GeriHürriyet Cumartesi Nasıl oturduğumuzu, giyindiğimizi değil bunlara farklı gözle bakan beyinleri düzeltmek zorundayız
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Nasıl oturduğumuzu, giyindiğimizi değil bunlara farklı gözle bakan beyinleri düzeltmek zorundayız

Nasıl oturduğumuzu, giyindiğimizi değil bunlara farklı gözle bakan beyinleri düzeltmek zorundayız

Sinemamızın yeni nesil oyuncuları içinde en iddialı isimlerden biri... 22 yaşında Altın Portakal’ı kucakladı. 27 yaşında Altın Koza sahibi oldu. Bu hafta vizyona giren ‘Sibel’le festivallerin gözdesi haline geldi. Kısa süre önce de Netflix’in yeni Osmanlı dizisi ‘Ottoman Rising’ için imzayı attı. Damla Sönmez’le buluştuk.

Bu hafta vizyona giren ‘Sibel’ filminin anlatmak istediği nedir?

- Bu bir büyüme ve kendini keşfetme hikâyesi. Trabzon-Giresun sınırında Kuşköy’de yaşayan Sibel, çocukluğunda bir hastalık geçirmiş. Duyabiliyor ama konuşamıyor. İnsanlarla ıslık diliyle iletişim kuruyor. Babasıyla yaşıyor. Köydeki kadınlardan biraz farklı çünkü istediği saatte eve girip çıkabiliyor. Bu sırada ormanda bir kurt olduğu söylentisi çıkıyor. Özellikle kadın ve çocuklara, “Köyden sakın çıkmayın” diyorlar. Sibel sırtında tüfeği, ormana bu kurdu avlamaya gidiyor ve o sırada bir yabancıyla karşılaşıyor. Kendini etrafa ve topluma kabul ettirmeye çalışırken aslında tek kabul ettirmesi gerekenin kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor.

Damla Sönmez yeni filmini anlattı

Islık çalmayı bilmiyordum

Köyde gerçekten bahsettiğiniz ıslık dili mi kullanılıyordu?

- Evet. Yönetmenlerimiz  Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti 10 yıl kadar önce Fransa’da ‘İnsanlığın Dilleri’ isimli bir kitap buluyor. Orada da sadece üç satır geçen bu ıslık dili çok ilgilerini çekiyor. Sonra o köyü görmeye karar veriyorlar. Dört sene üst üste o köye gidip geliyorlar. Bu dile eski zamanlarda doğa şartları sebebiyle gereksinim duymuşlar. Yollar dar ve dik, yayladan köye, köyden tarlalara bu dil sayesinde rahatlıkla, “Akşam beşte çay koyacağım, gel” diyebiliyorlarmış.

Bütün filmde sadece ıslık çalarak oynuyorsunuz. İyi miydiniz ıslık konusunda?

- Bana hikâyeyi anlattıklarında bayıldım ama bir sorun vardı: Ben ıslık çalmayı bilmiyordum.

Ne yaptınız?

- Babam çok iyi ıslık çalar. Günlerce çalıştık. Sonra dili öğrendim.Dilin, her heceye karşılık gelen kıvrımları ve dalgalanmasıyla çıkan sesleri, o seslerden oluşan kelime ve cümleler var. Kuşköy’de yaşayan Orhan Civelek Hocamdan dersler aldım. Bazı sahnelerde hata yaptığım oldu. Sesimin çok çıkmadığı yerler vardı. Ses tasarımı zamanı Almanya’daki stüdyoda iki gün boyunca nefes alıp verip ıslık çaldım.

Hiç konuşmadan oynamak nasıldı?

- Çok enteresan ve meydan okuyucuydu. ‘Konuşamıyorsam derdimi nasıl anlatırım’ diye düşündüm ve nefes çalıştım.

İnsan kendisini nefesle anlatabilir mi?

- Evet. Bütün duygularımızda belli nefes kodları var. Onları araştırdım. Nefes hangi durumda tıkanır, çığlık atmak isterken nerede sadece ağzından hava çıkar? Sonra da karakterin yolunu nefesle kurdum.

Adana Film Festivali’nden sonra filmde şive olmaması eleştirildi. Ne diyorsunuz?

- Anneannem Bartınlı, yazlarım orada geçti. Giresun’a gittiğimde ağır bir şive konuşulmasını beklerken öyle bir şey olmadığını görmüştüm. Bir yandan da gerçekten buna takılanların filmin duygusuna kendilerini bırakamadıklarını düşünüyor ve diyecek bir şey bulamıyorum.

Nasıl oturduğumuzu, giyindiğimizi değil bunlara farklı gözle bakan beyinleri düzeltmek zorundayız

İsyankâr halimi törpülüyorum

‘Sibel’ karakteri düzeni kabullenip kendi köşesine çekilmiyor. Siz ne kadar düzene bağlısınızdır?

- Dobra biriydim. Yaşla birlikte farkında olmadan kendimi dizginlemeye ve sansürlemeye başladım. İsyankâr halimi örpülüyorum.

Nelere isyanınız var?

- Sevgisiz, tahammülsüz ve korkak insanlara isyanım var. Korkmayın ya! Ben de sendenim, sen de bendensin... Aynı dertleri yaşıyoruz.

Siz korkmadan yaşıyor musunuz?

- Bu doğamızda olsa da o korkuyu yönetebilmeye ve korkularımla konuşabilmeye çalışıyorum.

Filmde namus kavramı da işleniyor...

- Aslında namus değil oradaki konu. Köyün kadınları ve düzen korunmaya çalışılıyor. Ama bu koruma; severken boğan bir şeye dönüşüyor. Bu da sırf bu köy için geçerli değil, bizler bir süre sonra korumak istediğimiz şeye zulmeder hale geliyoruz.

Nasıl oturduğumuzu, giyindiğimizi değil bunlara farklı gözle bakan beyinleri düzeltmek zorundayız

Böyle filmler bir şeyleri değiştirebilir mi?

- Sanat değiştirir. Bu yüzden sanatı desteklemeliyiz zaten. Amerika’da iki genç kız filmden sonra yanıma gelip, “Artık umudumuz var” dediler. Filmin, izleyiciye yalnız olmadığını anlatması bile çok değerli. 

Neden kadın hikâyeleri bu kadar az çekiliyor...

- Toplumun her alanında bu var. İster oyuncu ol, ister beyazyakalı ol... Kadınlar doğum yapabilir diye işyerlerinde sözleşmelerine, “Doğum yapamazsın” maddesi konuyor. Yani bizim normal fizyolojik süreçlerimize bile dünya uygun değil. Biz kadınlar bu yüzden 20’li yaşlarda kendimizi, kadınlığımızı saklamaya, erkeksi görünmeye çalışıyoruz. 30’larımıza gelince anlıyoruz ki, “Bu benim suçum değil, sen bana başka türlü bakarsan hastalık senin kafanda demektir”.  Tekrar dişi tarafımıza dokunmaya başlıyoruz.

Siz de 30’ların başındasınız. Birkaç sene önce daha salaş giyinirken şimdi kadınsı görünmekten çekinmiyorsunuz. Bu değişim sizin için de yaşla mı ilgili?

- Evet. Buyum, bundan utanmamı gerektirecek bir durum yok. Bunu anladım. Biz aslında; nasıl oturduğumuzu, giyindiğimizi değil, buna farklı gözle bakan beyinleri düzeltmek zorundayız.

"Babam çok iyi ıslık çalar. Günlerce çalıştık. Sonra dili öğrendim.
Dilin, her heceye karşılık gelen kıvrımları ve dalgalanmasıyla çıkan sesleri, o seslerden oluşan kelime ve cümleler var."

‘Onun paletindeki renkler benimkine ne katabilir?’

Sibel karakteri konuşmayı reddediyor. Ve köydekilerden farklı yaşıyor. Bu yüzden de ötekileştiriliyor. Günümüzde ne kadar ötekileştirmeyle karşılaşıyorsunuz?

- Günümüzde ötekileştirme ilkokullarda bile yaşanıyor. Farklı olan; ‘bize zarar verir’, ‘düzenimizi bozar’ gibi yaftalarla karşılanıyor.

Yani ‘farklı’ya tahammül edilemiyor mu?

- Bu tahammül meselesi değil aslında. Burada birincil duygu, korku! Korktuğumuzda bazıları kaçarak, bazıları saldırarak kendilerini savunmaya çalışıyor. Oysa ‘Karşımızdakinin hayat paletindeki renkler benimkine ne katabilir’ diye düşünebilmeliyiz.

Siz hiç ötekileştirildiniz mi?

- Bu soruya burada cevap vermek istemiyorum. Bir gün bir şeyler içeriz ve anlatırım...

Nasıl oturduğumuzu, giyindiğimizi değil bunlara farklı gözle bakan beyinleri düzeltmek zorundayız

 Bir ara evleneceğiz herhalde

Oyuncu Ushan Çakır’la (üstte) nişanlandınız. Nasıl gidiyor birlikteliğiniz?

- Her şey yolunda ama çok yoğunuz. Bir ara evleneceğiz herhalde (gülüyor).

 İlişkide aynı mesleği yapıyor olmanın artıları neler?

- Sizi çok iyi tanıyan bir insanla bir şeyler yaratmak çok keyifli.  Birbirimizin senaryolarını okuyoruz, fikirlerimizi alıyoruz.

Yeni Netflix dizisinde bir ajanı canlandırıyorum

Altın Portakal’dan Altın Koza’ya neredeyse her filmde ödül alıyorsunuz. Bu nasıl hissettiriyor?

- Sette bunları düşünmüyorsunuz, orada sadece karakter, hikâye ve yönetmenin sizi nasıl görmek istediği var. Ama ödüller çok mutlu ediyor. Bir çeşit görünürlük kazandırıyor. Bu da daha fazla ve çeşitli hikâyeyle bir araya gelmek demek.

Netflix’in yeni dizisi ‘Ottoman Rising’le anlaştığınız doğru mu?

- Evet. ‘Ana’ adında bir ajanı canlandıracağım.

Dizi ne anlatıyor?

- Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasına odaklanan bir iş. Çekimler mart ortası başlıyor. Tamamı İngilizce çekilecek. Kadro Türk ve yabancı oyunculardan karma olarak oluşturuluyor.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle