GeriHürriyet Pazar Çok benzeşiriz ama çok da kavga ederiz, görenler ‘Neyin içine düştük biz!’ der
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çok benzeşiriz ama çok da kavga ederiz, görenler ‘Neyin içine düştük biz!’ der

Çok benzeşiriz ama çok da kavga ederiz,  görenler ‘Neyin içine düştük biz!’ der

Anne İpek Bilgin, Türkiye’nin en iyi oyuncularından, en iddialı tiyatro eğitmenlerinden. Kızı Çağ Çalışkur, kurucusu olduğu Craft Tiyatro’da yönettiği oyunlar ve eğitimleriyle son 10 senedir yerli tiyatronun öne çıkan isimlerinden. Öyle ki, geçen hafta ‘Fotoğraf 51’le Afife’de En İyi Yönetmen Ödülü’nü kucakladı. Anneler Günü’nü de fırsat bilip buluştuk.

Bundan 10 sene önce konuştuğumuzda, “Birbirinizi izlemek, kendinizi izlemek gibi mi?” soruma, “Bir uzvum dışarıda kıpırdıyor ve fena da kıpırdamıyor” demiştiniz. O uzuv 10 yılda bağımsızlığını ilan etti mi?
Çağ Çalışkur: İpekçiğim nasıl hareket etti uzvun?
İpek Bilgin: Şimdi ‘uzuv’ demem ama çok fazla tanıdık bir şey... Bu süreçte en ilginç gelen şeyi Çağ’ın ilk rejisi ‘Kabin’de fark ettim. Gördüm ki anne olarak aşağı yukarı bildiğin ve bilmediğin alanlarda bir kontrolün var. ‘Kabin’de ilk gördüğüm, kontrol edemediğim şeyler olduğuydu. Rejisörlük kitap okuyarak öğrenebileceğin bir şey değil. Kemiksiz söylüyorum; Çağ, reji konusunda çok yetenekli. Dünya standardı nedir, aşağı yukarı algılayabiliyorum. Bence her yerde reji yapabilir ve buradakine yakın sonuçlar alır.

Çok benzeşiriz ama çok da kavga ederiz,  görenler ‘Neyin içine düştük biz’ der


Acil durumlarda
‘anne’ diyorum
 Aranızda fikir alışverişi oluyor mu?
İ.B.: Hayatı algılamadaki en olmazsa olmaz kısımlarda tutuşuyoruz. İnşa etme biçimimiz benzeşiyor. Bir oyunu, bir insanla ilişkiyi inşa etme... Ama çok da kavga ederiz. İlk görenler “Neyin içine düştük biz!” diyor haklı olarak. Bir tane oyuncu kaçırdık böyle! Sonradan anlıyorlar ki o gerçekten fikir çatışması...
 Annen kuşağının en iyi oyuncularından, iddialı bir tiyatro eğitmeni. İçten içe anne-kız olmanın getirdiği bir zorluk yaşıyor musunuz?
Ç.Ç.: Böyle bir psikolojiye girme olasılığını hissetmiştim. 20 sene önce, “O kanala girmeyeceğim” dedim. ‘Başarılı anne’, ‘aynı meslekten anne’... Aile bireyini tatmin etmek üzerine bir ilişkinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Hiç de kendi inandığım tarafı, “İpek öyle diyor” ya da “Cüneyt (Çalışkur, babası) öyle derdi” diye bırakmadım.
 Afife’de ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü alırken heyecanlı görünüyordunuz. Nasıl bir andı?
Ç.Ç.: Hiç tahmin ettiğim bir şey değildi. İlk defa ödül alırken, belki de bir daha almayacakken bu anı kendime yaşatmalıyım dedim. Beynimi koltukta bıraktım! Serbest bir bilinç akışı... Üç kişilik ailede iki kişinin Afife almasının güzel bir hissi var. Onun için dedim, “Sen de al İpek, çemberi tamamlayalım.”
İ.B.: Ayşenil (Şamlıoğlu), Çağ’ı bebekliğinden beri tanıyor. Ödülü sundu ve adını söylemeden dans etmeye başladı. Gerçekten çok şaşırdım. Ama ödül direkt o oyunla ilgili değil. Bir yerden gelip onu yapabiliyorsun... Afife’yi kutlamak lazım çünkü gösterişli bir oyun değil ‘Fotoğraf 51’. Anlayanların fark edeceği bir reji yaygınlığı ve milyon detay var.
Hitapta ‘anne’ ve ‘İpek’ kısmı neye göre değişiyor? Hiç ‘anne’ dediğinizi duymadım...
Ç.Ç: Diyorum acil durumlarda.
İ.B.: Oyunculuk eğitmenliğinde, Türk terbiye sisteminin verdiği bir hiyerarşik yapı vardır. Ama bu bir paylaşma biçimi, karşıdakini eğitme biçimi değil. Abla, hanım, hoca gibi hitaplarda bir mesafe giriyor ve kendi gibi davranamıyor karşıdaki. 1990’dan beri bütün öğrencilerim de İpek der. Eşit bir ilişki olması lazım.
En iyi insan, her yerde aynı olabilen insan
Son yıllarda aile meselesine dair çok fazla oyun izliyoruz. ‘Fotoğraf 51’ bambaşka bir konu ama...
Ç.Ç.: Tam ihtiyacım olan şeydi aile meselelerinden çıkmak. Konu DNA, yine kadın meselesi var ve Rosalind, yapmak istediğime çok uygun bir karakterdi. Kendine has varoluşuyla tutunmaya çalışmış bir kadın ve sadece erkeklerin olduğu bilim dünyasında var olma çabası muazzam.
 Ailenin bu kadar ele alınmasının bir sebebi var mı sizce?
Ç.Ç.: İster istemez her oyunumda, öze baktığımda aileyi görüyorum. Rosalind’de bile var, babasıyla ilişkisi üzerinden. Hiçbir insan aileden bağımsız düşünülemez.
İ.B.: “İlk aldatmayı ailenden öğrenirsin”; Elif Şafak’ın lafı. Çocuğu ikna edip, “Yapmayacağız, yapmayacağız” deyip sünnet ediyorlar. Çok spesifik bir örnek. Herhangi bir şeyin kutsallaştırılmasından yana değilim. Bu, anamızdan-babamızdan nefret ettiğimiz anlamına gelmez. En iyi insan tarifi, her yerde aynı olabilen insan. İngiltere Kraliçesi’yle de kapıcısıyla da... O bir yolculuk. Aile de bunlardan biri.
 Kızınızla ilişkiniz de oradan devam eden bir şey belki de; hiyerarşisiz ilişki kurmak...
İ.B.: Orada biraz hile yapmış olabilirim. Sınırsız özgürlük de kafa karıştırıcı. Belli saatlerde eve geleceğini bilmeli.
Ç.Ç.: O özgürlük ihtiyacına çocuğun karar verebilmesi çok önemli. Mesele, onun adına özgürlük sınırlarını çizmemek.
İ.B.: Annelik yol boyunca öğrenilen bir şey. Önceden girip sonra uyguladığın bir şey değil.
m Zorlandınız mı?
İ.B.: Her iş gibi inişi çıkışı var ama hiç zorlanmadım.
‘Esma’nın isyankârlığı ilgimi çekiyor’
 ‘İstanbullu Gelin’de canlandırdığınız Esma, unutulmaz bir dizi karakterine dönüştü. Sizce nasıl bir kadın?
İ.B.: Her insanın kendini anlamadığı bir yer var, Esma’da orası ilgimi çekiyor. Zeki olması, görgüsü ilgimi çekiyor çünkü öyle görmüş. Yönetmenimiz Zeynep Günay Tan’ın faktörü, gelenekselliğin içindeki isyankâr tarafı bulmaya çalışması... Bu rol hakkında beni tek heyecanlandıracak şey bu. Adını kavramsal olarak koyamasa dahi zeki olduğu için dövüşebiliyor kadın.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle