GeriHürriyet Cumartesi Şöhret gibi dehayı taşımak da zordur
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şöhret gibi dehayı taşımak da zordur

Şöhret gibi dehayı taşımak da zordur

Yıllarını Babıâli’de geçirdi, kitle iletişimi konusuna en çok o kafa yordu, yıllarca ders verdi. 30 kitap yazdı Haluk Şahin... Son iki kitabında yönünü romancılığa çevirdi. Kendisiyle bütünleşen Bozcaada’yı kitabına fon yapan üstat, bu kez 1990’ların Türkiye’sinden çok tanıdık bir aile hikâyesiyle karşımızda. Enteresan olan, bu hikâyenin bir benzerinin 3 bin yıl önce de yaşanmış olması...

İlk romanınız ‘Babıâli’de Cinayet’te medyadaki çürümeyi anlatmıştınız. Aslında roman yazan gazetecilerin birçoğu ilk kitaplarında odağına medyayı koyuyor. Sonra bundan sıyrılıyor ve yönünü başka tarafa çevirebiliyor sanırım. Size olan da bu muydu?
- Aslında bu romanı yazmaya bundan 15 yıl kadar önce, hâlâ gazetecilik yaparken karar vermiş, hatta yazmaya başlamıştım. O günlerde 1970’li yıllardan dostum, roman eleştirmeni Fethi Naci’yle aramızda bir iddia vardı. O benim roman yazamayacağımı, romanın sabır ve direnç işi olduğunu söyler, köşe yazarlarında böyle yürek olmadığını iddia ederdi. Onu mahcup etmek üzere bir yaz oturup 80 sayfa kadar yazdım ama arkasını getiremedim. Yani, Naci haklı çıktı. Günün birinde, ilk romanım çıktıktan sonra bir cuma günü Pasaj’da Seviç’e gidip Naci’nin önüne atmanın hayallerini kurardım: ‘Bak bakalım yazabiliyor muymuşum?” Ne yazık ki bekleyemedi, çekti gitti. Onun da çok sevdiği Bozcaada’da geçen bu romanı görmesini ne kadar isterdim...
Çağımız insanı romana
vakit bulacak mı?
Romancılığı sevdiniz mi?
- Evet, beklediğimden daha fazla sevdim. ‘Ada’ benim 30’uncu kitabım, yani yeni kitap heyecanını daha önce pek çok kez yaşadım. Ama onlar genellikle medya ve siyasetle ilgili olgusal kitaplardı. Roman yayımlamanın tadı bambaşkaymış. Meğer, az ötemde roman okuru diye bir kitle varmış. Meğer benim bir zamanlar Dostoyevski okurken yaptığım gibi, sabahlara kadar oturup roman okuyanlar oluyormuş. İnsanların bana bakışı bile değişti, yumuşadı. İlk romanım bazı çevrelerden çok ilgi gördü, bu belki biraz da Babıâli’ye ilişkin tiplemelere duyulan merakla ilgiliydi. Acaba nefret ettikleri ya da bayıldıkları filanca gazeteciyi de yazmış mıydı? Bu kez öyle değil. Bu kez, hayal dünyasına açılıyoruz. Aşk var. Dâhiler var. Güncel zamanla mitolojik zaman birçok noktada kesişiyor. Roman çok esnek ve becerikli bir tür. Ne isterseniz yapabiliyorsunuz. Bence insanların kendilerini ve başkalarını anlamaları için romandan daha uygun bir ortam olamaz. Ve böyle bir şeyin olmasına insanlık şiddetle ihtiyaç duyuyor. Ama ben Umberto Eco gibi ‘geç ve genç bir romancı’ olarak acaba türün geleceği var mı diye kaygılanıyorum. Netflix’te aksırıncaya tıksırıncaya kadar dizi seyreden çağımız insanları roman okumaya vakit bulabilecekler mi? Ona ihtiyaç duyacaklar mı? Yoksa hayatımı adadığım kitle iletişimi gibi geç keşfettiğim romanın da tarihsel anlamda sonuna mı geldik? Biraz geç mi kaldım?
Bu romanda beni en çok etkileyen, bilim insanı Prof. Deniz Yorgancı’yı anlatış şeklinizdi. O, gezegeni kurtarabilecek bir formül üzerinde çalışırken bir yandan da ailesinin vasatlığıyla mücadele ediyor...
- Dâhi olarak görülen bilim insanları daima garipsenmiştir. Çünkü onların kafalarında devasa sorular vardır, sıradan dünya gailelerine uyum göstermekte zorlanırlar. Romanda adı sık anılan Tales böyle değil miydi? Genç bir kız, yıldızları incelemek için göğe bakarak yürürken kuyuya düştüğü için yaşlı Tales’e çıkışıp, “Biraz da önüne baksaydın” dememiş miydi? Deha, hele bir misyon duygusuyla birleşmişse, ağır bir yük olur. Misyon duygusuyla aşk arasındaki çatışma edebiyatın en temel temalarından biridir. Tabii, toplumsal koşullar ve çevrenin fırsatçılığı, görmemişliği gibi ek sorunlar da var. Evet, şöhret gibi, dehayı taşımak da zordur! Hele vasatlığın erdem sayıldığı bir ortamda.
Tam da bunu sormak istiyordum. Şan-şöhret ve entrikayla dolu, içi boş ama cebi tıka basa olan bir aileyi gösteriyorsunuz bize. Bu fotoğraf aşina olduğumuz ama bir yandan da hak edilmemiş şekilde saygı gören bir topluluğun fotoğrafı. Giderek artan nobranlık sizi ne kadar etkiledi?
- İlk romanım ‘Babıâli’de Cinayet’ten sonra bir asistanım “Hocam soruyu bildiğiniz yerden seçmişsiniz, hayatınız Babıâli’de geçtiği için anlattıklarınızı birinci elden biliyorsunuz” demişti. Bu yüzden ikinci romanımdan endişe ediyordu. Aslında bu kez de soruyu bildiğim yerlerden seçtim: Bozcaada ve 1990’ların İstanbul’u. O yıllarda ben Türkiye’nin en çok seyredilen soruşturmacı gazetecilik programı ‘Arena’nın editörüydüm ve kadim dostum Uğur Dündar’la birlikte Kamil Bey gibi yeni zenginleri, Aga Bey gibi mafya tiplerini, Feri gibi yaman ve acımasız kadınları izliyordum. O bankacılık dalaverelerinin ‘kahramanları’nın peşinden az mı koştuk? Kendi bankasını fiilen soyan, geceleyin bavulla para kaçıran patron bozuntularının haberlerini kim yaptı? Tanrı’nın bir uyarı tüyosu gibi gönderdiği Susurluk kazasını aylarca gündemde kim tuttu? 1990’lar, Türkiye’nin toplumsal çözülmesinin en hızla yaşandığı bir zaman dilimidir. Sözüm ona ‘yükselen değerler’in göklere çıkarıldığı yıllar. Nobranlık bunun boyutlarından biri... Feri ve çevresindeki tamahkâr insanlar, 1990’ların parlayan yıldızlarıydılar.
İnsanlığın kumaşında
olan şeyler bunlar
Evet, Feri... Bir fettan kadın portresi çiziyorsunuz. Aslında kadından yaşça büyük ‘baba Yorgancı’ portresi de en az onun kadar ilginç. Âşık ve yaşlanmakta olan bir baba, genç oğlunu yeni ve güzel karısından kıskanıyor ve kadının oynadığı oyunda ‘akıllı oğlan’ mağdur oluyor. Bu yüzyıllık oyunun hâlâ işe yarıyor olması sizi şaşırtıyor mu?
- Teknoloji ne kadar değişirse değişsin insan fıtri olarak, temel özellikleri itibariyle pek değişmiyor. Kin, nefret, kıskançlık, yalan, haset, ihanet hâlâ insanlığın harcının bir parçası. Efsanedeki Tenes’ten romandaki Deniz’e giden yol o kadar uzun değil aslında. Romanda Gülderen’in sözünü ettiği gibi, Ege mitolojisindeki öyküleri de günümüzde bir magazin gazetesinin haberleri gibi okumak mümkün. Televizyon haber bültenleri böyle öykülerle dolu. Ünlü ailelerin hayatına o gözle bakın. Trump ailesine o gözle bakın. Hani bazen “İnsanlık ne hallere gelmiş!” diye feryat ediyoruz ya, palavra! Ne yazık ki, insanlığın kumaşında olan şeyler bunlar! Olmasa Shakespeare ne yazardı? Ya Tolstoy? Phillip Roth?

Şöhret gibi dehayı taşımak da zordur


Bir hayat geçmişte yaşanmış bir hayata ne kadar benzeyebilirdi?

Kitabın başında sorduğunuz bir soru var: “Bir hayat, daha önce yaşanmış bir başka hayata ne kadar benzeyebilirdi?” Okura çok kopya vermek istemiyorum ama 3 bin yıl önce yaşanmış bir hikâyeden yola çıkarak mı yazdınız Deniz’in hikâyesini?
- Tenes efsanesi nice yıllar önce ilk okuyuşumda beni etkiledi. Çok güzel bir opera öyküsü olabileceğini düşündüm. Ya da tiyatro oyunu... Nice yıllar sonra biraz da Fethi Naci’nin meydan okuması sonucu buna benzer öykülerin günümüzde de yaşandığını fark edip hikâyeyi güncelleştirmeye başladım. Peki ama ne kadar değiştirecektim? Bir hayat geçmişte yaşanmış bir hayata ne kadar benzeyebilirdi? Bu soruyu, olasılık kuramları uzmanı bir matematikçiye sormalıydım. Böylece Deniz çıktı karşıma... Babası çok zengindi ve hırslı üvey annesi Deniz’e iftira atıyordu. Nasıl olabiliyordu bu? Roman yazmak böyle bir şey, soruları yanıtlaya yanıtlaya ilerliyorsunuz. Tıpkı örgü örer gibi.
Bu arada sizi tebrik etmek istiyorum. 2018 yılı Homeros Ödülü’ne layık görüldünüz. Bu ödül kimlere veriliyor?
- Tam adı Homeros Bilim Kültür ve Sanat Ödülü. 2002 yılından beri Çanakkale’de Uluslararası Troia Festivali’ni düzenleyen komite tarafından, Troya dahil yöre kültürünü evrensel bir anlayışla ve barışçıl bir mesajla işleyen eser ve çalışmalara veriliyor. Benden önce bu ödülü alanlar arasında Yaşar Kemal, Yıldız Kenter, Cevat Çapan, Rüstem Aslan, Erdinç Bakla gibi isimler var. Bu yıl beni bu ödüle layık görmelerinin önde gelen nedeni 17 yıldır Bozcaada’da düzenlenmesine katkıda bulunduğum Ozanın Günü ve Homeros Okuması etkinliği. ‘Troyalılar Türk müydü?’ diye bir kitabım da var.

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle