GeriHürriyet Pazar 2600 yıl önce bir gece...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

2600 yıl önce bir gece...

2600 yıl önce bir gece...

Büyük tiyatro eleştirmenimiz Dikmen Gürün Hocamızın Epidaurus Festivali hakkındaki güzel yazısını okuyunca o anda karar verdim bu hayalimi daha fazla ertelememeye. MÖ 5. yüzyıldan kalma Epidaurus Tiyatrosu’nda, 2600 yıl önceki Antik Yunan oyunlarının oynanışını izlediğim o gecenin eşsiz lezzetiyle doluyum.

İnsan, hayatı boyunca kendisi için gelecek tasarlar, düş kurar. Bazı hayaller bazen bir ömür boyu sürer. İnsan onları içinde taşır, ya gerçekleşirler ya gerçekleşmezler. Biraz da o hayalleri gerçekleştirmek içindir yaşamak. Benim de bu hayallerimden biri antik Epidaurus Tiyatrosu’nda bir gece oyun izlemekti. Epidaurus, dünyanın antikiteden (böyle deyince MÖ 5. yüzyıl yani 2600 yıl öncesi anlaşılmalıdır) kalma, ‘en tam’ tiyatrosu kabul ediliyor. Mimarlarını biliyoruz, Genç Polykleitos; bir heykelci, atlet heykelleriyle biliniyor ama ününü bu eşsiz tiyatroyla yapıyor.
Yol yorucuydu ama gecenin lezzetiyle doluydum
Arkeoloji bir 19. yüzyıl bilimi. O kadar ki Sigmund Freud üstüne psikanaliz tezlerini yazdığı antik Yunan ve Mısır mitolojisinin küçük heykellerini 1900’lerde hurda demir fiyatına alıyordu. 1938’de öldüğünde bir servete sahipti. Epidaurus Tiyatrosu da bu heyecana koşut olarak 1881’de kazılmaya başlıyor. Altı metre toprak altından bu muhteşem tiyatro ortaya çıkıyor. Gene antikçağların en büyük asklepion yani sağaltım evlerinden birisi orada bulunuyor. Tiyatro hastalar da izlesin diye yapılıyor. Ama bu pek o kadar inandırıcı bir iddia değil. Çünkü 13-14 bin kişi oturabiliyor tiyatroda. Şaka değil, 2600 yıl önce bu hacimde tiyatrolar vardı ve insanlar gündüz ve geceleri (çıra ışığında) tiyatro seyrediyordu. ‘Modern’ ve daha ileri olduğunu söyleyen bugünkü insanın böyle bir kapasitesi yok. Tiyatronun yerini futbol ve stadyum konserleri aldı.
Gelin görün ki Epidaurus Tiyatrosu Atina’nın merkezine yaklaşık 100 kilometre uzaklıkta. En az arabayla iki, otobüsle üç saat gitmeniz gerekiyor. Eğer Epidaurus kasabasında gecelemeyecekse, bir buçuk-iki saat oyun izledikten sonra o yolu gerisingeriye dönmek zorunda insan. Ne kadar rahat olsa da araçlar, kabul edelim ki zor, meşakkatli bir yol. Ama güneş batarken, gökyüzü en güzel renklerinden birini alırken ve bir süre sonra da ışık iyice çekilip ay doğduğunda, bulutlar kenarları pırıl pırıl, birer masal devi haline geldiğinde, o toprak sahnede 2600 yıl önceki oyunların oynanışını izlemek, insanın belki de hiç değişmediğini düşünmek, bir tür ‘anne rahmi’ne döndüğünüzü duyumsamak ve antik tragedyaların barındırdığı ‘insanlığın bilinçdışı’yla yüzleşmek az şey midir?
Bir festival başlatmak düşüncesi 1938’de belirmiş
Büyük tiyatro eleştirmenimiz Dikmen Gürün Hocamızın Epidaurus Festivali hakkındaki güzel yazısını okuyunca o anda karar verdim bu hayalimi daha fazla ertelememeye. Buradan Atina’ya uçup oradan Epidaurus’a gitmek ve aynı gece sabaha karşı 3’te gerisingeri otele dönmek, evet, yorucu ama o günden beri zaten hayatım boyunca zihnimde gezdirdiğim tragedyalarla, izlediğim ‘Kral Oedipus’ oyunuyla ve o gecenin eşsiz lezzetiyle doluyum.
Epidaurus’a gitmeden önce Atina’da iki mükemmel sergi gezdim. Biri, ‘Picasso ve Antikite’ başlığını taşıyor. Büyük ressamın yapıtlarının ardındaki Yunan sanatı etkisini zorlu bir sanat tarihi ve kültür araştırmasıyla ortaya koyuyor. 20. yüzyılın yapıtlarını 2500 yıl ve daha eski işlerle birlikte görmek büyük heyecan. Diğer sergi Avigdor Arikha’nın yapıtları. Romanyalı ve çok ilginç bir hayat sürmüş bu Yahudi ressamın çarpıcı resimleri bugünkü dünyada ‘resim ne olmalıdır’ sorusuna cevap verecek kertede güçlüydü. Gene de içim içime sığmayarak o akşam otobüse binip yola çıktık. Epidaurus’a.
Epidaurus’ta bir festival başlatmak düşüncesi 1938’de belirmiş ilk kez. Bölgede zaten elektrik bulunmadığından Sofocles’in ‘Electra’ tragedyası akşam üstünün alaca karanlığında oynanmış. Aynı yıllarda iç savaş ve dünya savaşı patlayınca festival ertelenmiş. Yeniden 1954’te bu defa Euripides’in ‘Hippolytus’ oyunu sergilenmiş. Sonra konserler başlamış ve büyük Yunan sopranosu Maria Callas bu mucizevi sahnede operalar seslendirmiş. Dönemin politik ortamından etkilenerek festival iniş çıkışlarla bugüne değin gelmiş. 1990’larda ve 2000’lerde çok eleştiri de almış, düzeyini yitirdiği öne sürülerek. Yöneticiler bu gerçeği ekonomik krizlere bağlıyor. Neticede Antik Yunan tragedyalarının sergilendiği bir festival olarak bugün devam ediyor.

2600 yıl önce bir gece...

Festivalin müzik kısmı şehirde yapılıyor
Hemen belirteyim: Eğer Epidaurus’a gitmek zor gelirse (ki asla katılmıyor ve kabul etmiyorum) insanlar, gelmiş geçmiş en büyük mimarlardan Le Corbusier’in ‘dünyanın en tam yapısı’ diye nitelendirdiği, hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek kadar muhteşem, Acropolis’in üstünde olanca görkemiyle yükselen Parthenon’un hemen altında yer alan Odeon Herodos Atticus Tiyatrosu’nda da festivalin müzik kısmını izleyebilirler. Akşam göğü altında ve turuncu ışıklar içinde Bilgelik Tanrıçası Athena’ya adanmış bu eşsiz yapıyla göz göze izlenecek bir oyunun hazzını da başka bir etkinlikte bulmak olanaksız.
Oyunlar özgün dilde oynanmıyor elbette. Bugünkü Yunanlar da (‘Yunanlılar’ demek yanlıştır, doğru sözcük budur) o dili anlamıyor. Çeviri metinler kullanılıyor. Gene de o sahnede, o atmosferde, oyuncuların karanlıkta yürüyerek gelip durdukları sahnedeki gösterilerini izlemenin tadı başka. Çünkü birçok Antik Yunan tiyatrosunun başına gelen felakete yani Roma dönemindeki değişikliklere hiç maruz kalmamış bu tiyatronun en önemli özelliği akustiği. En küçük fısıltının bile 14 bin kişi tarafından duyulduğu düşünülürse o sahnede, toprağın üstünde oynamanın önemi ayrıca anlaşılır. Bir de unutmayalım ki bugünkü tiyatrolarda oyuncular ve sahne yüksektedir, izleyici sahneye göre aşağıda. Antik dönemdeyse izleyici yukarıdaydı, tiyatro sıfır noktasında. Yani en tepe noktasında yerden metrelerce yüksekteki izleyici de en önde oturan kişilerle aynı sesi duyuyor.
Sofocles’in ‘Kral Oedipus’unu Konstantinos Markoulakis sahneye koymuştu. Dimitris Lignadis oynuyordu başrolde. Dünyanın en çarpıcı yorumudur diyemeyiz ama koronun kullanılışıyla, sahnenin tasarlanışıyla ve başrol oyuncusunun büyük çabasıyla fevkalade bir düzeydeydi. Yıllardır okuduğum, defalarca izlediğim, neredeyse ezbere bildiğim oyunu izlerken sıkılabileceğimi düşünmüştüm ama gösteri, sonuna kadar heyecanını ve temposunu korudu. Son kertede kaderin hükmü olan oyun başlı başına bir imkândır, bize hayatın öteki yüzünü anlatır. Hazmı zor bir oyundur. Ama antik Yunan tiyatrosunun en temel eserlerindendir (Devamı olan ‘Oedipus Colonus da çok daha farklıdır). Çağdaş bilincin de en ciddi kurucu metinlerindendir. Freud, Oedipus’un işlediği ensest suçundan hareketle Oedipus kompleksini tanımlayınca bu bahtsız tragedya kişisi de ölümsüzleşti.
1848-1914 arasındaki Helen tutkusu dönemi
Ve ne gariptir, Araplar Harun Reşid zamanında Bağdat’ta kurdukları büyük kütüphanede eşi menendi görülmemiş tercüme hareketiyle Antik Yunan’ın felsefe metinlerini ve bilim kitaplarını harıl harıl çevirirken tragedyalara ellerini bile sürmediler. Bu oyunların içerdiği çoktanrılılık, dışına çıkılmaz kadercilik, tanrıların geçmişteki nesillerin suçu nedeniyle ardından gelenleri cezalandırması, üstün güçlerle donatılmış kahramanların iradi hükümlere sahip olması, şiirin çevrilebileceğine inanmamaları, tiyatro oynayacak yapıların bulunmadığı topraklarda yaşamaları gibi nedenler Arapları bu metinlerden uzak tuttu.
Avrupa’da da unutulmuştu bu edebiyat. Ama 1848-1914 arasındaki Helen tutkusu dönemi bu metinleri yeniden üretti. Bugün de dünya tiyatroları onların yeni yorumlarla sahnelenişine tanıklık ediyor. Bitmeyen metinler bunlar. Siyaset bilimi dahi kendi kuramları için onlara yöneliyor.
O oyunu o sahnede gördüğüm için, tepeden tırnağa kadim zamanların duygularıyla yüklü olarak, oyun bitince kendimi dışarı attım. Selam bitmiş, sahne boşalmıştı. Oyuncular tebrikleri kabul ediyordu. Başrol oyuncusuyla yan yana geldik. Kutladık. Kral Oedipus bizim gibi, ölümlü bir insandı. Hayat devam ediyordu. 2500 yıl önce insanlar o taşlara oturmuş, o oyunları izlemiş, aynı olmasa bile benzeri şeyler düşünmüştü. Tragedyalar yaşadıkları toplumun ta kendisiydi. Yaşantılarını, politik rejimlerini, bizzat insan olmanın acılarını, korkularını izliyorlardı sahnede Epidaurus’taki seyirciler.
2600 yıl önce bir gece...

6 metre derinlikte antik tiyatroda bulunan eserler.
Binlerce insan arasındaki iki Türk bizdik
Platon o izleyicileri sevmiyordu. ‘Nomoi’ isimli son diyaloğunda tiyatro izleyicilerini ‘güruh’ diye nitelendiriyor, onlardan hiçbir şey olmayacağını vurguluyordu. Ama ne yapalım, ben de o güruhun bir parçasıydım ve hayatımdan çok memnundum. Bir düşümü gerçekleştirmiştim. İnsanlığın bilinçdışına gidip geri dönmüştüm. Galiba o binlerce insan arasındaki iki Türk bizdik. Türk burjuvaları yakınlardaki köylerde tatil yapıyor ama bir teki bile kulaklarının dibindeki bu serüvene katılma ihtiyacı duymuyordu.
Sabaha karşı Atina’ya varınca ilk iş gözümle arayıp bir tepenin üstünde vakur ve mahzun duran Parthenon’a baktım. Mitolojinin tanrıları da eminim 2500 yıl öncesine gidip geri gelmiş, bana bakıyordu...

ÇİLEKLİ YULAFLI CRUMBLE | MUCİZE LEZZETLER

Çilekli Yulaflı Crumble | Mucize Lezzetler Mucize Lezzetler'in bugünkü menüsünde Çilekli Yulaflı Crumble var! Gülçin Çavdarcı'nın enfes tarifi ile sizlerle... (Sponsorlu İçerik)
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle