GeriHürriyet Pazar Bir Sharon Tate öyküsü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir Sharon Tate öyküsü

Bir Sharon Tate öyküsü

Quentin Tarantino’nun son filmi Bir Zamanlar Hollywood’da, Charles Manson klanı tarafından vahşice öldürülen aktris Sharon Tate’i merkezine koyuyor. Ölümünün üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen yarattığı şok aynı güçte. Bu yalnızca bir cinayetin değil, Hollywood elitinin, yırtma hevesinin, büyük hırsların, hippilerle katillerinin iç içe geçtiği zamanların öyküsü...

Bembeyaz malikânelerin, kıpırtısız havuzların, palmiyelerin uzun gölgelerinin, sıcacık Kaliforniya güneşi altında ısındığı bir öğlen vakti, Sharon Tate, evinin bahçesinde arkadaşlarıyla son öğle yemeğini yedi. 26 yaşında kırılgan bir edayla, beyaz güller arasında, karnında kıpırdayan 8 buçuk aylık bebeğini ne kadar özlemle beklediğini anlatıyordu.
Birkaç saat önce, o sırada Londra’da olan eşi, yönetmen Roman Polanski’yle telefonda kavga etmişti. 10 gün sonra kocası için bir doğum günü partisi düzenlemeyi düşünüyordu ama Roman her zamanki gibi seyahatini uzatmıştı. Doğurmak üzere karısı, içinden çıkamadığı yalnızlık duygusuyla baş başa, minik bebeklerinin her şeyi düzelteceğine inanıyordu.
Eski nişanlısı Jay Sebring, Polanski’nin kokain düşkünlüğüyle ünlü yazar arkadaşı Wojciech Frykowski ve onun kahve hanedanı vârisi sevgilisi Abigail Folger’la birlikte, akşam yemeğini Meksika restoranı El Coyote’de yiyip eve döndüler.
Manson cinayetlerini anlattığı kitabı ‘Helter Skelter’da Vincent Bugliosi’nin dediğine göre, “Komşu evlerdeki kokteyl bardaklarında buzların şıkırtısını duyacak kadar sessiz bir geceydi”. Frykowski kanepede uyuyakaldı, diğerleri odalarına çekildi.
Ertesi sabah, 9 Ağustos 1969, saat 11.00’de, Cielo Drive’daki ev, tarihin en dehşet verici cinayetlerinden birine sahne olacaktı.
Charles Manson’ın ‘The Family’ (Aile) adını verdiği tarikatının üyeleri Susan Atkins, Patricia Krenwinkel, Linda Kasabian ve Charles ‘Tex’ Watson, çitten tırmanıp eve girdiler. Kasabian kapıda nöbet tutarken, Watson kanepede uyuyan Frykowski’ye saldırdı. “Kimsiniz” sorusuna “Ben şeytanım, şeytanın işini görmeye geldim” diye cevap verdi.

Bir Sharon Tate öyküsü

Tate ve yönetmen Roman Polanski, 20 Ocak 1968’de Londra’da evlendiler.

Bir Sharon Tate öyküsü

Seri katil Charles Manson, karanlıkta kalan vakalar hariç 12 cinayetten yargılandı.

Bir Sharon Tate öyküsü

Eve uğrayan bir satıcı, Tate ve üç arkadaşının katledildiği 10050 Cielo Drive’daki malikâne.

Çiçek çocukların devrini kapatan dehşet

Sürüklenerek salona getirilen Sebring ve Tate’i boyunlarından bağladılar. Bıçaklanan Sebring, ağır yaralıyken katillere Sharon’a dokunmamaları, karnındaki bebeğe acımaları için yalvarıyordu. Manson kızlarının 16 yerinden bıçaklayarak öldürdüğü Tate, “Ölmek istemiyorum, bebeğimin yaşamasını istiyorum!” diye haykırıyordu. Havuz kenarına kadar kaçmayı başaran Folger, 28; Frykowski ise 51 yerinden bıçaklanmıştı.
Tate cinayeti ‘çiçek çocuklar’ın Kaliforniya’sına kara bulut gibi çöktü. Aktör George Hamilton, “O vakte kadar uyuşturucu kötü bir şey değil, hayat güzel diye düşünüyorduk. O gün her şey değişti” diye anlatıyor; Steve McQueen, cenazeye silahıyla gidiyordu.
Hollywood’un üstünde paranoya rüzgârları esiyordu. Kimilerine göre şöhretlerin korumayla gezmeye başlaması 1969’da başladı.
Manson klanı, Cielo Drive saldırısının ertesi günü aynı mahallede başka bir eve daha girerek iki kişiyi öldürdü. Tate’in kanıyla duvara ‘pig’ (domuz) yazdıkları gibi, bu kez de diğer kurbanların kanıyla ‘Helter Skelter’ yazdılar.
Beatles’ın aynı adlı şarkısına gönderme yapan bu söz, Manson’ın takıntısına işaret ediyordu. Ona göre şarkı, yaklaşmakta olan ‘ırk savaşını’ işaret ediyordu. 60’larda etkili olan siyahi politik grup ‘Kara Panterler’le hükümet arasında patlak verecek bir savaş fikri, müthiş ırkçı seri katile delice haz veriyordu.
Oysa aydınlatılamayan vakalar hariç 12 cinayetten yargılanan Manson’ın saçtığı dehşetin altında çok daha kişisel nedenler yatıyordu. Ergen yaşta doğuran annesi, terk eden babası ve problemli akrabalarıyla şiddet dolu bir evde büyümüş, 13 yaşından itibaren hırsızlık gibi adi suçlara karışmaya başlamıştı. Islahevlerine girip çıkarak büyüdü. Bir süre kadın tacirliği yaptı; hatta tarikatına çektiği genç kızları kandırmak için o tecrübelerinden faydalandığını söyledi.

Bir Sharon Tate öyküsü



Evdeki herkesi yok edin!

Bütün bu kirli işlerin arasında aslında tek bir tutkusu vardı. Hollywood şaşaasını, müzik dünyasının ışıltısını istiyordu. Birkaç kez şarkılarını kaydettirmek için plak şirketlerini ikna eder gibi bile oldu. Fakat istediği gümbür gümbür şöhret bir türlü gelmiyordu.
Yırtmaya en yaklaştığı zaman, Beach Boys grubunun üyesi Dennis Wilson’la arkadaş olmayı başardığı 1968 senesiydi. Beach Boys onun yazdığı bir şarkıyı kaydedip albümlerine koymaya bile ikna olmuştu. Ama şarkı Manson’ın yazdığı şeklinden epey değiştirilmiş, tanınmayacak hale gelmiş, üstelik söz/müzik imzasında da adı geçmemişti. Bir iddiaya göre Wilson’la arası bozulan Manson, onu ölümle tehdit etmişti.
Çok sonra, Wilson’la arkadaşlığı, tuhaf tesadüfler zinciriyle Tate cinayetine bağlanacaktı. Beach Boys vasıtasıyla tanıştığı Terry Melcher (Doris Day’in oğlu) ünlü bir müzik prodüktörüydü. Wilson’ın ricasıyla şarkılarını dinlediği Manson’ı pek de yetenekli bulmamıştı. Melcher’ın sevgilisi Hollywood yıldızı Candice Bergen, o zamanlar 10050 Cielo Drive’daki evde yaşıyordu. Manson da sık sık bu evde müzisyenlerle, aktörlerle takılıyor; aralarında kabul görmenin, ciddiye alınmanın yollarını arıyordu.
Bergen’in çıkmasının ardından evi Roman Polanski ve eşi Sharon Tate kiralayacak ve bir yıl sonra, bir zamanlar ışıltılı partilere sahne olan o ev kana bulanacaktı.
Tate ve arkadaşlarının katledildiği geceden önce Manson’ın, sağ kolu Tex Watson ve kızlara “Eve gidin, içindeki herkesi olabilecek en korkunç şekilde yok edin” dediği biliniyordu. Manson’ın bu evle ilgili takıntılı hatıraları ve asla gerçekleşmeyen fantezilerinin hüsranı, Hollywood’un kâbusuna dönüştü.
Korkunç günden kısa süre önce bir dergiye verdiği röportajda hayata saflık derecesinde naiflikle, umut dolu bakıyor: “Umarım çocuğum dünyanın en güzel, sağlıklı çocuğu olur. Ve umarım ömür boyu çok mutlu yaşar. Dünyadaki güzellikleri görüp dolu dolu yaşayabilecek mutlu bir insan... Aynı zamanda kendim için de bunu diliyorum. Şimdiki gibi mutlu yaşamaya devam edeyim. Yoksa çok şey mi istiyorum?”
Bu masum, neredeyse çocukça iyi niyetlerle dolu sözlerin arkasındaysa hep güçlü, zorba, ondan yaşça büyük erkeklerin baskısıyla ezilmiş bir genç kadının hikâyesi yatıyor.
Asker bir babanın kızı olan Tate, El Paso Teksas’ta büyüyüp lise eğitimini İtalya’da aldı. Güzellik yarışmalarıyla sektöre dahil olduktan sonra, henüz 19 yaşında, kalantor film yapımcısı Martin Ransohoff’un himayesine girdi.

Bir sır gibi yaşamak

Söylentilere göre Tate’in güzelliğinden büyülenen Ransohoff sekreterine hemen yedi yıllık bir sözleşme hazırlaması talimatı verdi. Fakat genç aktrisi parlatmak yerine ‘eğitmeyi’ tercih eden yapımcı, 30 ay boyunca Tate’i tüm dünyadan sır gibi sakladı. Tate o günleri şöyle anlatıyordu:
“Bana bir sır olduğumu söyledi. Düzgün konuşmayı, yürümeyi, dans etmeyi öğreniyor; eskrim, cimnastik ve tabii ki oyunculuk dersleri alıyordum. Bazen Ransohoff küçük bir televizyon işi ayarlardı. Ama her seferinde siyah perukla ve sahte isimle ekrana çıkardım. İnsanlar bazen bana bir anda yıldız olmuşum muamelesi yapıyor. Doğru değil. Rashonoff beni üç yıl önce keşfetti. Beni yıldızlığa hazırladı. Sindirella öyküsü gibi değil mi?”
Daha sonra Ransohoff’la hayatını hapishaneye de benzetecekti ama bu, ‘Fearless Vampire Killers’da (Korkusuz Vampir Avcıları) oynarken tanıştığı yönetmen Roman Polanski’yle aşk yaşamaya başladığı döneme denk geliyordu.
Polanski, sevgilisinin duru güzelliğinin altında yatan ışığı görse de, oyuncu olarak onu hiçbir zaman ciddiye almadı. ‘Valley of the Dolls’la (Bebekler Vadisi) Altın Küre’ye aday olmasına rağmen, aptal sarışın rollerinde, yalnızca poposunun dakikalarca kadrajda kaldığı seks bombası senaryolarında yer almasını destekledi. Kendi yönettiği filmde bile Tate’in Playboy sayfalarına taşınan küvet sahnesi dışında akılda kalan bir repliği bile yoktu.
Zamanla Polanski’nin mizojinistliği (kadın düşmanlığı) altında ezilerek, kariyerinden uzaklaştı. Çevresine anneliğe odaklanmak istediğini, sinemanın önemli olmadığını söylüyordu. Son filmi, ölümünden sonra montajlanan ve vizyona giren ‘12+1’ oldu.

Bir Sharon Tate öyküsü

Filmde Tate’i Margot Robbie 
başarıyla canlandırıyor.

Bir suç hikâyesinden çok daha fazlası

Tate, hayatındaki erkeklerin suiistimalinden ölümünden sonra da kurtulamadı. Onlarca yapımcı, yönetmen onun yaşamının değil, korkunç detaylarla bezeli ölümünün korku saçan cazibesinden kâr etti. Belki bu yüzden, Quentin Tarantino’nun son filmi ‘Once Upon a Time... In Hollywood’da Margot Robbie’nin canlandırdığı Tate, kurmaca dünyasındaki en insani portrelerden biri. Özellikle Robbie’nin kendi filmini izlerken gözleri ışıldayan Sharon’ı canlandırdığı sahnenin müthiş içli, ölümden çok hayata umutla bakan bir kadını anlatmasıyla dokunaklı bir yanı var.
Yine de Robbie’ye çok az replik vermesiyle eleştirilen, hatta filmin bazı sahneleri yüzünden ‘kadın düşmanlığıyla’ suçlanan Tarantino, “Sharon’ı o felaket olayla değil, gündelik hayatına devam eden, o dünyanın parçası bir insan olarak ele almak istedim” diye savunuyor yaptığı kurguyu.
Tate ölümüyle bir devri kapattı. Yaşamıysa narsisist, egoist, hoyrat adamlar elinde hırpalandı. Cinayetinin emrini veren Charles Manson da doğaüstü güçlerin etkisinde bir karakter değildi. Tate’i bikini giymedikçe ciddiye almayan prodüktörlerden, eve kapayan sevgililerden, sadece anneliğiyle anlamlı hissettiren eşlerden, aldatan,
küçümseyen narsisistlerden farksızdı.
50 yıl sonra hâlâ, hayatı vahşice elinden alınan bu güzel kadının hüzünlü gözleri, bir suç hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor.

Bir Sharon Tate öyküsü

Tate, doğumdan sonra kariyerine veda etmeyi düşünüyordu.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle