GeriKelebek Hayatı limon gibi sıkarım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hayatı limon gibi sıkarım

‘‘Gülriz'in gözleri elmacık kemiklerinin sarp kayalıklarının altında derinleşen iki göl gibi duruyor. Hiç bozulmayacak.’’

Cemal Süreyya, Gülriz Sururi için böyle diyor. Gülriz Sururi için bir çok kişi, bir sürü şey söylemiş bugüne kadar. Arşivlere bakınca ortaya çıkıyor. Zaten o da sorularım karşısında, ‘‘bu bana daha önce çok soruldu’’ ya da ‘‘ben bunu defalarca anlatmıştım’’ gibi cümleler kurdu. Bu durum moralimi bir miktar bozsa da ortaya bir Gülriz Sururi albümü çıktı. Her şey bir yana, bu yazı sırf Gülriz Sururi'nin iki yaşındayken kaybettiği annesi Suzan Hanım ile ilgili anıları için okunur.

Gülriz Sururi, ‘‘çok küçük yaşlarda hayatın ne olduğunun farkına vardım’’ diyor. Onu hayatla tanıştıran şey, vaktinden çok önce gelen bir acı olmuş. İki yaşındayken annesi Suzan Hanım'ı kaybetmiş. Aile, altı yaşına kadar bu haberi Gülriz'den saklamış, onu ‘‘annen Almanya'ya plak doldurmaya gitti’’ diyerek avutmuş. Sonra bir gün...

‘‘Anneannemle çocuk parkına gitmiştik. Orada bir Rum ahbabına rastladı. Beni gösterek Suzan'ın kızı dedi. Annemin konusu açılınca birden Rumca konuşmaya başladılar, aralarında ‘‘pethane’’ sözcüğü geçti. Ben bu sözcüğü aklımda tuttum. Orada Rum kayıkçılar vardı, onlara kelimenin anlamını sordum, ‘öldü demek' dediler.’’

Annesinin öldüğünü, hiç tanımadığı kayıkçılardan öğrenen Gülriz Sururi, bu gerçek karşısında tepinip ağlamamış, bağırıp çağırmamış. Ne yapmış biliyor musunuz? Ailesinin başlattığı oyunu sürdürmüş, hiçbirşey bilmiyormuş gibi davranmış. Ve kimse farkında değilken hayatla tanışmış.

İşte bu yüzden Sururi’nin yaşam felsefesi, hayatı bir limon gibi sıkarak yaşamak üzerine kurulu. Yani herşeyi sonuna, dibine kadar kadar yaşamak. ‘‘Sıkabildiniz mi hayatı’’ deyince ‘‘Elbette’’ diye cevap veriyor.

Limon gibi sıktığı hayatında ne var? Bir kere tiyatro var. Hayatına kendi isteği dışında giren ve onu 12 yaşında ‘‘zehirleyen’’ tiyatro.

ARİSTOKRAT AİLENİN KIZI

Gülriz Sururi, ilk Türk primadonnası olarak bilinen Suzan Hanım ile, Türkiye'ye opereti getiren Lütfullah Sururi'nin tek kızı. Yalnızca ailenin değil, koca sülalenin tek evladı. Köklerinde kadıların, paşaların olduğu aristokrat bir aileden geliyor. Ve çoğu aristokratlar gibi onun ailesi de Cumhuriyetle birlikte servetini kaybediyor: ‘‘Ben varlığı hiç görmedim. Kalamış'ta çok güzel bir konakta yaşıyorduk, ama parasızdık. Herşey tek tek satılıyordu. Bir kaç senede bir daha küçük bir eve taşınıyorduk. Ama ailenin küçük dediği ev yine de çok güzel bir ev oluyordu. Mesela Kalamış'tan Moda'ya, üç katlı, yirmi odalı bahçeli bir köşke ağlayıp sızlayarak gittiğimizi hatırlıyorum. Oradan da Beyoğlu'na bir apartman dairesine taşındık.’’

İlkokula başlayana kadar kendi yaşıtlarından hiç arkadaşı olmamış Gülriz Sururi'nin. Zaten görüp göreceği ‘‘normal’’ hayatı da ilkokul yıllarında yaşamış. Ve doğduğu günden beri içinde olduğu tiyatro ile 12 yaşında şahsen tanışmış: ‘‘Muhsin Bey (Ertuğrul) babama, ‘kızı da annesi gibi yetenekliyse getir tiyatroya başlatalım' demiş. Aile karalar bağladı, tiyatrocu olmamı istemiyorlardı. İşin ilginci ben de istemiyordum. Ama Muhsin Bey'e hayır demek söz konusu değildi. Çocuk tiyatrosuna gidip gelmeye başladım. Önceleri koroda şarkı söylüyordum. Sonra, ailesi başrol oynayan kızı tiyatrodan alınca onun yerine geçtim. Başarılı oldum ve galiba alkışlar beni zehirledi.’’

Gülriz Sururi, tiyatrocuların arasında büyüdüğü için, ilk talipleri de bu camiadan çıkar. Babasının, Gülriz’le evlenmek isteyen bir meslektaşına verdiği cevap o günlerde tiyatrocular arasında çok meşhur olur: ‘‘Ne münasebet! Ben tiyatrocuya kız mız vermem!’’

Sururi ilk evliliğini 19 yaşında bir iş adamının oğlu ile yapar. 1,5 yıl süren bu ilişki için, ‘‘flört edeceğime evlendim, çünkü o zamanlar biriyle uzun boylu gezerseniz adınız çıkıyordu. Yüzük takmak, geceleri dışarı özgürce çıkabilmek için yapılmış çocukça bir evlilikti’’ diyor.

Bu kısa deneyim bir yana herkesin bildiği uzun evliliğini yine bir tiyatrocu olan Engin Cezzar ile yaptı Sururi. Çift, otuz yıla yakın evli kaldıktan sonra boşandı, ama aynı evi paylaşmaya devam etti. O, bu durumu çok çağdaş buluyor: ‘‘Evlilik çok saygın bir müessese bana göre. Bir nedenle bozulmuşsa ayrılmak gerektiğini düşünüyorum.’’

İSTANBUL KAÇAĞI

Bir zamanlar tiyatrosuz yaşayamayacağını düşünürmüş Gülriz Sururi, şimdi hayatı daha bütünlüklü algılıyor: ‘‘Eskiden zannederdim ki tiyatrosuz kaldığım zaman sudan çıkmış balığa dönerim ve yaşayamam. Ama artık öyle düşünmüyorum. Sadece çalışmak tiyatro yapmak değil, başka şeylere de vakit ayırmam gerektiğini biliyorum. Geride tiyatroya adanmış, tiyatro ile yaşanmış bir ömür var. Bundan sonra keyfe keder diyorum. Kendimi misyonumu tamamlamış hissettiğim için canım isteği zaman oynuyorum.’’

En çok vakit ayırdığı şeylerden biri ‘‘hobisi’’ olarak gördüğü evleri. Yazları Torba'da, kışları Şile yakınlarındaki köy evinde ve ancak işi olduğu zaman geldiği Gümüşsuyu'ndaki dairesinde yaşıyor. Yaşıyor derken, hakikaten yaşıyor, keyifli yaşıyor: ‘‘Beni zorlayan hiç bir şey olmadığı halde oturup bir oyun yazıyorsam, sahneye çıkıp oynuyorsam yaşıyorum ve hayatı limon gibi sıkmaya devam ediyorum demektir. Öyle değil mi?’’

O hayatı bir de Gülriz Sururi'nin ağzından dinlemek isterseniz, her pazartesi ve cumartesi Kenter Tiyatrosu'nda ‘‘anlatacakları var.’’


Yorumları Göster
Yorumları Gizle