GeriKelebek Hapishane şairi diye ünlendi ama onun için aslolan hep kelimelerdi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hapishane şairi diye ünlendi ama onun için aslolan hep kelimelerdi

Adını ilk kez 1981 yılında, Dev-Sol davasında idamla yargılanırken, Metris Cezaevi’nden yazdığı şiirler ödül kazanıp kitabı ikinci haftada en çok satanlar listesinin başına oturduğunda duyurdu. O zamanlar 21 yaşında cılız bir delikanlıydı ve cezaevinden bir daha hiç çıkamayacağını düşünüyordu.Dört şiirini Ahmet Kaya besteleyip milyonlarca kişiye ulaştırınca iyice ünlendi ancak bir yandan da adı, ‘Devrimci Şair’e çıktı. Bu tanımlamayı kimi yüceltmek, kimi küçümsemek için kullanıyordu. Ancak ‘Hapishane Şairi’ genelde şiirini beğenmeyenlerin kullandığı bir tanım oldu. 1987’de cezaevinden inanılmaz değişmiş bir dünyaya çıktığında şaşkındı. En çok da imza günlerindeki izdiham şaşırttı onu, bir de kız kardeşinin artık futbolla ilgileniyor olması... Üç şiir kitabı daha yazdı ve sonra ortadan kayboldu. Söylediğine göre, üzerine yapışan imajdan kurtulmaya çalışıyordu. Herkes ondan bir şeyler bekliyordu; kimi daha sol, daha radikal şeyler yazmasını, kimi de yazmamasını! Nevzat Çelik altı yedi yıllık bir aradan sonra Epsilon’dan yayınlanan Bağışlanmış Hüzün adlı romanıyla ortaya çıktı. Soru hemen patlatıldı tabii: Devrimci bir şair aşk romanı yazar mı? Hele de Nevzat Çelik’inki gibi farklı tercihlerden ilişkilerin, erotik sahnelerin olduğu bir aşk romanı! Yazarmış, yazdı. Zaten asıl soruyu hayatında olup bitene sormak gerekmez miydi?Annesi onu ‘iki damla çığlık katışık büyücek bir bakır leğen içinde’ doğurduğunda, bir ihtilal arifesidir; 15 Mayıs 1960. Yer, Karadeniz’de, Boyabat’ın Damlıca köyü. Beş yaşına kadar bu orman köyünde, üç kardeşiyle, yeşil ve toprakla içiçe yaşayacak; sonra bir başka ihtilal arifesinde hayatı değişmek üzere, ailesiyle birlikte İstanbul’a doğru yola çıkacaktır. İstanbul yolları uzun cezaevi yıllarına çıkar ya, İstanbul’a gitmelerinin nedeni de bir cezaevi hikayesidir. Babası, biraz yoksulluktansa, daha çok bir tarla genişletme olayından aldığı ceza nedeniyle göçer.İstanbul’un ilk gecekondu mahallelerinden Gültepe’de, babası Kağıthane’de bir plastik fabrikasına işçi, annesi bir laboratuvara temizlik görevlisi, o da Gültepe İlkokulu’na öğrenci olarak girer.Miskette hep ‘üten’, okuduğu Teksas Tommiks’lerden, artist-futbolcu kartlarından yaptığı koleksiyonları paraya çevirebilen yetenekli bir çocuktur. Daha başlamadan okuma yazmayı öğrendiği okulda hep en küçük ama beş yıl boyunca sınıf başkanıdır. Daha sonra, cezaevinde ‘şiir adında bir kız’ tanıyıp çok sevecektir ama ilk şiirini o zaman yazar, ilkokulda, ilk aşık olduğunda. İyi bir yöntemdir; o zamandan beri, şiire hayır diyen bir kadına hiç rastlamamıştır!Okumayı sever, ortaokul bitmeden tüm klasikleri bitirmiştir. Ama o yıllarda Gültepe’nin sokakları, sadece şiirle, edebiyatla arşınlanamaz. Hayat genç çocukları yapacak daha önemli işleri olduğuna, güzel günlerin görüleceği ‘devrim’in çok yakınlığına ikna etmiştir. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı o zamanlara rastlar. 12 yaşındaki Nevzat, pek kavrayamadığı bu haksızlığa üzülmesi gerektiğini hissettiği için üzülür, ertesi gün öğretmeniyle göz göze gelip konuşmadan anlaştığında emin olur üzüntüsünden.KIZLAR YERİNE İŞÇİLERİTAVLAYAN ŞİİRLERArtık bir yandan mahalle maçları ve delikanlı serserilikleri yaparken, bir yandan da dünyayı değiştirme telaşındadır. Zordur değiştirmek tabii. Ülkücülerle devrimciler kıyasıya dövüşür, bol bol dayak atılır, yenir, kan akar, evi kurşunlanır, arkadaşları ölür, cenazelerde yine kan akar. ‘On sekizinde beş silah birden kusar üstüne/ kayıp düşer boynundan el örmesi atkısı/ dokuzuncu gün ayağa kalkar/ delik bir akciğerle.’ İstanbul’da ilk sağ-sol çatışmalarının olduğu Yeni Levent Lisesi’ne girer, atılır. Şişli Lisesi’nde bir karnesi vardır, sadece sıfırlar, birler değil, eksiler, hatta soru işaretleriyle doludur. Ama o zamanlar kimi okullar ‘onların denetiminde’dir, bütünleme sınavına girip Dev-Genç marşını okuyunca sınıf geçilir. Dev-Sol ve Dev-Yol ayrımının yaşandığı dönemde, o ikisinden de ayrı Otonom ya da Üçüncü Yol adı verilen küçük bir grupla hareket eder. Yine şiir vardır hayatında ama artık ‘işlevsel’ şiirler, Nazım Hikmet’in meydanlarda okunmaya müsait şiirleri. Dostoyevski gibi klasiklerin yerini ise partizan romanları alır. Artık kızları değil işçileri ve köylüleri tavlamaya çalışmaktadır.Hayatındaki üçüncü ihtilalin olduğu 1980’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Endüstriyel Sanatlar Grafik Bölümü’ne ve ardından cezaevine girer. Gültepe’deki kahvede tam damaya çıkacaktır ki... Yine kanlı ve acılı geçen polis sorgusunda, Dev-Sol adına gerçekleştirilmiş eylemleri üstlenmesi için zorlanır, bir ifade imzalamadan ‘keyifli bir ıslıkla’ çıkar nezaretten, aşkları yarım yamalak yaşamış, bir kızın elini doğru düzgün tutamamış diğer arkadaşları gibi cezaevine yollanır. Onlar gibi, 20 yaşında bile değildir.Tutukluların her sayımda kıyasıya dövüldüğü, İstiklal Marşı’nın copla söyletildiği, tek tip giysiyi kabul etmeyenlerin daha çok dövülüp duruşmalara bile don ve atletle çıktığı, kitabın, kağıdın, kalemin yasaklandığı, yasaklara karşı çıkınca dayakların daha da arttığı günler, aylar ve yıllar başlar. 1981 yılında ciddi olarak ilgilenmeye başlar şiirle. Hemen şaire çıkar adı, çünkü o sıralar şiir içerdekilerin mektuplarına ‘bir sağanak gibi’ yağmaktadır. Kimbilir hangi Rus romanından hatırladığı Korçagin adıyla yazar şiirlerini; içerdekiler kim olduğunu bilmeden Korçagin şiirlerini de diğer şairlerin şiirleri arasında listeler. Pelür kağıt yasaklanınca, kağıt mendilleri zar zar ayırarak kullanır. O da olmadığında şiirleri birkaç arkadaşıyla ezberleyerek korumaya çalışırlar. Herkesin bir yerlerinde şiir vardır, hepsi toplansa bir antoloji oluşturacak kadar...HAYRANLARINI HAYATTAOLDUĞUNA ZOR İNANDIRDIYasak yazışmalar gibi onun şiirleri de koğuştan koğuşa ‘teleferik’ sistemiyle, havalandırmadan havalandırmaya ağır bir cisme sarıp fırlatarak, pantolon kemerinde, gömlek yakasında, A bloktan E bloğa kadar dolaşıma çıkar. O kadar zor koşullarda güçlendirici, zenginleştirici, bir silah gibidir şiir. O yüzden ‘yasak yazışmalar gibi’ yasaklanır. Bir dolu şiiri koğuş baskınları sırasında kaybolur. Ama iki kitaplık malzeme çıkacaktır; bir şiiri Edebiyat 81 dergisinde yayınlanıp, A. Kadir’den çok güzel eleştiri alıp, sonraki sayıda bir dizesi kapak olunca...1984 Akademi Kitabevi Ödülü, ilk kez cezaevinde yatan birine, ‘Şafak Türküsü’ adlı şiir kitabıyla ona verilir. İlk baskısı sansürlü de olsa ikinci haftada listebaşı olur; gazetelerde fotoğrafları, söyleşileri çıkmaya, böylece cezaevinde de özel bir ilgi görmeye başlar. Ama tersten bir ilgi. Tam bir buçuk yıl ne mektubu verilir, ne gönderilir. Tek başına başladığı açlık grevinin 22. gününde mektuplarına kavuşacaktır. Bu arada yine listebaşı olacak ikinci kitabı ‘Müebbet Türküsü’nü bitirir. O da Hollanda’da Poetry International ve Türkiye’de Hasan Hüseyin şiir ödüllerini alır. 1987’de, tam yedi yıl sekiz ay sonra, bıraktığına hiç benzemeyen bir dünyaya, üstelik de ünlü biri olarak çıkar. Sokakta görenlerin yaşadığına inanmayacağı kadar ‘kahramanlaştırılmıştır’ bir kesim tarafından; yaşayan kahraman olmaz çünkü, onun asıldığına inanır onlar (Beyoğlu’nda bir anketçiyi inandıramayınca, kimliğini gösterir, sonra onun ‘Adam abartmış, kimlik bile çıkarmış’ dediğini duyar). Ama diğer taraftan ona hapishane şairi diyenlere itiraz eder, şiirin mekanı olmadığını düşündüğünden ve orada yazılsalar da şiirlerini slogansız bulmasından. Devrimci lakabına ise itirazı yoktur; itirazlarını daha bilinçli sürdürdüğünden daha devrimci sayar kendini şimdi...‘Dışarıda’ yazdığı iki şiir kitabını, Suda Seken Hayat ve Yağmur Yağmasaydı’yı da sever (1990). Ama sessizlikle karşılandığını düşünür. Belki ‘nasılsa çıkınca yazamaz’ diyenlerin sessizliğidir bu. 1998’de yayınlanan ve ‘Hayatımıza sevgili bir eleştiri’ dediği ‘Sevgili Yoldaş Kurbağalar’la birlikte yeni şiir alanlarına açıldığı yorumu yapılır. Kitap adını bir Çin atasözünden almaktadır: ‘Kurbağalar gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanır.’ Sonra geri çekilir, yine yazı çizi işleriyle uğraşır, öykü, roman denemeleri yapar ve Bağışlanmış Hüzün adlı romanla yeniden ortaya çıkar.ROMAN ADINI BİR ŞİİRDEN ALDIPeki onu kahramanlaştıranların, ‘bunlar sola yakışır mı?’ diyebileceklerin seveceği bir roman mıdır bu? Bir kısmı sevmeyecektir elbette ama ona göre şiiri sevenler sevecektir. Ya da sevecek ama benim şairimin romanı değil diyecektir. Yapacağı bir şey yoktur; çünkü yeni Şafak Türküleri yazmak istemez. Peki niye ‘bağışlanmış hüzün’ der aşka? Çünkü aşk sert bir şeydir; aşka mülkiyetçilik girdiğinde, insanlar benim sevgilim, benim kocam dediğinde, aşk yıpranır, eskir (Dolayısıyla değiştirmek gerekir). Bundan da sert sonuçlar çıkar: ‘Severken nefret ettiğin bir şeye dönüşüyor, benimken güzel, değilken çok kötü! O yüzden bu kadar vahşi ilişkiler yaşanıyor etrafımızda. Mülki bakmasak belki bu kadar kanamalı olmayacak ilişkiler.’ Yine bir ütopyayı yazar yani... Bir şiirinde dile getirdiği gibi (Aşk en örgütlü devlet hayatımızda), mülksüz bir ilişkiyi nasıl kuracağımıza dair onun da ciddi şüpheleri vardır. Yine de önerir, aşk böyle olsun diye:‘Al git/şehla yürüyüşünü/yaz deme/kış deme/üşürüm deme/aylardan baharsa/ay doğarsa/hiçbir şey deme/bu senin/kuşlardan önce kalkan yüzündür/al git/sevgili/aşk bağışlanmış hüzündür’...