GeriKelebek Her şey bir tesadüftü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Her şey bir tesadüftü

Her şey bir tesadüftü
refid:19937831-spot ilişkili resim dosyası

Yıllardır tiyatro eserlerine müzik besteliyor Tolga Çebi (39). Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda müzik direktörlüğü görevini sürdürürken özel tiyatrolara da iş yetiştiriyor.

Örneğin son yıllarda adını en çok Oyun Atölyesi’nin eserlerinde görüyoruz: ‘Azrail’in Gözyaşları’, ‘Othello’, ‘Atinalı Timon’, ‘Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’, ‘Testosteron’, ‘Macbeth’ ve ‘Don Juan’ın Gecesi’. Şimdi tüm bu oyunlar için yaptığı müzikleri iki CD’lik ‘Favela’ albümünde topladı. Tolga Çebi’yle tiyatro müziği yapmanın sırlarını ve bu işe nasıl başladığını konuştuk.


Malatya’da doğup, ilkokulu Bursa ve Çanakkale’de bitirmişsiniz. Ailenizin işi gereği miydi bu yolculuk?
- Evet, babam edebiyatçı, annem de tarihçi ve kütüphaneci. Ankara’da tanışıp evlenmişler ve ilk tayinleri Malatya’ya çıkmış. Ben de orada dünyaya gelmişim. Dört yıl sonra babamın tayini Bursa’ya, ardından Çanakkale’ye çıktı. İlkokuldan sonra, 11 yaşımda, Hacettepe’ye bağlanmış olan Ankara Devlet Konservatuvarı’nda yatılı okudum.

Aileniz müzikle ilgilenir miydi? Sizce yeteneğinizin genleri kimden gelmiştir?
- İkisinin de kulağı çok iyi. Babam, Ankara Radyosu’nda Türk Halk müziği söylermiş. Evde de saz ve kemençe çalar. İlk bestemi annem çamaşır yıkarken yapmıştım. İlkokul ikinci sınıftaydım. ‘İşte İlkbahar’dı adı. Okuldaki müzik hocam Mehmet Kuzu çok beğenip notaya dökmüş, TRT çocuk korosuna göndermişti. Daha ilkokuldayken keman, piyano ve solfej dersleri alıyordum. O kadar küçüktüm ki, bana uygun keman bulunamadığından babam özel yaptırtmıştı.

KENDİ YÖNTEMLERİMİ GELİŞTİRDİM

Eğitiminiz sırasında ya da sonrasında tiyatro müzikleri yapacağınızı düşünmüş müydünüz hiç?
- Son yıllara kadar hayır. Daha çok sinemayla ilgileniyordum. Özellikle belli bir dönem günde 2-3 kez sinemaya gider, derslerimi bile aksatırdım. Film müziği yapmak istiyordum. Okuldaki oda arkadaşlarımın çoğu oyuncuydu. Üniversitede tiyatroyla ilgilenmeye başladım. Öğrenci oyunlarında çalıştım. Bertold Brecht’in ‘Üç Kuruşluk Operası’nı piyano partisinden orkestrasyon yaparak sahnelemiştik.

Oyun müzikleri yapmaya nasıl başladınız? Tesadüf müydü yoksa planlı mı?
- Aslında tesadüfen oldu. İstanbul’da Ankara’dan gelmiş bazı arkadaşlarımla yaşıyorduk. Engin Günaydın, Binnur Kaya, Devin Çınar, Emre Kınay, İlker Aksum ve Timuçin Esen gibi... Hepsi oyuncuydu. Emre Kınay, Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda ‘Rumuz Goncagül’ oyununun müziklerini uyarlamak ve çalmak konusunda ne düşündüğümü sordu, kabul ettim. O yıldan beri çok yoğun olarak bu işin içindeyim. Halen de orada müzik direktörlüğü yapıyorum.

Kendi yöntemlerinizi mi geliştirdiniz peki?
- Tiyato bir tesadüf olduğundan, kendimi daha çok film müziği bestecisi gibi hissediyordum. Birkaç belli eser haricinde, Türkiye’deki tiyatro müziğinden hoşlanmıyordum. Daha özen gösterilecek, eklektik durmayan, hayal dünyası geniş veya absürd olabilen şeyler hayal ediyordum. Bu yüzden çok prova izliyor, dramaturjiden kostümüne bu işi anlamaya çalışıyordum. Yönetmenlerin müzik anlatması ile ilgili yaşanan problemleri fark edip, ilk yapmam gereken şeyin yönetmenin kafasındaki müziği, bana doğru anlatmasını sağlamak için çeşitli yöntemler bulmaya çalışmak olduğunu anladım. Bu karşılıklı bir mesele idi ve zamanla birtakım yöntemler geliştirdim. İlk oyunumda da müzikal açıdan hiçbir problem yaşamadığımı hatırlıyorum.

Bir oyun için, nasıl bir çalışma yöntemi izlersiniz?
- Tek bir çalışma metodu yok. Ama rutinlerime gelirsek; okuma provalarından bile önce başlarız yönetmenle konuşmaya. Bol prova izlerim. Yaptığım şeylerin sonra bozulmasından korkmam, yeniden yaparım. Bilirim ki bu süreçteki değişimler oyunun yerine oturması için zaruridir. Yönetmenin anlatıcı olduğunu unutmam, ona hizmet ederim, onun hikâyesinin müziğini yaparım. Ya ikna olurum ya da ikna ederim. Anlamadığım bir şeyin müziğini yapamam. Ama tasvip etmediğim bir şeyin müziğini yapabilirim. Oyunculara oyunlarında kullanabilmeleri için, müzikle küçük yollar açmaya çalışırım.

7 ŞEKSPİR MÜZİKALİ İÇİN 75 ŞARKI BESTELEDİM

Neden ilk albüm için sadece Oyun Atölyesi’nin eserlerini seçtiniz?
- Aslında Bakırköy Belediye Tiyatroları’yla başlayacaktım. Ama orada yaptığım oyun sayısı o kadar çok ve bazı kayıtları o kadar yenilenmeye muhtaç ki, daha uzun çalışma gerektiriyordu. Onların çalışması halen devam ediyor. Oyun Atölyesi’ne yaptığım oyunları da bir defada bitirebileceğimi görünce, bu albümleri de gereksiz yere bekletmemek için, önce onlarla başladım.

Albümdeki müzikleri düşünecek olursanız, sizi en çok zorlayan oyun hangisiydi?
- Genelde her oyun zordur. En zor ve ustalık isteyen çocuk oyunlarıdır. İnandırıcılık, sahicilik, çocukları hafife almamak önemli. Onlar bizim kadar önyargılı değil ve duyar duymaz ne olduğunu anlıyor. Bir müzisyen çocuk oyunu müziğinde başarılıysa, büyük ihtimalle iyi bir müzisyendir. Diğer işlerin üstesinden daha kolay gelir.

Peki, en çok zevk aldığınız, kendinizi çok içinde bulduğunuz oyun hangisiydi?
- 7 Şekspir Müzikali ve Azrail’in Gözyaşları.

Herhangi bir oyunda yaşadığınız aksaklıklar oldu mu?
- “Hiç yaşamadığınız oldu mu” sorusu daha doğru olur. Bu aksaklıklar iki türlü oluyor. Birincisi, olması gereken aksaklıklar, ki bu çok doğaldır ve kabülümüzdür. İkincisi ise olmaması gereken aksaklıklar, profesyonel davranmamaktan ötürü yaşananlar... Kurum sıkıntıları, değişemeyen zararlı gelenekler, hepimizin kendini gereğinden fazla önemsediği durumlar vs...

Özellikle 7 Şekspir Müzikali, bir müzikal olması sebebiyle, diğerlerinden farklı. Hazırlık sürecinde ne gibi farklılıklar vardı?
- 7 Şekspir Müzikali neredeyse bir operet gibi oldu. İçinde müziksiz replik neredeyse bulunmayan, başından sonuna müzikle anlatılan bir hikâye. Bugüne dek yaptığım en zor, en heyecanlı, en gergin, en zevkli iştir muhtemelen... Her ne kadar son halinden memnun olsam da, defalarca yenilenerek oynanabilecek bir oyun. Baştan sona canlı söylenmesi, çalınması, bir sürü sanatın ve aklın Shakespeare’in tarif ettiği bir erkeğin hikâyesinin etrafında buluşması, çok heyecan verici. Teknik hazırlığı çok zordu. İzleyenlere pürüzsüz bir ses sunmak için çok çalıştık, çok para harcadık. Eser için 75 şarkı besteledim. Hiçbiri ilk bestelediğim haliyle sunulmadı oyunda. Oyunun bakış açısı, gerektiğinde besteleri bize bozdurdu veya tavırları açısından düzenlemelerini değiştirtti.

ALBÜMDEN KISA KISA

Azrail’in Gözyaşları Oyun Atölyesi’yle ilk çalıştığımız oyun. Yani tanışmamız 2003. Dostum Murat Taşkent’in yazdığı eser, dili itibariyle pek alışagelmedik bir absürd anlatım örneğiydi. Müzikleri evde sahneleri oyuncu gibi oynamaya çalışarak yaptım ve çok eğlendim. Tabii benim tuhaf dans figürlerimi görünce oyuncular ve de yönetmen Kemal Aydoğan da pek bir eğlendi. Hâlâ bana yaptırmaya çalışır, dalga geçerler...

Othello Bestelediğim ikinci Shakespeare oyunu. Birincisi ‘Bahar Noktası’ olduğu için, Shakespeare’in diliyle yaptığım ilk oyun da diyebiliriz. Çok müzik içeriyordu ve Kemal Aydoğan’ın reji anlayışı bana bu topraklarla ilgili dokundurmalar yapabilme imkanı tanımıştı. Üzerine olumlu olumsuz çok yorumun yapıldığı, yeni bir anlayışla koyulmuş bir oyundu. Shakespeare’e gittikçe daha da meraklanıyordum.


Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler Temasını en başta duyduğum ama bir türlü tam olarak yazamadığım bir kabus gibi beni son haftalara kadar bekletti. İki kişilik eserde Haluk Bilginer ve Vahide Gördüm’ün geçirdiği evreler, rejiyle diyaloglar beni şaşkına çevirdi. Gerilimi sürekli barındıran ama gözümüze sokmadan, insanın, aşkın bu iki kişilik tuhaf hikâyesinin temasını en başta bulmama rağmen, onu nasıl sunacağım ancak son haftada belli oldu.


Testosteron İlk okuduğumda anlamamıştım. Hatta şöyle düşündüğümü hatırlıyorum; ya bu oyun hiçbir şeye benzemiyor ya da ben bir ahmaklık yapıyorum. Sonradan anladım ki, daha farklı bir empati kurmam gerekiyormuş. Sonra da Testosteron’un sözlerini yazdım ve besteledim. Oyunun içinde çok az müzik olmasına karşın oyun, şarkısı ile hatırlanır hale geldi. Oyuncuların sahnede canlı çalıp söylemesiydi durumu asıl körükleyen.

Macbeth Rejisi, dekoru ve ışığıyla çok daha minimal bir yapıdaydı ve oyuncuların gücü ile hayat bulabilecek bir oyundu. Müzikler ya bu minimallikte canlı olmalıydı ya da buna bakmadan hayal edilebilecek ama sahnede eklektik durmayacak bir özgürlük taşımalıydı. İkincisini seçtik. Beni zorladığını ve ilerlememi sağladığını söylemeliyim.

Don Juan Başından itibaren içindeki tuhaf değişimlerle, sonunda aşkı tarif edişi ve algılaması ile hikâye olarak beni çarptı aslında. Bu da beni altı dörtlük bir ölçü sistemi içinde, ritimlerle oynayarak, çeşitli muzip, kandırmacı bir tavra itti. Hem kendi içinde değişmeli hem de monoton olmadan, çok az tekrar ile bestelenmeliydi. Bu yüzden ana temasında sürekli değişen vurgularla, bu altı dörtlük sistemin içine bir puzzle soktuk diyebilirim. Buna karşın, buradaki aşk teması da yine aynı sistemi kullanmasına rağmen çok samimi ve de oyunsuzdur.


OYUN MÜZİĞİ YAPMANIN SIRLARI

Önce eseri anlamak ve bununla ilgili soruları toplamaktır önemli olan. Ben, ilgili kitapları okumayı ve dönemleri araştırmayı severim. Zaten yönetmenlerin çoğunun bir ön çalışması olur ve size gereken kaynaklarla ilgili bilgi verirler, vermelidirler...

Ardından yönetmenin beynine girilir. Yani, yönetmen her şeyi nasıl anlamış ve nasıl anlatacak meselesi anlaşılmalıdır. Burada bir yandan onun hayallerini bir yandan da onun hayallerinin sizdeki yansımalarını, hatta hayal edemediklerini tespit etmeniz gerekir.

Dramalara müzik yazmak, bir bestecilikten fazlasıdır. Bestecinin korkusuz bir şekilde gerektiğinde kendi bestesindeki etkileyici unsurlardan, doğru anlatım uğruna vazgeçmesi gerekir. Neyi anlattığını bir an bile unutmamalıdır besteci. Salt kendi hayal ettiği kişisel dünyasını yansıtırsa, müzik başka bir tablo çizer. Bu durumda müziğin güzel olmasının bir değeri yoktur.

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle