GeriHürriyet Pazar Basketbol asla sadece basketbol değildir
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Basketbol asla sadece basketbol değildir

Basketbol asla sadece basketbol değildir

İyi bir basketbol izleyicisi değil ama sıkı bir Fenerli olarak, geçen hafta sonu oynanan EuroLeague Final Four maçlarını yerinde takip ettim. Belki de kendimi o kadar kaptırmadığım için, ‘beyaz şehir’ Belgrad’daki genel manzaradan deplasmandaki Türk erkeğinin belgesellere layık hallerine, havalı Sırp kızlarından soluk soluğa final karşılaşmasına her şeyi soğukkanlılıkla gözlemledim. İşte notlar...

Basketboldan anlamam. Sadece çocukken meraklıydım, annemle maçlara bile giderdim.

1988’de Spor Sergi Sarayı’nda orada tek bir taraftarı olmayan Çukurova’ya son saniye üçlüğüyle elenip yine şampiyon olamayınca işler değişti.

Ertesi gün gazetelerde çıkan ‘ağlayan çocuk’ fotoğrafımın yarattığı travmayla basketbola genç yaşta veda ettim. Şimdi bile maçların son iki-üç dakikasını izleyebiliyorum, sıkılıyorum.

Zaten iyi bir sporsever sayılmam. Basketbol, tenis izleyen insanları anlamam... “Ben koşu yarışı ya da Tour de France seyrediyorum” diyene, aklından kuşku duyarak bakarım.

Benim spor anlayışım farklıdır. Mesela çocukken uydu anten üzerinden pankreas izlerdim. Hulk Hogan, ‘Wrestlemania VI’ finalinde Ultimate Warrior’a yenildiğinde hüngür hüngür ağlamıştım.

Eurosport uyduda çekmemeye başlayınca, mahallenin cevval erotik filmcisiyle anlaşıp pankreas kasetleri getirtmeye başladım.

Pankreas dışında beğeniyle takip ettiğim diğer spor branşı, bilardodur.

Ama İngilizlerin aristokrat snooker’ı değil, bizdeki kahvelerde bile dudak bükülen Amerikan bilardosu.

Efren Reyes adlı uğursuz Filipinlinin önüne geleni bayıltmasını tekrar tekrar izleyebilirim.

Ama bu iki nezih spor dalını saymazsak, ben en vasıfsızından futbol seyircisiyim. Kendimi bulduğum tartışma programı ‘Beyaz Futbol’, duygularıma tercüman yorumcu ve kanaat önderim Abdülkerim Durmaz’dır (evet, Fenerliyim).

Demek istediğim şu... FIBA beni tanısa, Final Four’a girmeme müsaade etmezdi.

“O zaman ne işin vardı” diye soracaksınız...

Galatasaray’ın şampiyonluğunu ilan edeceği hafta sonu, empati duygusu ve insani özellikleri yerlerde sürünen en yakın arkadaşımdan ve kalitesiz kardeşinden alabildiğine uzaklaşmaktı amacım.

Bu ikilinin sapkın bir erotizm damarından beslenen garip saldırılarından kaçabilmekti...

Hem TC sınırları dışında olacak hem de olası bir Avrupa şampiyonluğu durumunda başarının ışığına sığınacaktım.

Basketbol asla sadece basketbol değildir

Nefis yarıfinal

Sabah 10.00 gibi havaalanındayım. Her yer Fenerli dolu. Necil’le buluşup uçağa biniyoruz.

Spor basınının en cool isimlerinden, Fanatik Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sevgili Necil Ülgen...

İlk stajımı onun yanında yapmıştım. Beni acımasızca ezerek meslekten soğutmaya çalışmış ama maalesef başaramamıştı. En azından denediği için yeri ayrıdır gönlümde.

1 saat 20 dakikalık uçuş sonrası yemyeşil ormanın içinde Belgrad görünüyor.

Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu kıvrımda katedral, taş köprüler var. Nehrin üzerinde kanolar, plajlar...

Belgrad ‘beyaz şehir’ demek ama burası yemyeşil.

Hafif puslu hava, geniş caddeler, dev binalar, parklar, güzel insanlar...

Buram buram sosyalizm nostaljisi...

Tam Milan Kundera ambiyansı derken, otelin hemen yanında karşımıza çıkan Halkbank gökdeleni, havadaki libidoyu sıfırlıyor.

Akşam, yarıfinal için Stark Arena’dayız.

Litvanya gerçek bir basketbol ülkesi... Zalgiris de çok diri bir takım. 1999’da EuroLeague şampiyonlukları bile var. Efsanevi Sabonis’in memleketi...

Ama nefis bir mücadele sonrası alıyoruz maçı. Finaldeyiz! Zafer sonrası binlerce Fenerli, Belgrad gecelerine akıyor.

Ve karşımızda deplasmandaki Türk erkeği...

Bu fenomen, değil National Geographic’e, Sir David Attenborough’nun BBC belgesellerine konu olur.

İçim cız ederek izledim.

Hanımlar, baştan söyleyeyim: Korkacak bir şey yok.

Alain Delon gelse, binlerce erkeğin orklar gibi istila ettiği bu sevimli Avrupa köşesinde en ufak bir şansı olamaz!

Sanki Tuna Nehri’nden taşan bir erkek seli...

Her yerden akın akın, çağıl çağıl Fenerli erkek geliyor.Bir ara haritaya baktım, en yakın kent neredeyse oraya kaçsak diye...

Sırp kızları zaten acayip havalı, burnundan kıl aldırmıyor. Bizim yalı ve bozkır çapkınları çok bozuluyor bu işe. Birinin “İnsan biraz açık görüşlü olur. Bu ne vizyonsuzluktur!” dediğini duydu bu kulaklar.

Farklı yöntemler deniyorlar. Kalabalık erkek bireylerin birbirini ekmeye çalıştığını, şanslarını küçük gruplara bölünerek denediğini gözlemledim.

Sırp kızlarının “Şimdi aşka doyabiliriz” demesini bekleyen bu kimseler yine sukut-u hayale uğrayınca, gruplar yeniden buluştu, dostluklar onarıldı.

Tüm bu gelişmeleri uzaktan ve kaygıyla takip ettim. Evli ve mutlu olduğum için defalarca şükrettim.

‘Beyaz şehir’ keşfi

Cumartesi sabahı şehri keşfe çıkıyoruz. Sanki 1970’lerde, Tito’nun Yugoslavya’sındayız.

Hotel Slavija’nın altında eski tarz bir casino, adı Havana Gambling.

Troleybüsten çizgili eşofman altı, göbeği açık bırakan tişörtüyle güzeller güzeli bir kız iniyor.

Her sokakta sıra sıra çınar ve meşe ağaçları... Hepsi tatlı tatlı nehre uzanıyor. Kuş sesleri, çimlerde, banklarda piknik yapan insanlar... Herkes kibar mı kibar, gülümsüyor.

NATO’nun bu şehre uçakla bomba atmış olması inanılmaz geliyor. Bu insanların çok yakın bir geçmişte birbirini baltalarla, canlı canlı yakarak öldürmüş olması da... Ne tuhaf bir yaratık insan...

O akşam Belgrad’da Kızılyıldız’ın şampiyonluk kutlamaları var.

Taş köprünün üzerinde buluşan yüzlerce taraftar ellerindeki meşaleleri yakıyor. Şehir o kırmızı, pembe meşalelerle aydınlanıyor. Muazzam bir görüntü...

Ve Türkiye’den de korktuğum haber geliyor: Galatasaray şampiyon.

Bizimkilerden mesaj: “Sen kim, basketbol kim! Basket topunu görsen karpuz zannedersin! Kürek, hentbol maçına da git!”

Ama biliyorum ki yarın birer Real Madrid taraftarı olarak sinsi sinsi televizyonun başına üşüşecekler. Bu maçı kaybetmemeliyiz.

Final sabahı

Maç sabahı ilk iş, Yugoslavya Tarihi Müzesi’nde Tito’nun mozolesini ziyaret etmek.

1980’de Tito öldüğünde annem ve babam gözyaşları içinde beni havaya kaldırıp selam verdirmiş.

Yugoslavya mucizesinin yaratıcısı kahraman Tito mu, yoksa bir diktatör mü?

Çok sofistike bir analize gerek yok. O öldü ve herkes birbirini gırtlakladı!

Çiçeğimi bırakıp Instagram’ımda yer açıyorum. Kapitalist arkadaşım Ari ise Komünist Parti amblemini, kızıl yıldızı görüyor ve kaşı gözü atmaya başlıyor. Neredeyse “Çıkarın beni buradan!” diye bağıracak.

Onun aklında akşamki finale daha iyi bir bilet bulmak var. Daha önde, herkesten önde...

Yüzlerce euro daha ödeyerek VIP’e girmek istiyor. “Neden?” diye soruyorum, “İş hayatındaki başarısızlığımı maçı en ön sıradan izleyerek telafi etmek istiyorum” diyor. En azından dürüst.

Birçok kişi bu psikolojide. Ellerinde olsa bench’e oturacak, sahaya girecek, orta sahada puro yakacaklar.

Bir şekilde VIP’te yer buluyoruz. Hemen önümüzde, saha içinde, yöneticiler, takımın sponsoru Ferit Şahenk, işadamı Levent Kızıl var.

Bir de Ertuğrul Özkök gözüme çarpıyor.

Saha içinde ayağa kalkmak, tezahürat yapmak, gıkını çıkarmak yasak. Kendini kontrol edemeyen yöneticilere ceza geliyormuş.

Bizim tribün ise VIP filan ama yalandan. Hepsi birer holigan. Durmadan bağıran, kendini sağa sola fırlatan, son derece rahatsız bir ekip. Daha maç başlamadan herkesin sesi kısılmış.

Ertuğrul Abi’ye el sallayıp merhaba diyeceğim ama onu utandırmaktan çekiniyorum. Adam Mariinsky’de opera izlemeye gelmiş gibi. Grantuvalet, ceketten mendili akıtmış, en öndeki yerini almış.

Biz ise kan ter içinde histeri krizi geçiriyoruz, Sırp polisinden cop yememiz an meselesi.

Ve final...

Stadın 10’da 9’u Fenerbahçeli. Her yer sapsarı. Madrid tribününde 300-400 kişi ya var ya yok.

Buna biraz bozuluyoruz gizli gizli ama adamlar bir hafta sonra Şampiyonlar Ligi finaline çıkacak.

Bir de düşünsenize, futbolda dünyanın en iyisisiniz ama baskette NBA diye bir şey var. İster istemez ikinci planda olmalı zaten.

Sonunda finali 5 sayıyla kaybediyoruz. Yanımda sıkı bir taraftar, çökmüş...

“Çok üzülmeyelim, Real Madrid abi adamlar” diyorum. Boş boş bakıyor bana. Hâlâ tam çözemedim konuyu galiba.

Fener, Real’i zaten sürekli yeniyor; ikinciliğe asla sevinmiyor ve son üç yıldır finalde!

İstikrarıyla, çocukluğumuzdan beri hayranlıkla izlediğimiz Balkan, İtalyan, İspanyol basketbol geleneğinin bir parçası artık.

Kupa töreninde sunucu anons yapıyor: “Geçen senenin şampiyonu, bu yılın finalisti... Muhteşem bir Avrupalı basketbol takımı... Fenerbahçe!”

Finali 5 sayıyla kaybediyoruz. Yanımda sıkı bir taraftar, çökmüş... “Çok üzülmeyelim, Real Madrid abi” diyorum. Boş bakıyor bana. Hâlâ çözemedim konuyu galiba.

Basketbol asla sadece basketbol değildir

Real Madrid’le şampiyonluğa ulaşan ve MVP seçilen Luka Doncic, maçta giydiği formayı Yugoslav basketbol efsanesi Drazen Petrovic Müzesi’ne armağan etti. Çok içime dokundu nedense... 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle