GeriHürriyet Pazar ‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’

‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’

Onun hikâyesi, Türkiye’nin öteki çocuklarının hikâyesi

Müslüm Gürses bizim yaşam sahamıza girmeden önce de ‘Baba’ydı muhakkak ama memleket basınının İstanbul’a kar yağdığında bütün Türkiye’ye kar yağmış sayması gibi efsaneyi esasen o bize gelince tanıdık. Onun ‘Müslüm Baba’ olduğu süreci biz yaşamadık. Diğer ‘çocukları’ yaşadı. İlk çocukları! Dolayısıyla ‘Baba’nın mirası da onların. Hem Müslüm Gürses’in ölümüyle onlar çok büyük, çok farklı sarsıldı. Beş yıl olmuş öleli. Ve beş yıl sonra bu hafta, hayatını anlatan film ‘Müslüm Baba’ gösterime girdi.

‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’

Annesi Emine, kızkardeşi Zeyno ve erkek kardeşi Ahmet ile... (Yıl 1965)

Ben askerliğimi 10 sene evvel yaptım. Müslüm Gürses, hadi ‘Beyaz Türkler’ demeyelim ama beyaz yakalıların mabedi İstanbul Harbiye’deki Açıkhava Tiyatrosu’nda konser verdikten, sürpriz bir şekilde RockIstanbul’da kapanışı yaptıktan, Teoman’ın ‘Paramparça’sını, Bülent Ortaçgil’in ‘Sensiz Olmaz’ını söyledikten, Murathan Mungan işbirliğiyle müziğini yeni bir kitleye tanıttığı ‘Aşk Tesadüfleri Sever’ albümünü yayımladıktan, bir kola reklamında soğuktan ‘Bırrrrrrr’layıp hayranlarını da buz kestirdikten sonra...
Bizlerin, yani bu gazetelerde yazıp çizenlerin, o reklamları çekenlerin, Açıkhava’da, RockIstanbul’da konserlere gidenlerin, ‘Sensiz Olmaz’ı, ‘Paramparça’yı önce orijinal halleriyle sevip benimseyenlerin, ezberinde Murathan Mungan dizeleri saklayanların çoğu, ‘Müslüm Baba’yı, hayatının son yıllarında çok konuştu. Çok yazdı. Bizim yaşam sahamıza girmişti çünkü. O öncesinde de ‘Baba’ydı muhakkak ama memleket basınının İstanbul’a kar yağdığında bütün Türkiye’ye kar yağmış sayması gibi efsaneyi de esasen o bize gelince tanıdık. Onun ‘Müslüm Baba’ olduğu süreci biz yaşamadık. Diğer ‘çocukları’ yaşadı. İlk çocukları!
O çocukları ben askerdeyken tanıdım. Askere gitmeden kendimi Müslüm Gürses’i bilen biri sayardım. “Arabeske aşinayım” derdim. Ama çarşı izinlerini, internet kafe köşelerinde, sadece ‘Baba’nın şarkılarından oluşan Winamp listeleriyle geçirenleri görünce, dövme niyetine onun yüzünü vücuduna kazıtanları tanıyınca, bu konudaki ‘kozmetik’liğimin farkına vardım. Müslüm Gürses esas onların babasıydı; bu da onların hikâyesiydi... Evet, geç dönem Müslüm Gürses çok etkileyiciydi; Murathan Mungan’ın sözlerini yazdığı, Sunay Özgür’ün bestelediği ‘Nilüfer’ üstün bir eserdi ama esas dinleyiciler, ‘Baba’nın has arabesk döneminin şarkılarını, mesela ‘Yıkıla Yıkıla’yı ezberleyenlerdi.

‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’

Annesini öldüren babası Mehmet Aktaş ile birlikte... (Yıl 1977)
Yaşasaydı ‘Güzellikleri yakalayın dostlar’ derdi
Dolayısıyla ‘Baba’nın mirası da onların. Hem Müslüm Gürses’in ölümüyle onlar çok büyük, çok farklı sarsıldı. Beş yıl olmuş o öleli. O kadar az mı sahi? Sadece beş yıl mı? Sanki çok uzun zaman önce yaşamış gibi geliyor bana. Bu çağın insanı değilmiş gibi geliyor. Bu hafta vizyona giren film ‘Müslüm Baba’yı 10. yıla falan mı denk getirdiler diye kontrol ediyorum; hayır, 3 Mart 2013’te veda etmiş bize. Bendeki bu zaman atlamasının sebebini düşünüyorum, aklıma önce şu geliyor: Geçen beş yıl içinde sanki 100 yıllık hikâyeler, olaylar zinciri yaşadık; kutuplaştık, gerginleştik, asabileştik. Müslüm Baba da tarihimizin bu son uzun virajında bize eşlik edemedi. Hayatı hep yaralanmayla ve affetmeyle geçmiş sanatçının bu yaşananlar için ne dediğini hiç duyamadık. Gerçi ne diyeceğini kestirmek güç değil. “Güzellikleri yakalayın dostlar...” derdi Baba.
Ama başka bir şey daha var. Biraz daha derinlere giden, geçmişte, uzaklarda kök salmış, dil hani sürekli ağrıyan dişi yoklar ya, işte öyle sızlatan, can yakan bir şey...
20’li-30’lu yaşlarını süren arabesk şarkıcılarının vesikalıktan bir tık iyi pozlarının süslediği albüm kapaklarını hatırlayın. İyi arabesk şarkılarında bir parmak şıklatmasıyla çalmaya başlayan dümteka darbukayı, nağmeli kemanı duymaya çalışın. Bu fotoğraflar, bu sesler, bir kesimin hep küçümsediği, hatta ismini tükürür gibi söylediği bir müzik türünün, arabeskin üzerinden, köyden kente göçü, şehirleşmeyi, hayat tarzlarını tartıştığımız günlerin fonu... Başka bir Türkiye orası. Müslüm Gürses, değil son beş yılı, 2000’leri bile yaşamamış, orada, o Türkiye’de kalmış gibi. Fanatik hayranlarıyla paylaştığı kendi kırık dökük hikâyesinin içine sıkışmış gibi.
Kırık dökük diyorum, çünkü hikâyenin tümüne hâkim değiliz. Bakmayın şimdi hakkında filmler çekildiğine, bunca haber yazıldığına, Müslüm Baba’nın ne olduğunu pek anlamadık biz. Anlayamadık. Gazeteler bize o konserleri ‘jiletçilerin’ doldurduğunu, şarkılar sırasında sürekli arbede çıktığını söylüyordu. Doğruydu. Konserlerin öncesinde polisin milletin kolunu sıvayıp jilet izi aradığı bile oluyordu. Gürses’in bazen bu taşkın seyirciye küstüğü, “Sevginizde mesafeli olun” diye onları uyardığı, sahneden çekip gittiği, hatta çıkan kavgalarda darbe aldığı bile yazılıyordu. İyi de her hikâyenin bir gelişim çizgisi vardır; bu insanlar nereden çıkmıştı? İşte bu pek yazılmadı. Beyaz takım elbisesi, ağır abi karizması, beyefendi üslubuyla, seyircileriyle halleşe helalleşe şarkı söyleyen bir ‘Baba’nın konserlerinde kendilerinden geçenler kimdi?
Adına Türkiye dediğimiz bulmacanın eksik parçalarındandır. 70’lerin 80’lerin harala gürelesi içinde dönüp hakiki bir ilgiyle bakılmamış bu işlere. Uzaktan izlenmiş. Arabesk çok büyük bir dönüşümün, kitlesel hareketin adı olmuş ama onu tüketenlerin, onun ara sokaklarına dalanların, ona bağlı bir ‘yeraltı kültürü’ oluşturanların kim olduğu anlaşılmamış. Bu kadar büyük bir sosyolojik alandan çıkan, hepi topu birkaç kitabı, bir-iki akademik tezi (onlara da imza atanlar sağ olsunlar, var olsunlar) bu sözlere kanıt sayabilirsiniz.
İşin tuhafı, bu çılgın koşunun, bu kabına sığmayan kitlenin, bu derin sevginin büyüklüğünü sanatçının kendisi bile belki yeterince ölçememiş. İşte en ateşli dönemini geride bırakan ‘Baba’nın 1993’teki Gülhane Konseri. Arabeskin popüler kültürdeki yerinin ne olduğunu ısrarla sorgulayan az sayıda isimden biri olan sosyolog-yazar Can Kozanoğlu, bizzat gittiği bu konserde gördüklerini ‘Pop Çağı Ateşi’ isimli kitabında şöyle anlatıyor: “(...) Müslüm Gürses, sahneye çıktığında bir an durdu, aşağıdaki insan denizine, bir fırtınanın en azgın halini andıran o koskoca denize baktı ve rahatlıkla anlaşılabilen nadir cümlelerinden biri çıktı ağzından: ‘Biz ne olmuşuz da haberimiz yok!’”
‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’

Muhterem Nur ile 5 Mayıs 1986’da
Beykoz Evlendirme Dairesi’nde evlendiler.
Onu sevmek entelektüel statü getirebiliyordu
Ama o günlerden sonra bambaşka bir şey yaşandı. Müslüm Gürses’in ne olduğundan herkesin haberi oldu. Müziğini başka kitleler de dinlemeye başladı. Pop da arabesk de şekil değiştirirken insanlar bozulmamış, değişmemiş, hakiki şeyler arıyordu. Müslüm Baba’yı buldular. Ya da keşfettiler. Gazeteler de bu defa ona kayıtsız kalamadı.
Bu konuda bize anahtar sunan kişi yine Can Kozanoğlu. Aşağıdaki satırlar Mirgün Cabas’ın onunla yaptığı uzun söyleşinin kitabı ‘Bıçkın ve Ağlak’tan: “(...) Gazeteler Müslüm Gürses konserlerine geniş yer ayırınca, bunu büyük bir rezalet olarak görenler de çıktı elbet. Ama özgün bir underground kültür, yerli ve organik yeraltı kültürü olarak değerlendirip sempati duyanlar da oldu. Dönemin Beyoğlu atmosferinde, Cihangir’de, Kadıköy’de başka bir yeraltı kültürü yaşanırken ya da yaşanmaya çalışılırken... Oradan bir hat açılmış oldu. Açıkhava konserine kadar uzanan bir hat. Aydınların, entelektüellerin, bir grup beyaz yakalının Müslüm Gürses sevgisi ve ilgisi böyle başladı. Tabii güzel bir sesten ve cazibe alanı yaratabilen bir karakterden bahsediyoruz. Sıradan bir adam konserinde arıza çıktı diye parlatılmış değil. Ama hayranı olduğunu söyleyen herkese de gerçekten seslenebilen biri mi, bilmiyorum. Entelektüel statü getirisi olabiliyordu bir dönem, Müslüm Gürses sevgisinin. Tabii Açıkhava konseri kitlesiyle 10 yıl önceki jiletli konserlerinin kitlesi farklıydı. Bayağı farklıydı. Bu, gecikmiş yıldızlaşmanın bir kolu.”
‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’


Annemin cenazesi olsa gitmem, buna geldim
Baba yeni hayranlar kazanıyordu kazanmasına ama ‘organik’ kitlesi, hem bu yeni hallerden hem pop dokunuşlu yeni şarkılardan ve yeni hayranlardan biraz huzursuz oluyordu. Onları teskin etmeyi de ihmal etmedi Gürses: “Müsterih olsunlar, bir yere kaybolmadık. Tarzımızdan uzaklaşmak gibi bir gayretimiz, çabamız olmadı, olmaz da. Biz o pop şarkıları kendimize has bir şekilde okuyoruz. Herkes müsterih olsun.” (Hürriyet’teki 6 Mart 2004 tarihli, Sibel Arna imzalı röportajdan; bu röportajın tamamını okumanızı tavsiye ederim.)
Eskiler müsterih olmuş muydu? Muhtemelen canları sıkkındı ama ‘Baba’larından hiç vazgeçmediklerini o öldükten sonra gösterdiler. Gazeteci-yazar Elif Key, Türkiye’nin dört köşesinden gelmiş hayranlarıyla, kaderin cilvesi işte, Nişantaşı’nda Teşvikiye Camii’nden kalkan cenaze sırasında konuşmuştu. Bir tanesi şöyle diyecekti Key’e: “Annemin cenazesi olsa gitmem, buna geldim, bir tane babamız vardı, onu da kaybettik.”
Bu hikâye işte bu yüzden öteki çocukların hikâyesi.

‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’
Ünlü Gülhane konserlerinden birinde, kendini jiletleyen bir hayranı...

‘Bir babamız vardı, onu da kaybettik’
RockIstanbul konserinde Müslüm Baba hayranları...

''ARABESK'İN KARAMSAR SÖZLERİNİ KABUL ETMİYORUM''

“Arabesk’in karamsar sözlerini kabul etmiyorum”Usta müzisyen İlhan Şeşen “Hediyem” adını verdiği tribute albümüyle 47. sanat yılını kutluyor. Şeşen’le çok sevdiği Fenerbahçe’de buluştuk. // Röportaj: Sebla KOÇAN, Kamera: Ömer KALABALIK, Kurgu: Koray TAŞAN

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle