GeriKelebek Eli Abramoviç, 5 yaşında, Auschwitz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    9
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Eli Abramoviç, 5 yaşında, Auschwitz

Hata ettim, keşke bir yolunu bulup gitseydim. Bugün, belki de şu saatlerde, Polonya’da bir tören yapılıyor. Adı bile insanın kanını donduran “sembolik” bir yerde : AUSCHWİTZ’de. Kamptakı son esirlerin kurtarılışının 60’ıncı yıldönümü vesilesiyle. Herhalde muhteşem bir tören olur, yürek dayanmaz. Bu vesileyle...


Törenlerde bir konuşma yapacak olan Fransız aydını Simon Weil’i seyrettim dün bir televizyon kanalında. 16 yaşında, ablası ve annesiyle “girmiş” Auschwitz’e. Mealen “İnanmayacaksınız ama, kampa girebilenler şanslıydı” diyordu, “Çocukları, yaşlıları ve hastaları doğrudan gaz odalarına gönderiyorlardı. Bize yol gösteren bir kapo kulağıma ‘Sorduklarında 18 yaşında olduğunu söyle’ dedi de, kurtuldum. Ama unutmayın ki, bir milyondan fazla çocuk ve genç...”

Tanrım!

Size de anlattığım Yed Vaşem’deki o dehşet geldi aklıma. Müsaade eder misiniz eski bir yazımın o bölümünü bir kere daha okutayım size?

(...) Kudüs’teki meşhur Soykırım Müzesi’ni de (Yed Vaşem) gezdik. Ve bu (korkunç, kabûs gibi) müzede, unutamayacağım bir hadise yaşadım.

Bir defa, holokost kurbanı çocuklara ayrılan bölüm beni allak bullak etmişti zaten.

(Görmeyenler için anlatmaya çalışayım: Çocuk kurbanlara ayrılmış özel bir bölüm. İçerisi zifirî karanlık, bir trabzanı tutarak ilerleyebiliyorsunuz içeride. Denizin dibinde, bir akvaryumun içinde gibisiniz. Her yer koyu mavi, iki yanınızda tam bir buçuk milyon küçük mum (lambacık) sarkıyor tavandan. Nazilerin öldürdüğü bir buçuk milyon Yahudi çocuğunu temsil eden bir buçuk milyon küçük yıldız. Ve siz, böyle korkunç bir ortamda ilerlerken, derinden, boğuk bir ses duyuluyor, monoton ve sürekli. Menahem Abramoviç, 3 yaşında Birkenau - Estel Kohen, 7 yaşında, Dachau - İzak Davit Bernştayn, 1 yaşında, Treblinka... Sonsuz bir kaset, yirmi dört saat Yahudi çocukların adını okuyor, sonsuza kadar unutturmamak için...)

İşte bu atmosferden çıkıp, Auschwitz’le ilgili müzeye girmişim, allak bullak. Burada da, duvarlarda dev fotoğraflar, siyah beyaz, holokostun simgesi haline gelen toplama kampından sahneler, esirlerin kullandığı kap kacak, yırtık çizgili pijamalar, yenmiş battaniyeler, lime lime (kendi yaptıkları) sandaletler... Korkunç hatıralar!

Grubumuzda (haftalık bir turdu bizimki, Fransızlar, Belçikalılar ve biz karı koca) Belçikalı bir ana baba ve kızları da vardı. Kısa, kalın, alabros kesilmiş saçlı, hiç konuşmayan bir adam. Yaşı belli olmayan türden. İki üç gündür birlikte seyahat ediyoruz ama merhabamız bile yok.

Auschwitz Departmanı’nda yanıma geldi, bana elini uzattı:

- Siz Müslüman’mışsınız!
- Evet, Türk’üm...
- Size teşekkür etmek istiyorum!
- Niye?
- Bir Müslüman olarak Yahudi Soykırım Müzesini gezdiğiniz için...
- Siz Yahudi’siniz herhalde...

İşte bu andan itibaren yaşadıklarımı, rüyada gibi, hayal mayal hatırlıyorum artık...

Evet, dedi kısa, kalın yol arkadaşım, ve dünyanın en tabii şeyini yapar gibi, hani Japonlar’ın her tanıştıklarına çıkarıp kartvizit uzatmaları gibi... gömleğinin kolunu sıvayarak bana ön kolunu gösterdi...

Kolunda, kasapların ete bastığı mavi-mor renkte boyayla yazılı bir numara...

425392 gibi bir şey...

- Siz, eee... şey misiniz?
- Evet, dedi, bu toplama kampında bulundum ben!

Ve Auschwitz’den sağ kurtulmayı başarmış bu “Häftling” (tutuklu, esir) bana Soykırım Müzesi’nin Auschwitz Departmanını gezdirdi.

- Bak burası, buz gibi bir kış gecesi hayvan vagonlarından indiğimiz istasyon.
- Şu arkadaki adam, gelen esirlerin ilk muayenesini yapan doktar bilmem kim...
- Annemle kızkardeşimi işte şu bölüme götürdüler. Onları bir daha hiç görmedim...
- Babamı benden ayırıp şuraya götürdüler, onu bir daha hiç görmedim...

Dünyanın en tabii şeyini anlatır gibi, mezun olduğu okulu yıllarca sonra oğluna gezdirir gibi, başka bir dünyadan gelen, monoton bir sesle, acımasız bir tekdüzelikle... ben, karım ve kendi kızı, biz, bu ziyaret boyunca ağlarken, benim Häftling 425392, ağır ağır, sanki içindeki bir cerahati dikkatle boşaltırmış gibi, psikanaliz koltuğundaki bir hasta gibi, Aushwitz’i ve yaşadığı cehennem anlattı; bize ve belki de ilk defa yüksek sesle kendi kendine...

Şüphesiz, hayatımın en etkileyici ama en korkunç müze ziyaretiydi bu...

*

Bizim gazetelerimizin kıç baş haberinden yeri olmaz böyle şeylere.

Birkaç hafta önce, Polonya’daki Auschwitz-Birkenau Müzesi’nin müdürü, toplama kampında ölen bir Yahudi’nin bestelediği bir müzik parçasının, tesislerin içinde icra edilmesine izin vermedi. Ama, 4 Eylül Perşembe günü, İsrail Hava Kuvvetlerine ait üç F-15 uçağı, Birkenau’nun üzerinden uçtu, ilk defa. Uçaklar, uğursuz kampın giriş kapısının üzerinden alçak uçuş yaptıktan sonra, Judenrampe (Yahudi Yokuşu) denilen ve çoğu Yahudi, bir milyon yüz bin insanın can verdiği gaz odalarına giden yolun üzerinden geçerek gittiler.

Üç uçağın pilotu da... Naziler tarafından katledilmiş Yahudi ana babanın çocuklarıydı.

Müze müdürü, Polonya Hükümeti’nin izniyle yapılan bu gösteriye “Sembolik değeri yüksek olan bu yerde hüküm süren saygının ve sessizliğin, bir askerî gövde gösterisiyle çiğnenmesinden” rahatsızlığını belli etti.

Cevabı İsrail’in Varşova Büyükelçisi verdi:

“Bu bir güç gösterisi değil, bir nihaî cenaze töreniydi!”

*

Bu kadar büyük acılar çekmiş bir milletin, başına Ariel Şaron gibi birini getirmesi ne kadar tuhaf değil mi!

(Hürriyetim, 11.09.2003)

*

Bilmem, Band of Brothers’ı seyrettiniz mi, David Frankel ve Tom Hanks’in yönettiği 2001 yapımı uzun televizyon dizisini? II.Dünya Savaşı’na katılan, Normandiya Çıkarması’ndan Hollanda Cephesi’ne ve Hitler’in Kartal Yuvası’nın ele geçirilişine kadar bir dizi önemli görev yapan meşhur Easy Bölüğü’nün hikayesini...

İşte bu Easy Company imiş... Nazi toplama kampını keşfeden ve kurtaran.

Filmin o sahnesi dehşetti, dehşet...

Bir manga asker bir korulukta keşif yürüyüşüne çıkıyor. Fazla sessizlik tedirgin ediyor askeri. Korka korka ilerliyorlar. Derken, ormanın göbeğinde, bir aydınlığa çıkıyorlar... ve bütün askerler donup kalıyorlar, gördükleri neyse, dehşet içinde bakıyorlar... (Seyirci görmüyor baktıklarını...)

Çavuş, deliler gibi koşarak birliğe dönüyor, binbaşıyı çağırmak için. “Gelmeniz lazım, mutlaka gelmeniz lazım!” diyor. “Ne buldunuz?” diye ısrarla soran komutana, çavuşun verdiği cevap korkunçtur:

“BİLMİYORUM, O ŞEYİN NE OLDUĞUNU BİLMİYORUM!”

“O şey” daha önce insanlığın değil görmek, tahayyül bile edemediği bir ‘ŞEYDİR’ buldukları, bir Nazi toplama kampıdır. (1)

Karşılarında, dikenli tellere tutunmuş, çizgili pijamalı, bembeyaz yüzlü, kanlı kocaman gözlü, bir takım ... canlı ölüler vardır! Konuşmayan, ağlamayan, sevinmeyen, neredeyse hareket bile etmeyen, bir takım ‘insanlar’ !..

(Bir ara size bu ‘canlı ölüler’e, Naziler’in hedefledikleri gibi ‘insanlığını elinden almayı başardığı’ bu ‘şeyler’e neden MÜSLÜMANLAR denildiğini de anlatacağım...)

*

Robert Merle’in Benim Mesleğim Ölüm adlı kitabının finalinde, galiba Birkenau’nun komutanı olan SS Subayı Rudolph Hess, “6 milyon insanın ölüme gönderilmesinden sorumlu olarak, zanlının idamını istiyorum” diyen savcıya, ayağı fırlayarak, itiraz eder:

- İtiraz ediyorum Sayın Başkan, altı milyon değil, SADECE bir milyon insan!..

Sadece...


*

İzak’lar, Eli’ler, Estel’ler, Meryem’ler, Moiz’ler, David’ler... Auschwitz’de öldü.

YAHUDİ oldukları için öldü. FARKLI oldukları için öldü.

Ama Rudolph’lar yaşıyor hâlâ!

İşin kötüsü “içimizde” yaşıyor.

İşte bu yüzden Auschwitz’i hatırlamalı, hatırlatmalı, asla unutturmamalı insanlık...

 

(1) Aslında Lenin’in GOULAG’ları Hitler’den eskidir, ama ‘ölüm kampı’ değildir bunlar.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle