GeriHürriyet Pazar Duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıklar kaldırmak gerek
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıklar kaldırmak gerek

Duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıklar kaldırmak gerek

Festivallerden büyük ödüllerle dönen ‘Daha’ vizyona girdi. Senaryoya kaynaklık eden hikâyenin yaratıcısı Hakan Günday:Duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıklar kaldırmak gerek.

2000’lerin başında edebiyat dünyasının büyük sürprizlerinden biriydi
Hakan Günday. Kısa zamanda kendisine ciddi bir okur kitlesi edindi. Şimdi en sevilen romanlarından ‘Daha’ yine onun kaleminden filme uyarlandı.
Konu insan kaçakçılığı... Seyredecek olanlara baştan söyleyelim; çok canınız yanacak. Peki Hakan Günday tüm yazdıklarında zaten bunu mu hedefliyor? Kendisine sorduk...

* Filminizi arkadaşlarıma tavsiye ettiğimde şöyle dediler: “Şu anda ruh halim bu filmi izlemeyi kaldırmaz. Hatta mümkünse ‘Aile Arasında’ filminde kalayım bir süre.” Ne diyeceksiniz?
- Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer haberlerini izleyebiliyorlarsa bu filmi de izlerler. Hiçbir roman, hiçbir film, hiçbir müzik hayatın kendisi kadar şiddetli değil. Buradaki mesele şiddete tanık olup olmamaktan ziyade bence insanın uyanık kalıp kalmama isteğiyle alakalı. İnsan olarak zaten aptallaşma ve gaddarlaşmaya meylimiz var. Bizi bu eğilimlerden uzak tutacak şeyler genelde korktuğumuz ve uzak kalmaya çalıştığımız hikâyelerin bize anlatılması. Duyarlılığın bir kas olduğunu düşünürsek, onun mutlaka bir şekilde çalıştırılması gerekiyor.
* Çalıştırmazsak...
- Bırakın haberleri ya da böyle bir film izlemeyi, yanınızdakinin gözlerine bakmak istemeyecek hale gelebilirsiniz. Bu bir mücadele. Etrafınızda ne olduğuyla ilgilenmeyi bıraktığınızda, bir gün gelecek, 50 kişinin boğulduğu bir teknenin batışıyla ilgili hikâyeyi okuduktan 15 dakika sonra tuttuğunuz takımın maçını konuşacaksınız. Düşünmeyeceksiniz, havuzda bile kullanılmayacak bu botla bu insanlar neden kaçıyor diye...

Duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıklar kaldırmak gerek

Mekân: Double Tree Hilton Kadıköy


Yazıyla başka ne yapılır bilmiyorum

* Ne yapmaya çalışıyorsunuz, okurun canını acıtmak mı?
- Öncelikle kendimi uyanık tutmaya çalışıyorum. Bu sorular sayesinde anlamaya çalışıyorum. Okunduğu zaman rahatsız olmak doğal sonucuysa yapacak bir şey yok. Ne zaman ki anladım, yazmak düşünmenin en iyi yolu, o zaman dedim ki; toplumda ve bireyde işleyen tarafları yazarsam bu israf olur. Benim yaklaşımım hep şu oldu: Ne işlemiyorsa ben onunla ilgilendim. Yazıyla başka ne yapılır bilmiyorum.

* Cemal Süreya şöyle diyor: “1931’de doğdum. 1937’de annem öldü. 1944’te Dostoyevski okudum. O gün bugün huzurum yoktur. Biyografim de budur!” Sizin ne zamandan beri huzurunuz yok?

- Benim de öyle bir kitap var hayatımda; Louis-Ferdinand Céline’in ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’u. Okuduğumda 14 yaşındaydım. Pek de bir şey anlamadım. Ama bir şeyler hissettim. Bulunduğu yerden pek de memnun olmayan, gayet huzursuz birinin hikâyesini anladığımı fark ettim. Sanırım bu olağanüstü çarpışma denk düştü.

* Ne oluyor o çarpışmada?
- Birden aynayı görmeye başlıyorsunuz. Bana kalırsa en büyük mücadele o. Aynada kendinizi net olarak görebilmek. Mümkün değil ama deneyebilirsiniz.

* Anladım; sizin romanlarınızda yapmaya çalıştığınız da bu...

- Evet kendinizi tanırsanız başkalarını da anlarsınız.

* Başkalarını anlamak dediniz, bu noktada filme dönelim istiyorum. Biz hep kaçanlara, hayatları pahasına yola çıkanlara baktık. Siz bize başka birini gösterdiniz: İnsan kaçakçısını... Küçücük bir çocuğun aldığı kötü mirası... Karanlık sulara gömülen bottan kafanızı nasıl bu yöne çevirdiniz?

- Herhalde buradaki kilit kelime anlamaya çalışmak. Belki de şunun farkına varmak; kişide hepsinin olduğunun bilincinde olmak. Evinizden kaçmak zorunda kalabilirsiniz. Varacağınız noktaya vardığınız takdirde o süreç içinde bir göçmensiniz. Vardınız. İster istemez aileniz var orada. Onu getirmeye çalışırsınız. Bile isteye olmasa da siz artık insan kaçakçısısınız. 10 yıl geçti. Bir yerde bir içsavaş patladı. Yerleştiğiniz yere insanlar göç etmeye başladı. Bu sefer, “Bunlar da nereden çıktı” diyen anlayışsız yerel halkın bir parçası oldunuz. Bir hayatta üçü birden olabiliriz. Birtakım rollerin arasında yolculuk yapıyoruz.
Vahşete alışma derecemiz yükseliyor

* Baba, oğluna şiddetle şunu soruyor filmde: Hayatta kalmak için ne yaptın!
- Romandan filme taşımak istediğim sorulardan biriydi. Kişinin ‘ya sen ya ben’ diye gördüğü mücadelelerden geriye ne kalacak ve biz buna ‘insan’ diyebilecek miyiz? Yoksa bir saldırı makinesi mi göreceğiz? Her iletişimi mücadele olarak görürseniz, ikna olmayı yenilgi olarak algılarsanız her ‘merhaba’nız savaş ilanı haline gelir. Eğer hayatınız böyleyse, siz kabul etmişsinizdir zaten hayatta kalması gereken tek kişinin siz olduğunu.

* Son yıllarda daha çok mu ‘hep bana’ demeye başladık?

- Bence vahşet derecesi hep aynı; çok yüksek. Ama bazı dönemlerde buna alışılıyor. Bence şiddetten daha tehlikeli olanı ona alışmak. Bugün alışma derecemizin yükseldiğini düşünüyorum.

* Mülteci meselesinde çoğumuzun canını herhalde en çok Aylan Bebek yaktı. Oysa o zamana kadar ne botlar battı, ne insanlar öldü. Neden her fotoğraftan aynı derecede etkilenmiyoruz?

- Kişiler televizyonda ellerinde valizlerle yürüyen binlerce insan izledi. Bir yıl sonra aynı insanları camlarının arkasında gördüler. Halbuki o insanlar hep yolda, çölde kalacak sandılar. Bir defa daha anladık ki, dünya başkasının acısına kayıtsız kalınacak kadar büyük değil. Kaçmak istiyorsanız kendinize başka gezegen bulacaksınız. Birileri açlıktan ölüyorsa, siz onun yanında bambaşka bir dünya kurduysanız, huzurla yaşamanız mümkün değil. Ancak kendinizi kandırırsınız. Aylan Bebek fotoğrafı da öyle... O sorun iki yıldır o sahilde yatıyordu. Hatta yanımızdan geçiyorlardı, trafikteydiler. O fotoğraf ağır geldi. Bazen de duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıkları kaldırmanız gerekiyor işte.
Tek yaptığı, olan biteni anlamaya çalışmak

* Filmde Gaza, bir çocuğun hayatında görmemesi gereken her şeyi yaşıyor. Bu biraz da ‘coğrafya kaderdir’ meselesi mi?
- Tabii. O en nihayetinde 14-15 yaşlarında, küçük bir Ege kasabasında yaşayan, tek derdi arkadaşlarıyla oynamak, üniversiteyi kazanmak olan bir çocuk. Yaşıtlarıyla aynı hayallere sahip. Ama evi acılar yolu üzerinde. Bu dünya üzerinde öyle makroekonomik politikalar üretilmiş ki birileri A noktasından B noktasına gitmek için hayatlarını verecek hale gelmiş. Bu çocuk evinde oturuyor ve dünya bütün gaddarlığıyla bu insanları ona gönderiyor. Onun tek yaptığı bunu anlamaya çalışmak.

* Verdiği tepkiler toplumun verdiği tepkilere benziyor mu?

- Tabii. Önce gelenleri suçluyor. Elinde valizle kim geldiyse “Bütün bu işin sorumlusu sensin” diyor. Sonra da ne kadar çaresiz olduklarını görünce anlamaya başlıyor.

Duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıklar kaldırmak gerek

 
Gittiğiniz yerde emlak fiyatlarının düşmesi bir linç

* “İnsanlar senden o kadar nefret edecekler ki yerleştiğin yerde emlak fiyatları düşecek” diyorsunuz. Bunu yapıyoruz değil mi?
- Ölüm kalım savaşı vererek gidiyorlar ama gittikleri yerde hiçbir değerleri olmuyor. Bir nevi linç tanımı bu. Gittiğiniz yerde emlak fiyatları düşüyorsa bilin ki linç ediliyorsunuz orada.

Duyarlılığın kas olması için bazı ağırlıklar kaldırmak gerek

‘Daha’nın yönetmenliğini Onur Saylak yaptı. Filmin başrollerini Hayat van Eck (solda) ve Ahmet Mümtaz Taylan paylaşıyor. 

Giydiklerini kendine yakıştıramayan bir ülke...

* Kitapta bir Türkiye tanımınız vardı. “Doğu ile Batı arasındaki yer Türkiye’dir.” Biraz memleketi konuşalım. İki yanınıza döndüğünüzde ne görüyorsunuz?
- Romanda onu düşünmeye çalışıyordum. Gaza, Türkiye’nin iki tarafına baktığında kendisini ya fazla şişman ya fazla zayıf gören bir genç kız gibi gördüğünden bahsediyordu. Giydiklerini kendine yakıştıramayan bir ülke. Benim gördüğümse; sağ eliyle sol elini döven, bu yüzden kendisiyle barışamayan bir ülke... Bireyler açısından katlanılmaz oluyor bu. Er geç kendisiyle barışması gerekiyor.


Müslüm Gürses’in mücadelesi bana ilham verdi

“Keşke kitaptan burayı da filme alabilseydik” dediğiniz bir şey oldu mu?
- Olmadı, çünkü burada bir karar vermeniz gerekiyor. En nihayetinde 400 küsur sayfalık bir kitabı kaynak edindiğinizde öncelikle şunun farkında olmanız gerekiyor: Roman, kâğıt ve mürekkep. Başka bir sanat disiplini. Ve şimdi geçiş yapacağınız başka bir disiplin var. Kendine özgü bambaşka araçları var. Onlarla yeni bir hikâye kurmanız gerektiğini anlıyorsunuz.

* Sinemayla anlatmayı sevdiniz mi?

- Evet, çünkü ben hikâye anlatmayı seviyorum. Her farklı disipline geçtiğinizde hikâyenin başka yönüne odaklanıyorsunuz.

* Müslüm Gürses filmi çekiliyor, senaryosunu yazdınız. Ticari mi yaklaştınız, yoksa Müslüm Gürses’e özellikle ilgi duyuyor musunuz?
- Kesinlikle ilgi duyuyorum. Türkiye’de bir sanatçının hayatını anlatmak benim için önemliydi. Büyük bir müzik insanının, Müslüm Gürses’in hayatını anlatmak büyük ayrıcalıktı. ‘Her şeye rağmen ilerlenen’ hayatlar bunlar. Mücadeleyi nasıl verdiğiniz sizi belirler ya, onun mücadelesi bana çok ilham verdi.

 

 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle