GeriKelebek Haftanın yenileri
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Haftanın yenileri

Deneme

Lanetlenmiş Ağustosböcekleri
Ahmet Cemal

Can Yayınları

Çağdaş deneme yazınımızın en kuvvetli kalemlerindendir, Ahmet Cemal. Bunu ‘Lanetlenmiş Ağustosböcekleri’ adlı yeni denemeler toplamını okuduktan sonra bir kere daha dile getireceksiniz. Bu kitabı okurken, şöyle bir toparlanacaksınız önce, sonra her bölümden sonra düşünüp vicdan muhasebesi yapacaksınız. Çünkü, huzursuz bir yazarın denemelerini okuyorsunuz. Edebiyattan sinemaya, tiyatrodan resme, çeviriden politika-sanat etkileşimine, dünden bugüne, kişisel anılardan toplumsal hadiselere uzanan bir çizgide seyrediyor denemeler. Öyle mızmızca şikâyet etmek değil yaptığı Ahmet Cemal’in. İçbükey dokunuşlar, üzüntüler, anılar, kaygılar da var; toplumsal aymazlıktan huzursuz olmak da! Okuduğu bir kitabın ona düşündürdüklerini de paylaşıyor bizimle, yazdığı bir romandaki kahramanın ‘bilinçli’ tavrının izahını da yapıyor. Hepsinden bir ders çıkarmamız gerekiyor. Bizi suçlamasa da, kimi konularda kabahatimizin olduğunu itiraf ediyoruz. Artık çekinmeden yazarak var olabileceğini dile getiriyor Ahmet Cemal. Sonra bizi düşünmeye itiyor; bu ülkede sanatın yerini mi sorgulamalıyız, yoksa ‘ülkenin sanattaki yerini mi?’ Söylenecek daha çok şey var aslında. Öyleyse okumak gerek...

Roman

Nabokov’un aslı

Laura’nın Aslı
Vladimir Nabokov
Çev.: Fatih Özgüven
İletişim Yayınları

Türk ve dünya edebiyatında kimi isimler vardır ki, bir kelimesini bile feda etmemek gerekir. Bırakın düzgün tutulmuş notlarını, sigara kağıdının üzerine yazdığı karalamayı bile bir kenara koymalı. Çok şey gizlidir o yazılarda. Hele ki bu notlar, Nabokov gibi büyük bir ustaya aitse ve bir romanın az çok iskeletini gözler önüne seriyorsa, hiç tereddüt etmeden okumak hattâ baş köşeye koymak gerek. Tıpkı ‘Laura’nın Aslı’ adlı eseri gibi.
Parça parça notları yayıma hazırlayan, Nabokov’un oğlu, Dimitri Nabokov’un anlattıklarını özetlemeli önce. 1977’de yaşamını yitiren Nabokov’un hasta yatağında aldığı notlardan oluşuyor bunlar. Ki, asla tamamlayamayacağı bu romanın notlarının yakılmasını vasiyet etmiş. Babası için hayırsız, okurlar için fazlasıyla vefalı Dimitri Nabokov epey bir zaman bu notları ne yapacağını düşünüp en sonunda babasının yaptığı bölümlemeye sadık kalarak düzenlemiş ve yayıma hazırlamış. İyi ki de hazırlamış.
Genç ve güzel Laura’nın ve onun âşıklarını anlattığı/anlatacağı notların hikâye kısmından çok, kitaptaki kimi işaretler önemli. Zaten kitabı, başucu kitabı olarak adlandırmamın sebebi de bu işaretler. Nabokov’un başka romanlarında da karşımıza çıkan ‘satranç’ metaforu yine karşımıza çıkıyor. Lolita’yı anımsatan küçük sevgili imgesi bütün romanın arkaplanını oluşturuyor. Zaten Laura’nın ve onun âşıklarının yaşadıkları da bu minval üzerinden ilerliyor. Yani buram buram Nabokov erotizmi ve en sıkı psikanaliz uzmanını kıskandıracak psikolojik unsurlar... Ama bu kez başka şeyler de var; dünya edebiyatında çok az karşımıza çıkan ‘hermafrodit’ aşkı/cinselliği söz konusu ki, romanı tamamlasaydı kim bilir neler olacaktı dedirtiyor insana. En önemli taraflarıysa, Nabokov’un kendi sesini fazlasıyla duyuyoruz Laura’nın Aslı’nda. Ölüm fikri sabiti kendini gösteriyor sık sık, keza hastalık hali de öyle. Sürgünde bir yazar olarak, her ne kadar diğer eserlerinde, hiç hissettirmese de Rusçaya olan özlemi bile hissediliyor yer yer! Dahası satış kaygısı bile ironik bir üslupla itiraf ediliyor. Notların yazılış şekli sayesinde, Nabokov’un romanlarını nasıl yazdığının şifresini de görüyoruz. Kendine hatırlatmalar, araya girilen notlar, karalamalar... Çok uzattık, Laura’nın Aslı’nı yine yazarı en güzel şekilde özetliyor aslında: “Anahtarı hiçbir zaman bulunmayacak bir anahtar roman.”

Roman

Espas
Selma Sancı

Sel Yayıncılık

Bir 12 Eylül yıldönümünü daha geride bıraktık. Şimdiye kadar, darbenin birinci elden mağdurları, en azından hayatta kalanlar veya ölenlerin yakınları, tanıklıklarını anlattılar. Örneğin bildiri dağıtırken yakalananlar anlatılır da, o bildirileri basan matbaalara değinilmez hiç! Oysa 12 Eylül’ün tek aktörleri/figüranları sağcı veya solcular değillerdi. Ekmek derdindekileri de etkilemişti. Bugüne bile tesir eden darbe, o zamanların ‘sıradan’ insanına da kurşunî ağırlığını hissettirmişti. Nihayet bir romanda o sıradan insanların, o matbaa çalışanlarının sırtladığı ağırlığa tanık oluyoruz. Selma Sancı’nın ‘Espas’ romanı derbi öncesi ve sonrasının Cağaloğlu ve çevresindeki hayatını tüm boğuculuğuyla anlatıyor. Basımevinden tekstil çalışanlarına, haki üniformalardan ürken herkes çıkıyor karşımıza. Birbirinden korkan insanlar, birdenbire ortadan kaybolan tanıdıklar, gecenin bir yarısı çalan kapılar, sürekli değişen adresler ve sigara dumanından göz gözü görmeyen atölyeler... Cemile, Tahir, Recep, Ramazan, Cavit, Emin vs... İsimlerin hiçbir önemi yok! Hiçbirinin umudu yok, zira. Selma Sancı, ‘Espas’ta 12 Eylül’ün bu vakte kadar bilip de görmediğimiz yönünü gösteriyor.

Bilim

Baş Belası İcatlar
Robert Winston Çev.: Mihriban Doğan
Say Yayınları

Kitabın ismi biraz alay içeriyor, farkındayım. Oysa, gayet ciddi bir konudan bahsediyor Winston. İlk başta insan hayatını ‘iyi’ yönde değiştiren bir gelişmenin daha sonra insanın başına ne türlü belalar açtığını anlatıyor. Neler mi? Şöyle bir sayalım; silah, para, tarım, gen teknolojisi, petrol; liste hiç ummadığınız kadar uzar gider. Dünya tarihindeki nice savaş toprak sahibi olmak için ve onun sağlayacağı para için, yine insanın korkunç zekâsıyla icat ettiği silahlarla cereyan etmişti. Zaten bu yüzden dememiş miydi Einstein; “Eğer bir daha hayata gelebilseydim, sıradan bir musluk tamircisi olurdum,” diye. Son zamanlarda sürekli GDO’lu ürünler veya hormonlu besinlerden söz ediyoruz. Oysa yıllar önce gen teknolojisi, bir kerede eskisinin üç katı hasat veren tohumları müjdelediği zaman bir ‘devrim’ gibi değerlendirilmişti. Bugün bizi radyasyona boğan nice teknolojik icatlar gibi... Robert Winston keşiflerimizin birçoğunda gizli kalan ve teknolojiler güçlenip yaygınlaştıkça artan tehditlere odaklanıyor kitabında. Zekâsına fazla güvenen insanın diğer güdülerinin verdiği zararı anlatıyor tüm detaylarıyla..

Anı/Belgesel

Kendi Heykelini Yapan Adam
Orhan Karaveli

Doğan Kitap

Ertuğrul Özkök, 23 Haziran 2010 tarihli köşesinde, İlhan Selçuk’un ölümüne dair kaleme aldığı yazıda, şu satırları yazmıştı: “20’nci yüzyılda Ziverbeyler’den sağ salim, başı dimdik çıktı, gururu iki ayağının üzerinde heykel gibi duruyordu. Zıvır beylerinkine katlanamadı. Başı yine dimdikti, ama gururu dayanamadı.” Gecenin bir yarısı apar topar evine gelen polisleri sakince içeri buyur edip, sabah çayını demleyen, sakince sakal tıraşını olup -her zamanki gibi- şık kıyafetlerini kuşanıp evden öyle çıkan bir isimdi, İlhan Selçuk. Yakınına biraz yaklaşan herkesin etki alanına girdiği bir antik çağ tanrısıydı adeta. Sadece duruşu, bakışı değil; gazeteci, yazar, düşünür kimliğiyle de söz konusu tanrısallık her şekilde ortadaydı. Bu söylediklerim aslında malumun ilamından başka bir şey değil ya, hoş görün. Daha önce Sakallı Celâl, Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet, Ziya Gökalp gibi birbirinden önemli adların biyografilerine imza atan Orhan Karaveli, ‘Kendi Heykelini Yapan Adam’ kitabında, hem dostu hem de saydığımız zincirin en önemli halkası İlhan Selçuk’u anlatıyor. Üç bölümlük kitapta, bütün hayatını, dostlarının kaleminden anıları ve ömrünün son günlerini ayrı ayrı okuyoruz.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle