GeriKelebek Göçmen ailenin yalnız delikanlısı
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Göçmen ailenin yalnız delikanlısı

Resimdeki ev çok güzeldi. Meyve ağaçlarıyla kaplı geniş bir arazinin ortasında, mozaik sıvalı ve iki katlı bir villa çizmişti ağabeyi. Saray yavrusu denecek kadar büyüktü villa. Ercan, merakla ‘Burası kimin evi?’ diye sorduğunda, ‘Bizim Bulgaristan’daki evimizi çizdim’ yanıtı aldı. Henüz ilkokul öğrencisi olan kardeşinin şaşkınlıkla baktığını fark eden Sedat, ‘Buraya Rusçuk’un bir köyünden göçtük. Sen orada doğdun’ diyerek girdi söze.Evdeki sohbetlerde Bulgaristan’dan söz edildiğini daha önce de duymuştu Ercan ama ilk kez birisi ailesinin yaşadıklarını anlatacaktı ona. Ağabeyini dikkatle dinlemeye başladı. ‘Bulgaristan’da zengin bir yaşamımız vardı. Ama Bulgarlar bizi rahat bırakmıyordu. Her şey yasaktı, çocukların sünneti bile. Babam seni evimizin garajında el arabasına yatırıp gizlice sünnet ettirdi. Çığlıklarının etraftan duyulmaması için de teybin sesini sonuna kadar açmıştı. 1991’de Turgut Özal kapıları açınca binlerce Türk, Türkiye’ye göçtü. O ailelerden biri de bizdik.Sınırdan geçip bu topraklara ayak bastığımızda dünyalar bizim olmuştu. Ama birden sudan çıkmış balığa döndük. Babam 1950’de gelen ve Eskişehir’de oturan dayısından da umduğu yardımı alamadı. Diğer göçmen ailelerle birlikte bizi önce Balıkesir’e, oradan da Çanakkale’nin Savaştepe köyüne götürdüler. ‘Size iş bulacağız, konut vereceğiz’ deyip bırakıp gittiler. Sen henüz altı yaşındaydın. Bir gün ‘Evimize gidelim’ diye tutturdun. Yemek yemez oldun. Sonra da ateşin çıktı, bir ay hastanede yattın. Babam Bulgaristan’dan gelirken halıların arasına 40 bin leva saklamıştı. İki tane sıfır araba almaya yetecek bir paraydı bu. Ama hızla tükeniyordu, bir an önce iş bulması gerekiyordu babamızın. Nedense Lapseki’ye yerleşmeye karar verdi. İnşaat ustasıydı, iş bulup çalışmaya başladı. Üç ablam da bir fabrikada iş bulunca az da olsa evimize para girer oldu. Bulgaristan’da paramız boldu özgür değildik, Türkiye’de özgürüz ama bu sefer de paramız yok. ’BEBEĞİ İÇİN ÖLDÜErcan, kendisinden 10 yaş büyük ağabeyini dinlerken resimdeki eve hayranlıkla bakıyordu. Birden garajın boş olduğunu fark etti. Yine sordu ağabeyine; ‘Niye arabamız yok, hani zengindik?’ Bu sorunun yanıtını da o sırada yanlarına gelen babası verdi. ‘Orada arabayı sırayla veriyorlardı. Ama Bulgarlardan bize bir türlü sıra gelmiyordu.’Babası, eski günlere dalıp gittiğinde Ercan da küçücük hayal dünyasında kanatlanmış Bulgaristan’daki o güzel evin bahçesinde oynuyordu. Bir yıl kadar sonra bir akşam yemeği sırasında babası Hüseyin bey, annesine dönüp, ‘Para biriktirip bir arsa alalım’ dedi. Bulgaristan’daki kadar olmasa da bir ev sahibi olmak istiyordu. Kiralık evlerden bıkmıştı. Ancak annesi omuz silkti. ‘Benim iki kızım var. Yarın evlenip giderler, ben de onlarla birlikte yaşarım. Bana ev lazım değil. Senin iki oğlun bir kızın var. Evi sen düşün.’ Yemek masasına düşen bu bomba gibi sözlerden en çok etkilenen Ercan oldu. Annesi, ‘Benim iki kızım var?’ diyerek ne demek istemişti? Başka çocukların annesi sık sık okula gelir ilgilenir; onun annesi gelmezdi. Başkalarının annesi ayakkabılarını bağlar; onun annesi bağlamazdı. Saçlarını hiç okşamaz hatta bazen döverdi onu. Bir farklılık olduğunu hissediyordu Ercan. Yemekten sonra gizlice ablasına sordu. Öz ablası Tülin’e. ‘Nimet anne bizim annemiz değil mi?’ O zaman annesinin öldüğünü öğrendi. Hem de onu dünyaya getirdikten 1.5 yıl kadar sonra. Amansız bir hastalığa yakalanmış, doktorlar karnındaki çocuğu aldırırsa yaşama şansı olduğunu söylemişlerdi. O, bebeğini yaşatmak uğruna ölümü seçmiş, üç çocuğuna bakamayan Hüseyin bey de iki çocuklu bir kadın olan Nimet hanım ile evlenmişti... O günden sonra hep anne özlemi çekti Ercan. Sadece resimlerinden ve eski bir kasetten duyduğu sesinden tanıdığı annesini çok arıyordu. Özellikle de ‘Anneler Günü’nde. Öbür çocuklar annelerine şarkılar söyleyip, çiçekler alırken, o köşelere saklanıp ağlıyordu.Lapseki’de iş bulamadığı için İstanbul’daki inşaatlarda çalışmaya giden babasını da ayda bir görebiliyordu. Bazen altı ay göremediği de oluyordu babasını, geri dönmeyecek diye çok korkuyordu.YATILI OKULDAN KAÇTIBabası onca çalışmasına rağmen bir bisiklet bile alamamıştı küçük oğluna. İlkokul birinci sınıftan beri hep aynı yanıtı almıştı babasından Ercan. ‘Bu sene sınıfı geç alacağım.’ İlkokulu takdir alarak bitirdiğinde hala bir bisikleti yoktu ve artık babasından istemesinin bir anlamı olmadığını kavramıştı.O yaz bir dükkanda çıraklık yaparak aldı bisikleti. İkinci el, eski bir bisikletti. İki haftalık emeğine karşılık aldığı 12 milyonu vermişti o bisiklete sahip olmak için.İlkokuldan sonra babası, yatılı okula gönderdi onu. Okulun müdürü komşuları olduğu için Ercan’ın sınavı kazanması zor olmadı. Ancak evden ayrılmayı bir türlü kabullenemedi. Okul uzak değildi, Gelibolu’daydı ama yine de içine sindiremedi bu durumu Ercan. Babası olmadığı için ağabeyine anlattı okulu sevmediğini. ‘Olmaz’ dedi ağabeyi, ‘Liseyi orada bitireceksin. Okuman için en iyi yer orası.’ Bir fırsatını bulup babasına söyledi okulu sevmediğini. Ondan da aynı yanıtı aldı.Ercan’ın okuldaki performansı hızla düşmeye, derslerden kötü notlar almaya başladı. Derslere aldırdığı yoktu. Sık sık okuldan kaçıyor, atari salonlarına gidiyordu. Sigara içmeye de başlamıştı.Ağabeyi okuldan kaçtığını öğrenince bir güzel dayak attı ona. Ama bu sert tavır sonrası okuldan kaçışları sıklaştı. Her seferinde ağabeyi bulup azarlıyor, dövüyor; Ercan ilk fırsatta yine kaçıyordu. Hem de artık sadece okuldan değil, kasabadan da kaçmaya çalışmıştı. Baktılar olmayacak, müdürle konuşup Lapseki İmam Hatip Lisesi’ne aldırdılar kaydını. Ercan’ın isteği olmuş, eve dönmeyi başarmıştı. Bu arada iki üvey ablası evlenip evden ayrılmışlardı. Üvey annesi de sık sık kızlarına gittiği için evde daha çok ablası ve ağabeyi ile kalıyorlardı.O okulu asıp atari salonlarına gittikçe ağabeyi kızıp dayak atıyor, Ercan bu kez de evden kaçıyordu. Şarapçılar gibi kayıklarda, camilerde, nereyi bulursa oralarda sabahlıyordu. Her seferinde de yakalıyordu ağabeyi. ‘Ulan sen mi inatsın, yoksa ben mi?’ diye bağırıyordu kardeşine.Ortaokulu bitirdiğinde artık o eski Ercan gitmiş yerine bitirim bir delikanlı gelmişti. En sevdiği dersler müzik, beden eğitimi ve boş derslerdi. Okula ilgisi tamamen bitmiş, akşamları bir lokantada çalışmaya başlamıştı.Ağabeyi ve babasının tüm çabalarına rağmen o yıl sınıfta kaldı Ercan. Bir yıl daha devam etti. Tabii ders çalışmadığı için yine sınıfta kaldı. Okuldan kovuldu. İstediği bu muydu? O sıralar evet. AYIN KARANLIK YÜZÜÇanakkale Dardanel fabrikasında çalışan ablası Tülin, komşunun oğlunu sevmişti. İstemeye geldiklerinde bu evliliğe ilk karşı çıkan Ercan oldu. Ablasının sevdiği genci, lokantanın yanındaki meyhaneye girip çıkarken görüyordu. Sürekli alkollü dolaşan, güvenilmez bir tipti ona göre enişte adayı. Tülin isteyince babası vermek zorunda kaldı kızını. Ama biraz oyalamak için ‘Üç ay sonra düğünü yaparız. Bu arada birbirinizi tanırsınız’ dedi. Tülin, üç ay bekleyemedi, kaçıp evlendi o gençle.Ercan da artık kızlarla çıkmaya başlamıştı. Birlikte olduğu kızlar içinde onu en çok etkileyen zümrüt yeşili gözleriyle Asya oldu. Ona aşıktı, sevinçten, mutluluktan gözleri parlıyordu onunla birlikte olduğu günlerde. Bir geceyarısı lokantadan çıkmış eve dönüyordu. Sahilde yürürken ‘mahallenin delisi’ Mustafa amcayla karşılaştı. ‘Evlat bir dal sigaran var mı?’ diye sordu yaşlı adam. Yanına gidip paketi uzattı. Mustafa amca gözlerine baktı, ‘Mutlusun değil mi?’ diye sordu. ‘Evet’ dedi Ercan, ‘Seviyorum.’ Mustafa amca, kendi öyküsünü anlattı o gece. Mutsuz bitmişti onun öyküsü. Sözlerini, gökyüzünde parlayan ayı göstererek noktaladı:- Ne kadar parlak değil mi? Evlat, onun bir de karanlık yüzü var ve biz göremiyoruz. Dikkat et, insanlar da aya benzer. Kimseye göstermedikleri bir karanlık yüzleri daha vardır.Ercan, Mustafa amcanın o gece üzerinde durmadığı sözlerini birkaç ay sonra hatırlayacaktı. Babası, ağabeyi gibi onu da İstanbul’a inşaatta çalışmaya çağırınca, Asya’dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Vedalaşırken, ‘Seni bekleyeceğim’ diyen Asya, sadece bir ay sonra telefonu yüzüne kapatmıştı. İşte o an hatırladı Mustafa amcanın sözünü...Acılar, sevgiler, hayatın zorlukları büyütüyordu onu. Bulgaristan’dan göçen bir ailenin en küçük oğlu olarak sendeleyerek yürümeye başlamıştı hayatta. Artık etrafına daha farklı bakıyor, anlamaya gayret gösteriyor; daha önemlisi dikiş tutturmaya çalışıyordu. Haylazlık günleri giderek geride kalıyordu.Aile bütçesine katkıda bulunmak isteyen Ercan’ın yapmadığı iş kalmadı. Camcı çıraklığı, bakkal çıraklığı, garsonluk, bulaşıkçılık, inşaatlarda işçilik, ayakkabı boyacılığı. Hepsi de sigortasız ve mesai kavramı olmayan işlerdi.Yıllar içinde ağabeyi Sedat ile de arası iyice düzeldi. İki kardeş birbirlerini daha iyi anlamaya başladılar. Babasıyla birlikte inşaatlarda çalışan Sedat, geç de olsa Marmara Üniversitesi Turizm ve Otelcilik bölümünü bitirebilmişti. Birgün onu sigara içerken gördü Ercan. Şaşırdı birden. Sigara içtiği için az dayak yememişti ondan. Sedat da farketti durumu. Özür diledi kardeşinden. Babası Hüseyin bey, aldığı arsaya, plansız projesiz de olsa küçük bir ev yaptırmayı başardı. Eline para geçince bir kat daha çıkmayı düşündüğü bu küçük eve sahip olmaktan mutluydu. Bulgaristan’daki o güzel eviyle karşılaştırmak mümkün değildi. Ancak, zorlu bir yaşam mücadelesinden sonra bu kadarına bile razı olur hale gelmişti. Zaten artık yaşlanmış ve inşaatlarda çalışmak zor gelmeye başlamıştı Hüseyin beye. Aile, yeniden Lapseki’ye taşındı. Hüseyin bey, Hadımköy’de bir fabrikada bahçıvan olarak çalışmaya başladı. Ercan da aynı fabrikada güvenlikçi olarak iş buldu.Ablası Tülin ise fabrikanın yemekhanesinde çalışıyordu. Ercan haklı çıkmış, Tülin’in evliliği çok sıkıntılı geçmişti. Sürekli işsiz gezen kocasına daha fazla dayanamayan genç kadın dört yaşındaki oğlu ile birlikte babaevine dönmüştü. Ailenin en önemli sorunu Tülin’in eşinden boşanabilmesi olmuştu.Ercan, zaman içerisinde üvey annesine de alışmış, hatta sevmişti onu. Ancak yine de en büyük özlemi Bulgaristan’a gidip annesinin mezarını görebilmekti...OKURA PUSULAASKERLİK İÇİN BEKLİYORErcan Öztürk’ün öyküsünü, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçen binlerce ailenin dramını, çektiği zorlukları da yansıtabilmek amacıyla kaleme aldım. Doğup büyüdüğünüz, havasına suyuna alışıp, toprağından beslendiğiniz bir yeri bırakıp, bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkmak çok zor. Serüvenin kendi güçlükleri bir yana, insanın köklerinden koparılması bir insanlık ayıbı değil mi?Öztürk ailesi ve oğulları Ercan o zorluklarla başetmeye çalışan insanlar. Ercan’ın gönderdiği el yazısıyla 15 sayfalık mektubu da gösteriyor ki, bu insanlar her şeye rağmen hayata gülmeyi başarabiliyorlar. SONRAKİ ÖYKÜFETTAN BİR GENÇ KIZIN İNTİKAMIANLATSAM ROMAN OLUR HER PERŞEMBE KANAL D EKRANLARINDA