GeriHürriyet Cumartesi Şurası söyleşip güldüğümüz yer...
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...
Bostancı İstasyonu binası ve mahallelilerin buluşma noktalarından biri olan çay bahçesi.

Bu bir gün olacaktı! Bu kez yolum, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği mahalleye düştü. Bildik sokaklara, tanıdık insanlara, hatta akrabalara dışarıdan bakmaya çalışmak zor; şahsi geçmişin izini sürmek eğlenceliydi. Hasılı, sınırları Çatalçeşme’den Altıntepe’ye genişleterek yaptığım Bostancı turunun yeri apayrı...

Durağa, Bostancı’ya giden 2 numara yanaşınca içimi bir heyecan kaplıyor. Ailemin geçmişinin neredeyse tamamı, benimkinin çok büyük kısmı orada: Dedemin artık sadece isminin yaşadığı apartman, benim oynadığım sokak, arkadaşlarımla yürüdüğüm yollar, dayımın bizi sandala atıp denize açıldığı sahilin yol olmadan önceki hali, Madam Tamara’nın köşkü, anneannemin komşusu Kırımlı hanımefendi Leyla Teyze’nin (Pultar) pasta gibi pespembe konağı (el değiştirdi), sahil yolundaki eski kulüpten gelen Ünal Narçın sesi: “Kız sen İstanbul’un neresindensin?”

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

İstanbul’un neresinden olduğum belli. Peki Bostancı adı nereden geliyor? Osmanlı’da şehrin güvenliğine bakmakla görevli askerlere ‘Bostancı’ deniyor. Vaktiyle şehre giriş-çıkış kontrollerinin yapıldığı bu mahalle de adını buradan alıyor.

Son durakta Kuloğlu Camii karşılıyor. 1915 tarihli bu cami, Mimar Kemalettin Bey’in klasik tarzdaki son eserlerinden. Camiyi arkamda bırakıp şu an kapalı olan istasyona ilerliyorum. ‘Kargalı’ diye de bilinen İstasyon Çay Bahçesi’ne takılıyor gözüm. Salâh Birsel’in 1999’da Çatalçeşme’deki evindeki vefatına kadar her gün gittiği yer. Ne mutlu bana; ona burada kitap imzalatmaya yetiştim...

Kasapsız çarşısı!

İstasyonun altındaki eski sabit pazar alanını geçip meydana çıkıyorum. Sağda Bostancıbaşı Derbendi Köprüsü (Cisr-i Derbend, 16’ncı yüzyıl), önümde artık II. Mahmut Han diye anılan 1831 tarihli Bostancıbaşı Derbendi Menzil Çeşmesi var. Tarihi köprüye bakmak acı veriyor. Altından akan cılız su lağıma dönüşmüş, ortalık çöp dolu. İçim acıyarak geçip tarihi Kasaplar Çarşısı’na giriyorum.

İlk mırıldandığım “Burada Kasaplar Çarşısı vardı” oluyor. Çünkü artık yok! Çarşıya adını verenler yavaş yavaş azalıyordu ama bu kadarını beklemiyordum. Aklıma annemle tazecik yürek, böbrek, ciğer aldığımız Altun Ciğercisi geliyor. Onun da yerinde yeller esmekte tabii.

Bu sokak, Türkiye’den sonra şimdi de Amerika’yı sallayan Nusret Gökçe’nin çırak olarak işe başladığı Günaydın’ın olduğu yer. Zamana bir tek o direnmiş ama o da artık bir kasap/restoran zinciri.

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

Köfteci Şükrü işbaşında.

1973’ten beri aynı formül

Tekrar meydana dönüyorum. Kokoreççiler, büfeler arasında yan yana iki lezzet yuvası var. Önce Köfteci Şükrü... 1952 doğumlu Şükrü Dursun, Sivaslı. 1973’te İstanbul’a gelip çalışmaya başladığı bu dükkânı, sekiz sene sonra almış. Köftenin formülü hiç değişmemiş: “Kıvırcık kuzuyla süt danasını karıştırıyorum. İçinde sadece çok az soğanla maydanoz var. Baharat hiç yok çünkü bebeler de yiyor. Sonra da meşe kömüründe pişiriyoruz.”

Şükrü Usta’nın piyazı da meşhur ama asıl köftenin sıkı bir rakibi var: Yaprak ciğer ızgara. Köfte 17, ciğer 23, piyazın da sadesi 9, yumurtalısı 10 TL.

Biz konuşurken içeriye beyaz saçlı ama son derece dinç, yakışıklı bir beyefendi giriyor. Ağzımdan soruyla hitap arası iki kelime dökülüyor: “Ümit Bey?” Halk müziği sanatçısı Ümit Tokcan da Köfteci Şükrü’nün müdavimiymiş meğer.

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

Ümit Tokcan da Şükrü Usta’nın müdavimi.

Oradan çıkıp yanındaki Adana Öz Asmaaltı Kebap’a giriyorum. Burası içkili de olduğu için daha çok akşamları dolu. Zırhla yaptıkları kebabın da, mezelerinin de tutkunları var. Adana kebap 27, alinazik 35, mezeler 12’şer TL.

Bağdat Caddesi’ne doğru ilerliyorum. Sağımdaki Çatalçeşme, semte de adını veren, 1550’lerden kalma bir yapı. Arkasında senelerdir bakımsız durduktan sonra başlanan restorasyonu tamamlanan (yoksa o da bir büyük moda markasının mağazası mı olacak?) Cavit Paşa Konağı var. 18’inci yüzyıl sonuna ait bir köşk ve 1. derece tarihi eser. İlk sahibi Yıldız Sarayı’nın kumandanı Cavit Paşa’ymış.

Tekrar meydana dönüp yukarı, minibüs caddesine yürüyorum. Karşımda İstanbul’da tek tük kalan lunaparklardan biri, arkasında 1991’den beri kimleri kimleri ağırlamış Bostancı Gösteri Merkezi... Mevsim kış, lunapark kapalı. Bir de yazın uğramak lazım. Acaba hâlâ cıvıl cıvıl mı?

Deniz var, vapur yok!

Küçükyalı istikametine devam ediyorum. ‘Nokta’ diye bilinen dörtyoldan sahile dönüp turumu tamamlayacağım. Sahibi Faruk Uğurata’nın doğma büyüme Bostancılı olduğunu bildiğimden caddenin üstündeki Ömer Kuruyemiş’e giriyorum. İçeride eşi Nilgün Hanım var. Biz laflarken kapı açılıyor. Nilgün Hanım, “Vedat Bey de eski Bostancılıdır” diyor.

Vedat Etik, 59 yaşında. Bulgaristan göçmeni bir aileden. “Burada en güzel çocukluğu biz yaşadık, şimdikilere hiçbir şey kalmadı” diyor: “Çevre, arkadaşlık, etraftaki aileler, gıdanın âlâsı, havanın ve denizin temizi... O yaşadıklarımızın gayretiyle geldik bugünlere. Şimdiki çocuklara bakıyoruz, Allah selamet versin hepsine...”

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

Eski Bostancılılar Vedat Etik (solda) ve Faruk Uğurata.

Bozulma ne zaman başlamış peki? “Turgut Özal döneminde” diyor Vedat Bey: “Hep müstakil evlerdi. Bahçeli, iki-üç katlı konaklar yıkılıp müteahhitlere verildi. Mirasçılar devreye girdi. Apartman yapalım, bizim de paramız olsun derken suyu çıktı. Biz artık fenafillah seviyesine eriştiğimiz için bize hava hoş da...”

Sıra 64 yaşındaki Faruk Uğurata’ya geliyor. “Çok mutlu bir çocukluk geçirdim Bostancı’da” diye başlıyor: “Yeşil alanları, oyun yerleri, komşuluğu, yaş gruplarına göre sağlam arkadaşlığı olan bir yerdi. Bütün esnafı tanırdın. Herkes birbirinin adını, ailesini, işini bilirdi. Sayfiye yeriydi burası. Farklı etnik ve dini gruplardan insanlarla bir arada büyüdük; Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler... Yazı burada geçirir, kışın Şişli’deki, Nişantaşı’ndaki evlerine geri dönerlerdi. 10 arkadaşım varsa dördü azınlıklardandı. Çoğu gitti artık Türkiye’den ama hâlâ görüştüklerim var.”

Ona da soruyorum, bu hava ne zaman bozuldu diye. “Aslına bakarsan çarşıda enteresan bir bıçkın grup vardı hep. Ama gene oranın yerli adamlarıydı; mahalleyi, çocuğu, seni beni korurdu. Şimdi artık onlar da ya öldü ya gitti.”

Bostancı’yı ne kurtarır peki? “Bir örgütlenme var mı eski semt sakinleri arasında?” diye soruyorum. ‘Eski Bostancı’yı Yaşayıp Tadanlar’ diye bir Facebook grubu varmış: “Haftanın bir günü aşağıda eski Hasanaki’nin çay bahçesinde toplanılıyor. Neredeyse en gençleri benim. Sohbet ediyoruz, eskiyi anıp dağılıyoruz. Nasıl kurtaracaksın? En basitinden deniz var, vapuru kaldırıyorlar. O vapur, bir kültürdü mesela. Babamla binerdik; herkesin yeri belli, biri gelmedi mi ne oldu diye sorulur... Eski tarihi iskelelerin çoğu kullanılmıyor. Suadiye İskelesi gitti, Moda İskelesi bir açılıp bir kapanan bir restoran oldu, Bostancı İskelesi’ni atıl hale getirdiler, yan taraftan motora biniyorsun.”

Dönüş yolu, her zamanki gibi muhasebe zamanı: Acaba insanın uzun yıllar yaşadığı yer mi ona her şeye rağmen güzel görünüyor yoksa gerçekten Bostancı o eski günlerini mumla arar haldeyken bile güzel mi? İşte İstanbul turlarının kucağıma bıraktığı bir cevapsız soru daha...

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

Sanat müzesi gibi meyhane

Bazı mekânlar sadece orada yenip içilenlerle konuşulmaz; başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir ruhu vardır. Hatay Restaurant onlardan. Burası bir küçük sanat müzesi. İçeri girdiğiniz an aklınıza Cemal Süreya dizeleri üşüşüyor, yukarıdan bir Nejat Uygur tablosu göz kırpıyor, duvarlardan Can Yücel, Oktay Akbal, Tomris Uyar, Arif Damar, Refik Durbaş, Cahit Kayra, Selahattin Hilav bakıyor.

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

Ali Demir, 1967’de Kadıköy’de açmış ilk Hatay’ı. 1986’da bugünkü yerine taşınmış. Bugünse bir ortaklık var; Ali Demir’in oğlu Tevfik Bey’le mekânın ilk garsonlarından Mehmet Ali Işık birlikte işletiyorlar. 2003’te ‘Hatay Meyhanesi Defterleri’ ismiyle kitap da olan ve müdavimlerin tatlı notlar yazdığı defterlerin 24’üncü cildi bitmiş durumda. Bir de çok yakın zamanda Mehmet Ali Işık’ın, restoranın 50’nci yılı anısına hazırladığı ‘Bizim Hatay’ (Artshop Yayıncılık) kitabı çıktı. Meraklısına tavsiye edilir.

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

İşte kuzu kuzu geldim...

Bu kadar yakınına gelmişken Paçacı Hikmet’e uğramak şart. Öncelikle tabii ki nefis bir kelle paça için. İşkembe ve damar da çok lezzetli. Lokantanın sahibi Hikmet Yılmaz, Diyarbakırlı. Birkaç çeşit dışında yemeklerin günlük olarak değiştiği tezgâh da çok bereketli. Her gidişimde yaptığım gibi hemen kuru patlıcan dolma söylüyorum. İlikle pişiriyorlar ve acısı, ekşisi, yağı o kadar yerinde ki saatlerce bıkmadan yiyebilirsiniz. Yüzde 90 kuzu etiyle yapılıyor yemekler. Kaburga, tandır, mumbar, güveç yemekleri için Anadolu Yakası’nda en doğru adres burası olabilir. Üstelik 24 saat açık.

Şurası söyleşip güldüğümüz yer...

Paçacı Hikmet’in kuru patlıcan dolması.

 

Birbirimizi ne kadar iyi tanıyoruz? | Beliz Şen

Birbirimizi ne kadar iyi tanıyoruz? | Beliz ŞenBugün Ilgım Öztekin ile birbirimizi ne kadar iyi tanıyoruz belli sorularla cevaplandırdık. İyi Seyirler...

Yorumları Göster
Yorumları Gizle