GeriKelebek Emek yoksa yetenek hiçbir şeydir
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Emek yoksa yetenek hiçbir şeydir

Emek yoksa yetenek hiçbir şeydir
refid:24805367 ilişkili resim dosyası

Yozgat Blues’daki rolüyle Altın Koza’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü alan Ercan Kesal, “Ben sadece çalışmaya inanırım” diyor. Oyunculuğuyla da yazdıklarıyla da ses getiren Kesal, sinema ve edebiyata gönlünü kaptırmış bir hekim. Bir yandan da antropoloji doktorası yapıyor.

Doktorluk, senaristlik, oyunculuk, yazarlık… Hangisi ilk sırada hayatınızda, var mı bir sıralaması?
- Sıralama yok gerçekten. Yaptığım her iş bir başkasını etkiliyor ve belirliyor. Hekim olmasaydım bu kadar içerden hikâyelerim olmazdı. Şimdi ekmeğimi hekimlikten kazanıyor olmam da bana, sinema sektöründe olabildiğince bağımsız ve nitelikli projeleri seçme şansı tanıyor. Bu yüzden minnettarım işime. Senaristliğim ise edebiyatçı geçmişimin ve onun sağladığı birikimlerin sonucu. Okumasam yazamazdım. Halen de öyle. Gazete yazıları ve nihayetinde ortaya çıkan ‘Peri Gazozu’nu da biliyorsun, “okunsun değil, seyredilsin istedim” diye sundum. Peki, “oyunculuğun bunlarla ilişkisi ne?” dersen; samimiyetle söylüyorum, nasıl ki ben, yazdığım hikayelerdeki kahramanları bir filmde oynatır gibi yazıyorsam, kendim de bir hikâyeyi yazar gibi oynuyorum. Hiçbir oyunculuk eğitimi almayan biri olarak başka türlü nasıl oynayabilirim ki!

Sırada yönetmenlik var sanırım… Senaryosu hazır mı?
- Geç başlayan, lakin hızlı ve yoğun seyreden sinema serüvenimde gördüm ki; ‘yönetmen’ bir filmin tek ve gerçek sahibi. Yönetmenin bir ‘düşü’ var ve herkes bu düşün gerçekleşmesi için hizmet eden, işini yapan insan pozisyonunda. Masada sürekli gelişen ve değişen 3-4 senaryo çalışması hep var. En uygun zamanda en aklıma yatanı çekeceğim.

Mahmut Fazıl Coşkun’un bir sonraki filmini birlikte yazıyormuşsunuz…
- ‘Yozgat Blues’ süreci Mahmut’la birbirimizi tanımamıza ve anlamamıza vesile oldu. Mahmut Fazıl, sinemayı bilen ve kendi üslubunun peşinde koşan başarılı bir yönetmen olmanın ötesinde, “iyi bir insan.” O’nu tanımaktan ve dostu olmaktan mutluyum. Evet, onun üçüncü filminde birlikte çalışacağız.

Avanos’ta geçen bir çocukluk hem de kitaplar arasında. Bir yanda Anadolu bir yanda kitaplar ve dahası okumaya heveslendiren bir baba… Yazıyla ilgilenen biri için ideal bir ortam gibi geliyor kulağa…
- Yok, pek öyle değil. Hatta oldukça ağır şartlar da vardı. Kalabalık ve herkesin sürekli çalışmak zorunda olduğu bir aileydik. Okulların kapandığı günün ertesinde, sabah erkenden başlanılan ve okulların açılacağı günün arefesi akşamına kadar devam eden gazozhane mesaisi. (Tıp fakültesinden mezun olup, doktor olduğum güne kadar devam etti bu.) Ama tüm bunlar sahip olduğunuz şeylerin kıymetini daha çok bilmenizi sağlıyor. Hayattan çaldığınız ve kitaplara gömüldüğünüz her an, zihninizde silinmez izler bırakıyor. En çok kitabı, en zor zaman ve şartlarda okudum.

Önce siyasal ardından tıp eğitimi ve hekimlik için tekrar Anadolu yollarına düşmek… Taşranın sizin üzerinizde Picasso’nun bütün eğitimini reddedip “ne öğrendiysem Pallares’in köyünde öğrendim” sözü gibi bir etkisi var mı?
- P. Bourdieu’nun ‘habitus’ kavramı üzerine okumalar yaptığımda, sıkça değişik yorumlar getirilen bu kavramla ilgili Edip Cansever’in bir dizesi gelmişti aklıma: “İnsan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…” Yaşadığım coğrafya, çocukluğum, gazoz sattığım kasaba esnafı, 90 sene boyunca evimizin ve tarlamızın dışına bile çıkmamış babaannem, halk bilgesi annem, bilgiye âşık babam; hepsi de benim öğretmenim oldular. Aslında, kendi coğrafyanızla kurduğunuz bu ilişki tek taraflı değil. Siz toprağınıza benziyorsunuz, sürekli ondan bir şeyler öğreniyorsunuz ama, öte yandan onu da değiştirip biçimliyorsunuz farkında olmadan.

Aynı zamanda zihinsel bir dönüşüm de yaşamışsınız. Ortaokul ve lisede turancıyken Darağacı’nda Üç Fidan kitabını okuyunca, sosyalizme meyletmişsiniz..
- Büyük dönüşümler için büyük değişimlere ihtiyaç yoktur. Bazen hiç akla gelmeyen bir detay, sizi büyük kararlara, radikal değişikliklere zorlayabilir. Bu o detayın küçük olduğunu değil, en fazla sizin onu fark etmediğinizi gösterir. Lisedeyken de, siyasaldayken de şimdi de inandığım, kıymet verdiğim ve uğruna mücadele ettiğim şeyler çok değişmedi. Kul hakkının yenmediği, adil, hakkaniyetli ve özgür bir dünya…

Yetenek mi baskın yoksa emek mi?
- Emek yoksa, yetenek hiçbir şeydir. Ben sadece çalışmaya inanırım. Geriye doğru baktığımda hatırladığım her şey bana bunu öğretti. Hatta, bazen kolaylıkla ve zahmetsizce yaptığım bir şey olmuşsa kuşkulanıyorum; “Bu kadar kolay olmamalı, bir eksiklik var o zaman” diyorum. Genç sinemacı kardeşlerim bazen benden kendi süreçlerine ilşkin ‘sihirli formül’ü soruyorlar. Cevabım: “Az uyuyun, çok okuyun” oluyor.

Kazandığınız ödülleri önemsiyor musunuz?
- Ödülleri filmin bütünü içerisinde algılıyorum. “Film kötü ama ben iyi oynadım” olmaz.

Gezi yerleşik algılara çentik attı

Gezi sürecinde “Benim buradan çıkardığım sonuç sokaktaki insanın işine yaramayan her şey çöptür” demiştiniz. Kimi kastettiniz?
- Herhangi birini değil de bir ‘anlayışı’ kastettim. Bir süredir antropoloji doktorası yapıyorum. Akademik camiada giderek; sokağa yabancı bir dilin oluştuğunu fark ettim.Kendi aralarında kurdukları, akademik çevrede çıkardığı gürültü üzerinden oluşturulmuş bir dünya! Bu da, bilginin giderek sadece bir ‘iktidar aracı’ olmasına dönüşüyor ve böylece varlık sebebi unutulmuş oluyordu. Gezi süreci, bu anlayışlara da sağlam bir ‘çentik’ atmıştır.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle