardır. Hasan Şöhretler diye zamanın ünlü bir organizatörü menajerliğimi yapıyordu. Fahrettin Aslan bir gün aradı, “Kardeşim sen beni vurduracak mısın” dedi. Bir kabadayı ismi veriyor, “İzmir’de yeri varmış, oraya gitmemişsin” diyor. Hasan’la beraber hemen Fahri Bey’e gittik. Patronumuz sonuçta, 200 gün iş veriyor bize!

Hakkınızı verir miydi?

- Tabii, iyi bir patrondu. “Gidelim” dedik, konu kapandı. Hasan da alaturka bir çocuk, bir çıkış yapmak istedi, “Fahri Bey, biz sizi tanırız, onu tanımayız” filan diyor.

Havaya girdi!

- Fahri Bey çok matrak bir adamdı. “Ya, onu tanımıyorsun öyle mi” diye açtı telefonu. “Burada bir adam var, seni tanımıyormuş. İşyeri Balo Sokak üçüncü katta” deyip tak diye kapadı telefonu. Hasan’a baktım, kâğıt gibi oldu yüzü. Üç-dört yaşında ikizleri var. “Fahri Bey” dedim, “Hasan’ın ikizleri var. Bir gün size el öpmeye getiririm inşallah. Siz o arkadaşa bir telefon daha etseniz de buradan gönül rahatlığıyla ayrılsak (gülüyor)”. Açtı telefonu, “Sana şaka yaptım” diye toparladı işi.

Gittiniz mi sonra İzmir’e?

- Tabii canım. O zamanın kabadayıları parayı hiç aksatmaz, fazlasıyla verirdi. Yine de çok sevdiğimiz bir düzen değildi. 

Sizin Frank Sinatra epey bulaşmış ama Erol Evgin’den mafya olur muydu, bilemiyorum!

- O bulaşmış ama biz bulaşmadık yani (gülüyor)!

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Erol Evgin, “Çok yakın arkadaştık, müziğe bakışımız birdi” dediği Çiğdem Talu ve Melih Kibar’la 

Kayahan, Melih Kibar, Çiğdem Talu  çok erken gittiler...

Naim Dilmener’in yazısında geçiyordu sanırım, ‘Türkiye’de erkek şarkıcıların dört büyüğünden biri’ diye söylüyor. Öyle bir şey var mıydı?

- Bilmiyorum ki. Ben de Naim’den öğrendim. Soracağım ama diğerleri kim diye. Cem Karaca, Barış Manço, Kayahan olabilir.

Cem Karaca nasıl biriydi?

- Çok saf ve temiz bir insandı. Bir sıkıntı yaşadı ve yurtdışına gitti. Almanya turnesinde prova yapıyordum, yavaşça geldi. “A Cem!” dedim, sarıldım. O akşam sohbet ettik. Hasret çekiyordu. “Gel Türkiye’ye” dedim, “Ne yapmış olabilirsin ki? Şarkı söylüyorsun sen.” Yıllar sonra bir gün annesi Toto Karaca bana sarıldı. “Çok yakın davranmışsın” diye. Hayranlık duyduğum bir sanatçıydı. Barış Manço da bambaşkaydı. Kendine bir masal kahramanı yaratmış ve buna inanmıştı. İnanmak çok önemlidir. 

Bunca yıl içinde sizde sanatıyla en çok iz bırakan, özlediğiniz isim kim?

- Kayahan çok önemli besteciydi. Yaşayıp güzel besteler yapmasını isterdim. Melih’in, Çiğdem’in de... Üçü de çok erken gitti.

Uygarlık, kadınla erkeğin bir arada olması ve erkeğin kendini kadına beğendirme çabasıdır

 Ekşisözlük’te şahane bir pasaj var, bir kadın sizin için yazmış: “Şu an 25-30 yaşlarını sürmekte olan kadınların karşı cinsle yaşadığı tüm duygusal problemlerin nedenidir kendisi. Biz gözümüzü dünyaya açtığımızda böyle yakışıklı bir adam, muhteşem bir sesle, ‘Bir tanem söyle canım ne istersen iste benden’ diyordu. Hayatımız boyunca aynen böyle bir şey aradık durduk. Bu şefkati, sevgiyi, o gülümsemeyi, o sözcükleri bulamadıkça kendimizce dolandık. Evet, evet, suçlu kesinlikle Erol Evgin!”

- Ah canım benim ya! Çok güzel! Kabul ediyorum suçumu, kes cezamı hâkim bey!

“Kadınlı bir hayat” önem verdiğiniz bir konu. Hatta kadın olmayan yere pek gitmezmişsiniz.

- Evet, kahveye hayatımda hiç gitmedim!

Üç-beş erkek oturmaz mısınız hiç?

- Rakı muhabbeti olur, Erkek Lisesi’nden arkadaşlarla olur, onun dışında sevmem.

Neden?

- Medeniyet kadınla erkeğin birlikte yiyip, içip eğlenmesidir. 

Açıkhava konserinde ‘Söyle Canım’ı önce kadınlara, sonra erkeklere söylettiniz. En son kadın-erkek karışık söyletip “Medeniyet budur!” dediniz. Çok duygusal ve coşkulu bir andı. Ne demek istediniz?

- Doğada hep dişi seçer. Hayvanların süslüsü erkektir. Kadınların yanında daha yumuşak, medeni olurlar. Uygarlık, kadınla erkeğin bir arada olması ve erkeğin kendini kadına beğendirme çabasıdır. Bak, bu tanımı ilk defa yaptım! Birlikte yiyip içmek, şarkı söylemek... Batı uygarlığına bakın. Şuradaki sınırdan Yunanistan’a geçiyorsun, beğenmediğimiz Yunanistan... 10 haneli bir köyde dört restoran var! Kadınlı erkekli yiyip içiyorlar. Kadın mutfakta öyle uğraşmıyor, erkeğiyle karşılıklı oturuyor, bir kadeh bir şey içiyor, keyif yapıyor. Uygarlık budur.

Konserde, ‘bu dansı bana lütfeder misiniz yılları’ diye bir tanım kullandınız. Türkiye bu konularda daha iyi miydi eskiden?

- Bazı açılardan kesinlikle. Kızlara konuşma teklif ederdik, el ele parkta yürüyeceğiz işte. Orada da park bekçisi gelir, “Ne oluyor, aile var” der. Tüm emekli park bekçileri beni bilirler! Ama farklı, masum bir dönemdi.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Adile Naşit ile...

Uzaklaşmayı tercih ettim

 Hayatın sizi zorladığı dönemler oldu mu?

- Oldu tabii, olmaz mı! Bizim meslekte kol kırılır, yen içinde kalır, façayı bozmayacaksın. 80’lerin ortasında arabesk egemen olmuştu. Kabadayılar, tabancalar gelince aileler kaçtı gazinolardan. Arabesk söyleyen arkadaşlarımız hâkim oldu. Ya ikinci, üçüncü sınıf yerlerde çalışacak ya uzaklaşacaktık. Uzaklaşmayı tercih ettim. Mimarlıktan başka iş bilmem, eşim de mimar. 1986’da bir mimarlık ofisi açtık. 

Zor oldu mu?

- Akademi’de (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) öyle bir eğitim almışız ki... Türkiye’nin en iyi mimarları hocamızdı. Yüksek mimar olarak mezun olduk, 20 yıl yaptık o dönem. Televizyon şovları da yaptım. Seyirciyle ilişkinizi, makul bir şöhreti koruyorsunuz.

Ama esas istediğiniz...

- Konser vermek! O müthiş bir şey. Seyirciyle birlikte bir ayin, ibadet gibi...

Neden vermediniz?

- Albümle desteklemeden durup dururken konser vermek olmuyor.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

‘Şen Sazın Bülbülleri’ müzikalinde.

Şarkılar ve bayramlar birleştirir!

 ◊ Siyasette dengeli durmuşsunuz son zamanlara kadar. Pek karışmamışsınız.

- Günlük siyaseti sevmiyorum, çok çıkarcı buluyorum. Bildiğim tek şey, Atatürk ve silah arkadaşlarının 20’nci yüzyılın şafağında dünyada büyük bir mucizeyi gerçekleştirmiş olmasıdır. Cumhuriyet’in kuruluş değerleri bizi yüzyıllarca millet olarak ayakta tutacak tek çaredir. Tek çare, çağdaş uygarlık.

Umutlu musunuz?

- Türkiye çok genç, dinamik ve yetenekli insanlarla dolu bir ülke. Güzel günlere inanıyorum. Suyun akışını değiştiremezsiniz. Su, çağdaşlığa doğru akar.

Bugün bayramın ilk günü. Okurlarımıza bir şey söylemek ister misiniz?

- Şarkılar ve bayramlar birleştirir! Ben hayatım boyunca şarkı söyledim. Edirne’den Ardahan’a derler ya... İnsanların aynı şarkılara, aynı sözlere nasıl aynı tepkileri verdiğini gözlerimle gördüm. Bir arada olmamız, birlik olmamız çok önemli. Hepinize iyi bayramlar diliyorum.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle