GeriHürriyet Pazar Bize ayrılan edebiyatın sonuna geldik!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bize ayrılan edebiyatın sonuna geldik!

Bize ayrılan edebiyatın sonuna geldik!

İçinde mutlaka ‘çay/kahve/kaybeden olma’ geçen metinler, sosyal medyada kullanılmaya uygun ‘vurkaç’ aforizmalar, bir cümlenin bir sayfayı dolduracak şekilde büyütüldüğü kitaplar... Geçen hafta Nilgün Bodur’lu ‘intihal’ iddiasıyla taçlanıp tadına doyulmaz biçimde ete kemiğe bürünen bu yazı tarzı, aslında uzunca bir süredir var. Peki nasıl başladı, neden hızla yayıldı? Yayınevleri basmayı, insanlar okumayı niye bu kadar sevdi? Buna edebiyat denir mi, gerçek edebiyat tekrar yerine gelir mi? Cevapları yayıncı, yazar ve nitelikli okuyucu üçgeninde aradık.

EDEBİYAT, YAYINCILIK, KİTAPLAR ÜLKENİN TARİHİNE PARALEL GİDER
Barbaros Altuğ / Yazar, edebiyat ajanı

Bize ayrılan edebiyatın sonuna geldik
Latife Tekin ilk romanı ‘Sevgili Arsız Ölüm’ü zamanın büyük yayınevlerinden Adam’a götürdüğünde, Memet Fuat henüz 22 yaşındaki gencecik bir kadının bu denli usta işi bir roman yazabilmesine hayret eder. Yayımlamak için bir şartı vardır; Tekin ikinci romanını da yazmalı ve bu roman da ilki kadar iyi olmalıdır. İşte ‘Berci Kristin Çöp Masalları’ da o ikinci romandır.

1980’lerin başından söz ediyorum. Ülkenin, Kenan Evren’in faşist yönetiminden kurtulduğunu sanıp Özal derbederliğine sığındığı yıllar. Yayıncılık ve kitap dünyası ise tüm bu savrulmalara rağmen medeni ülkeler çizgisinde kalabiliyor. Pek çok alan bayağılaşmaya gönül eğse de yayıncılık ince eleyip sık dokuyarak yepyeni bir boyuta evriliyor. Erdal Öz’ün Can Yayınları, İletişim, Metis, Adam birbiri ardına, sonradan Türk edebiyatının en büyük isimleri olacak yazarları yayımlamaya başlıyor; Orhan Pamuk, Latife Tekin, Ahmet Altan böyle ortaya çıkıyor.

Döneme layık yazarlar

Edebiyat, yayıncılık, kitaplar ülkenin tarihine paralel gider ve sonradan, o dönem hakkında arkeolojik kazılar yapmamıza imkân verir. 2000’lere geldiğimizde yayıncılık da zincirinden boşanmış bir ‘Bunu da yayımlayalım bakalım’ ya da ‘E bu da para getirir, okuyan varsa bize ne’ çizgisine evrilmeye başlıyor. Bunun, politikayla başlayıp her alana yayılan bir çözülmeye, bir çürümeye ayna tuttuğunu da artık görebiliyoruz.

Ne olursa olsun hesap sorulamama, suçüstü yakalansan da bir şekilde üste çıkmayı becerme ve bunun artık kanıksanmaktan öte, olması gereken bir davranış biçimi olarak kabulü, elbette yayın dünyasına da yansıyacaktı. Entelektüelliğin, bilginin, düşünmenin aşağılandığı ve gerçek aydının yok değerine indirgenmeye çalışıldığı bu dönem, kendine layık yazarları, yayıncıları da yaratıyor.

Saramago’dan esinle (evet, esinlenseniz bile kaynağı anmak yayıncılığın, yazarlığın vazgeçilemeyecek kuralı, namusudur) kitap okumak denen bu marjinal uğraş elbette bu kirlenmeden kurtulacak. Çünkü edebiyat illa ki kötülerin kazanmadığı bir dünyayı vaat eder. Bu vaat için yaşayanların dünyayı daha iyi bir yer yapacağına inançla; iyi yazarlar, iyi yayıncılarla yola devam...

HER DERDE DEVA BU KİTAPLAR BİRAZ KANTARON YAĞINA BENZİYOR
Elif Key (Gazeteci, yazar)

Bize ayrılan edebiyatın sonuna geldik
Her derde deva, aktarların adeta assolisti kantaronun nasıl satıldığına dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama cilde, saça, mideye, yanığa, pişiğe, basura, sınav stresine ve hatta düğün anksiyetesine bile iyi geldiği söyleniyor. Aktarlarda üzerinde “Jetten bile daha hızlı” yazıyor. İsteyen içiyor, isteyen sürüyor ve geçiyor. Bu kitaplar da biraz kantaron yağına benziyor. Aşk acısı çekene, dost kazığı yiyene, evini toplamayı beceremeyene, Japonlar kadar uzun ve mutlu yaşamak isteyene birinin çıkıp mucize formülü vermesi o kadar tuttu ki bu kitapların sonu gelmeyecek gibi duruyor. Çünkü okuyoruz ve bir-iki gün mutlu Japon taklidi yapıyoruz, okuyoruz ve dolaplar düzenleniyor. Ne denirse yapmaya hazır binlerce insan, martılara simit atarsa hemen toparlayacağına, çay içerse kendine geleceğine, battaniye-kedi-kahve üçlüsünün kaybedenler kulübü üyelerine iyi geldiğine inanıyor. Yaramıza basacak tuzu Stefan Zweig mı uzatmış, Turgut Uyar mı yoksa bir Instagram fenomeni mi, bunun bir önemi yok. Yeter ki lafı uzatmamış olsunlar ve sihirli formülleri bir hashtag’e sığsın.

KRİZ KOŞULLARI PEK ÇOK YAYINCIYI HIZLI SATIŞI OLAN KİTAPLARA ZORLUYOR
Cem Erciyes / Doğan Kitap Yayın Yönetmeni

Bize ayrılan edebiyatın sonuna geldik
'Sosyal medya dostu’ diyebiliriz bu tür kitaplara. Kolay okunur, dikkat çekici, biraz romantik ve sosyal medyada paylaşmaya değer sözlerin bolca olduğu, grafik düzenlemede de özellikle görünür kılındığı kitaplar... Yazarları çoğunlukla iyi bir takipçi kitlesi edinmiş, sevilen, merak edilen kimseler oluyor. Yayılma hızı da sosyal medyayı iyi kullanmalarıyla alakalı. Çünkü günümüzde en iyi kitap tanıtım mecrasının da doğru kullanılan sosyal medya olduğunu biz yayıncılar gayet iyi biliyoruz.

Bir süre daha benzer kitaplar göreceğiz bence. Kriz koşulları pek çok yayıncıyı hızlı satışı olan kitaplara zorluyor. Çok kazandırdığını ya da hiç değilse depoda bekleme riski az olduğunu düşündükleri için, bu tür kitapları denemeye devam edeceklerdir. Ama sonuçta kalıcı olmadıkları da bir gerçek; hızla listelere girip yüksek tiraja ulaşıyor, bir süre sonra da kaybolup gidiyorlar. Güçlü bir Türkçe edebiyat dalgası kendini gösterinceye kadar bu tür sosyal medya dostu kitaplar listelere ağırlığını koymaya devam edecektir.

HERKES SAHNEDE OLMAK İSTİYOR ARTIK, KİMSE ALKIŞLAYAN TARAFTA OLMAYI KABUL ETMİYOR
Berbat Edebiyat (Bu akımın en çarpıcı örneklerini bulup paylaşan sosyal medya platformu)

Bizce ‘berbat edebiyat’, edebiyatla uzaktan yakından alakası olmayan insanların, toplumun hassas noktalarını (aşk, ayrılık, çay, rakı, adam/kadın vb.) günlük konuşma diliyle ifade ederek vasat altı bir romantizmle laf kalabalığı yaptığı bir akım. İlgisi olmadığı halde edebiyat üzerinden prim yapan, cebini dolduran herkesi bu topluluğa dahil edebiliriz.

Daha önce de vardı bu tarz kitaplar fakat sosyal medya kültürüyle dallanıp budaklandığı aşikâr. Bu yaygınlaşmanın temelinde iki şey var. İlki, yayınevlerinin salt ‘para kazanma’ kaygısı. Artık çoğu nitelik aramıyor. Tekel bayii zihniyetiyle yayıncılık yapıyorlar. Popülariten varsa ne yazdığının hiçbir önemi yok. İkinci sırada, insanların ‘tutmuş’ şeyleri taklit etmeleri yatıyor. Paulo Coelho, “İlk kitabımı yazmak 40 yılımı aldı” demiş vakti zamanında. Şimdilerde ise kitap çıkarmak için bir WhatsApp konuşması yetiyor. Herkes sahnede olmak istiyor artık, kimse alkışlayan tarafta olmayı kabul etmiyor.

Bu akımın bizim dönemimizdeki ilk temsilcilerinden biri Kahraman Tazeoğlu. “Bir zamanlar benim olan ellerin, şimdi neden ellerin” kalibresinde cümleler kurup yüz binlerce satan biridir kendisi. Sonra Ahmet Batman var mesela. Var olup olmadığı bile kesin olmayan birinin, yığınla şey yazan ama hiçbir şey anlatmayan satırları yine yüz binlerce satıyor. ‘Berbat edebiyat’ denildiğinde Hikmet Anıl Öztekin’e değinmemek olmaz elbette. “Her şey, güzel olacak” cümlesinin altına adını yazacak kadar enteresan biridir kendisi. “Bazen aklıma geliyor üzülüyorum, ya başkasına çay demlerse?” sorusuyla, edebiyatımıza yön vermiş (!) kişidir. Geçenlerde “Eylül, bari sen gitme” cümlesinin altına kendi adını yazmıştı yine.

Adamlık/kadınlık tespitleri

Sosyal medyada gündem olan, Anne Frank içerikli intihal olayından sonra Nilgün Bodur’u tanımayan kalmamıştır zaten. “Sallama insanlar yerine, demlenmiş insanlarla sohbet etmeyi tercih ettiğimden beri acımıyor canım” demiştir mesela. Bir kitabının, madde madde mutlu olmayı tarif eden sayfasında ise “Instagram’da Şeyma Subaşı’yı takip etme” diyebilmiş kişidir. Evet, bir kitapta yazıyor bu! Bunlara ek olarak Miraç Çağrı Aktaş, Pucca, Caner Yaman, Zeus Kabadayı’yı sayabiliriz. Kitabında hamile kalma tarifi veren Tuğçe Işınsu’yu ve adamlık/kadınlık üzerine inanılmaz tespitler (!) yapan Tuba Ezici’yi de unutmayalım...

Bize ayrılan edebiyatın sonuna geldik

 

 

 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle