GeriKelebek Elbe'de marjinal bir Türk
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    2
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Elbe'de marjinal bir Türk

Behçet Safa adını resimle çok yakından ilgilenenlerin dışında pek bilen yoktur Türkiye’de. Ancak soyadı bir çağrışım yapabilir. Evet, ressam Behçet Safa, ünlü yazar Peyami Safa’nın yeğeni.

30 yıldır İtalya’nın Elbe adasında yaşıyor. Daha önce Türkiye’de bir kaç sergi açmış, 1989’da İstanbul Bienali’ne ‘Şeytan Üçlemesi’ adını verdiği uçurtmalarıyla katılmış. Son olarak da 1996’da seretonin sergisine katılmış. Şimdi ise bir sergiyle değil, nefret ettiği amcası sayesinde gündeme geldi.

Peyami Safa’nın kitaplarını basmak isteyen Alkım Yayınevi telif ödeyecek bir váris ararken buldu Behçet Safa’yı. Yayınevinin sahipleri Savaş ve Başar Arslan, Elbe adasına gittiler, 35 bin Euro karşılığında Peyami Safa’nın bütün yayın haklarını satın alıp döndüler. Behçet Safa’nın hikayesini bu bağlantıları kuran yazar Ferit Edgü’den dinler dinlemez hemen Sebati Karakurt ile İtalya’nın yolunu tuttuk.

Napolyon’un sürgün yeri, bugünün turizm cenneti Elbe’ye gitmek kolay değil. Roma’dan Torino ekspresine binmek, Campiglian Marittima istasyonunda inip Piambino’ya başka bir trenle devam etmek, oradan feribotla Elbe’deki Portoferraio’ya gitmek, sonra taksiyle Capoliveri’ye ulaşmak gerekiyor.

Capoliveri adanın arkasında bir köy. Behçet Safa 30 yıldır burada. Meydanda adını kime sorsanız atölyesini gösteriyorlar.

Üçüncü kez kırdığı bacağı yüzünden bastonla dolaşan, beyaz sakallı 71 yaşındaki Behçet Safa atölyesinde karşılıyor bizi. İstanbul’dan ısmarladığı kuş üzümü, çam fıstığı, kalaylı bakır tepsi, rakı ve en adisinden göbek havası CD’lerimizi veriyoruz kendisine.

Atölyesine, haklı olarak çöplük adını vermiş. Her taraf yarım kalmış projeler ve son yıllarda yaptığı mukavva çerçevelerle dolu. Yan tarafta tahtadan küçük bir tezgah ve Üçüncü Dünya Mutfağı adını verdiği ocağı. Yine kendisinin yaptığı asma katta yatağı ve üzerinde Kadınlar Hamamı yazan gömme banyosu.

SAFA AİLESİNİN HİPPİ ÇOCUĞU

Ertesi gün başlıyor hayatını anlatmaya ve üç gün boyunca durmadan konuşuyor.

Behçet Safa, gazeteci İlhami Safa’nın oğlu. Karakter olarak kendisini çok benzettiği annesi iki yaşındayken evi terk edip Fransa’ya moda öğrenmeye gitmiş. Behçet Safa Akademi’de resim okurken babasını kaybetmiş ve Nişantaşı’ndaki evlerini Akademililerin kantinine dönüştürmüş. Remzi Kitabevi’nin sahibi Remzi Bengi’nin kızıyla evlenmiş. Diplomasını saygı gereği amcası Peyami Safa’ya sunarak askere gitmiş. Sonra da evliliğini bitirip 1959’da Fransa’ya, bohem hayatın ortasına atmış kendisini.

NAPOLYON’UN İZİNDE BU ADAYA YERLEŞTİ

Gerçek değerimin ne olduğunu orada öğrenmek istedim diyor, çünkü aile soyadından kurtulamıyor bir türlü Türkiye’de. Gerçi Fransa’da da bırakmamış Safa soyadı peşini. Sağcı amcasına kızan bütün solcu arkadaşları ona etmek istedikleri tüm küfürleri hep yeğenine etmişler.

Resim yapıp satarak yaşamaya çalışmış Paris’te. Hatta ilk yıllarında gençler bienalinde eseri ilk yirminin arasına girmiş, Andre Malraux’dan övgü dolu mektup bile almış. Hayatta kalabilmek için dükkanların önünden süt bile çaldım, diyor. Roma’da açtığı bir sergi sonrasında Napolyon’un izini sürerek Elbe adasına gitmiş. Yıl 1967. İki yıl sonra da tamamen yerleşmiş adaya.

İLK GÜNDEN BERİ SPONSORU KASAP FRANCO

Elbe’nin Capoliveri köyünde kaldığı otelin sahibi etraf pislenir diye resim yapmasına izin vermeyince yolu hayatını etkileyen en önemli kişi olan kasap Franco Ambrogi’yle çakışmış. Otelin karşısındaki boş mahzenin sahibi olan Franco’ya gitmiş ve kırık dökük İtalyancası’yla orayı kiralamak istediğini söylemiş. Ama yanlışlıkla ‘ebediyen’ diye bir kelime kullanmış. Franco gülerek kabul etmiş bu isteğini ve gerçekten ebediyen orası kendisinin olmuş. Çünkü hálá o atölyede yaşıyor.

Kasap Franco bir oğul gibi davranmış Behçet Safa’ya. Yiyeceğini, içeceğini ve harçlığını vermiş. O da resim yapıp sattıkça kazandığı bütün parayı Franco’ya emanet etmiş. Franco öldükten sonra iki oğlu da kardeşleri yerine koymuşlar onu. Hatta ona, merak etme öldükten sonra seni papaza vermeyiz, atölyenin içine bir mezar yapar oraya gömeriz ve burasını da senin müzen yaparız diyorlarmış. Onun isteği ise ölünce üniversitede kadavra olmak.

Atölyenin kapısında İngilizce ‘içeri girmeyi aklının ucundan bile geçirme’ yazısı var. Bu yazının sanat meraklısı genç kızları çektiğini biliyor. Çünkü kadınlar onun için hálá vazgeçilmez bir tutku. Son yıllarda kafasına taktığı konu ise ‘porno-politik.’ Hangisi daha ahlaklı, sorusunun cevabını çoktan vermiş çünkü.

ELBE’DEKİ YAŞANTIM

KUTU BALIKLARI VERİYORDUM LOKANTADA YEMEK YİYORDUM

İlk defa on günlüğüne 1967’de geldim Capoliveri’ye. Hippi zamanı para yok. Porto Azzuro’da balıkçılarla gidip ağ çekiyordum. En iyilerinden bir kutu balık veriyorlardı bana, ben de balıkları lokantaya verip bütün hafta orada yemek yiyordum. Capoliveri manzarası resimler yapıp satıyordum bir yandan. Utanıyordum da figüratif resim yapmaktan. Biri çıktığında 30 bin lirete satıyordum. 10 bin liret bilet parası, 20’si cepte, güneşten yanmış, trenle Paris’e gidiyordum. Le Select kahvesine girip herkese içki ısmarlıyordum. Bir süre Paris ve burası arasında mekik dokudum. Sonra burayı tercih ettim.

KIZIL TUGAYLAR ÜYESİ OLMAKLA SUÇLANDIM

Bir arkadaşım iki lezbiyen kadın göndermiş buraya. Ağustos ayı, oteller tıklım tıklım. Atölyede kalmaya başladılar, barlara takılıyorlar. Ama öyle alımlılar ve özgür davranıyorlar ki burada yaşayan emekli bir jandarma komutanı bana haber göndermiş, tanıştırmak için kaç para istiyor diye. Türküz ya bana bir dokundu bu. Atölyenin hemen üstünde de adanın jandarma komutanı yaşıyor. İkisi de bana gıcık. Ben de bunlara hakaret ettim herkesin içinde.

Sonra birden Kızıl Tugaylar sempatizanı olmakla suçlandım. Dosyam hazırlanmış 15 gün içinde İtalya’yı terk etmem isteniyor. Türkiye’de de 12 Eylül ihtilali yeni olmuş. Karar verdim ya İsveç’e kaçacağım, ya da Küba’ya. Şansım yaver gitti ve İtalyanlar beni kurtardı.

Livorno’ya yabancılar şubesine gittim. Yasak ama sana dosyanı gösterelim dediler. Şöyle suçlamalar vardı: Devamlı Paris’e gidiyor, arzu edilmeyen insanlarla görüşüyor. 300 bin liretlik elektrik parasını ödemedi. Polislere kötü gözle bakıyor ve kötü cevap veriyor.

Adadaki Liberal Parti’nin sekreteri beni bir hakime götürdü. Çok dürüst bir adam. Benim gittiğim büroyu arayıp suçlamaları sordu ve şöyle dedi: Tamam Safa’yı atalım İtalya’dan ama bunu dünyaya anlatırsa İtalya’yı nasıl müdafaa ederiz? Sonra bana, sen merak etme İtalya henüz bir polis devleti değil, dedi. Böylece atlattık meseleyi.

STÜDYOYA GELİP ÇÖP VERGİSİ İSTEDİLER

Stüdyo ben kiraladığımda mahzendi. Ruhsatı da kontratı da hálá yok. İnşaat yeri olarak gösterdik ve öyle telefon bağlattık. Bir ara da gelip yıllardır çöp vergisi ödemiyorsunuz demezler mi? Ben de, zaten burası çöplük bir de benden vergi mi istiyorsunuz, isterseniz bunu gazetecilere anlatayım dedim. Aman, aman, dediler tamam senden çöp vergisi falan almıyoruz.

NAPOLYON’UN ADASI

Elbe Adası (İtalyanca Elba), İtalya’da Toskana Takımadaları’nın en büyüğü. İtalyan kıyılarından 10 kilometre uzakta olan Elbe, ulaşımı zor olduğu için 1814’te Fransa İmparatoru Napolyon’a uygun bir sürgün yeri olarak seçildi. Avrupa ülkelerinin kurduğu ittifaka yenilen Napolyon buraya gönderildi, orada sayısı bini bulan kendi adamlarıyla küçük bir imparator olarak yaşamaya başladı. Ancak aradan 100 gün geçtikten sonra, adamlarıyla adadan ayrılıp Marsilya’ya çıktı, Paris’e yürüyüp yeniden tahta oturdu. Tekrar yenildiğinde bu kez çok uzağa, okyanusun ortasındaki Saint Helene adasına gönderildi. Alexandre Dumas’nın meşhur ‘Monte Cristo Kontu’ romanında da, Elbe Adası’nın önemli bir rolü vardı; yazar Monte Cristo adasını Elbe’den görülen kayalık küçük bir adayı ilham alarak yaratmıştı. Böylece meşhur olan Elbe Adası, 1960’ların sonunda bu kez Avrupalı hippilerin tercih ettiği bir mekan oldu. Şimdi ise İtalya’nın turistik yörelerinden biri. Kışın 3 bin olan nüfusu yazın 43 bine çıkıyor. İtalya’da sağcı Berlusconi iktidarda olmasına rağmen, adanın belediye başkanı komünist.

HEP KAZIKLANDIĞIM İÇİN RESMİ BIRAKTIM

Bir gece uyandım, karnım aç, zeytinyağı bile yok. Ama stüdyo aldığım resim malzemeleriyle dolu. Milano’dan 50 metre en iyi kenevirden almışım, en iyi tahtadan şasiler yaptırmışım, en iyi akrilik Amerikan boyalarını kullanıyorum. Zengin bir kadın geliyor resim almaya, pahalı buluyor. Ben de diyorum ki, hanımefendi resim pahalı değil sizin aranızda yaşamak pahalı. Almanya’daki galericiden kazık yemişim, Türkiye’de aynı şey olmuş. İşte o gece tüm bunları düşünüp bıraktım resim yapmayı. Kültür satılmaz, yapılır.

KAZANIRSAM PARAYI HATIRALARA YATIRIYORUM

Burada turizm artınca eşeklerin bağlandığı ahırları pansiyona dönüştürdüler. Şimdi bir eşeğin bulunduğu yere dört eşek koyup para alıyorlar. Zengin Almanlar keşfetti burayı önce, tarlalar satın aldılar. Burada ilk Alman’a arazi satan adamdan bir ders aldım. Bütün parasını fahişelerle yemiş. ‘Paraları hatıralara yatırdım’ dedi. Ben de öyle yaşıyorum şimdi, kazanırsam parayı hatıralara yatırıyorum.

NAZIM VE ABİDİN’LE TAKILIRDI

Peyami Safa, Abidin ve Nazım, Beyoğlu’ndaki lüks Konak Oteli’nin önüne gidip oradan çıkanlara pis burjuvalar diye bağırırlarmış. Babam da terbiyesizlik etmeyin diye azarlarmış bunları. Sonra amcam parayı bulup şöhret olunca o otelde evlendi. Önce komünistti, çünkü Abidin’de de Nazım’da da para var, onlarla beraber içmek için komünist olmuştu. Parayı görünce döndü, Akademi’nin en güzel kızıyla evlenip balayına Venedik’e gitti.

HİTLER’İN İMZALI KİTABI VARDI

Amcam İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’i tutardı. Nazi bayrakları, hatta Hitler’in imzalı Kavgam kitabı vardı. Ufacıktım, o radyodan savaşı dinler ve kumandan gibi harita üzerinde Nazi ordusunun Stalingrad’a kadar nasıl gidip döndüğünü takip ederdi. Bana bir keresinde hastalar ölsün ve sağlıklı, ari bir ırk olsun istiyorum, dedi. Kendisi hasta, önce onun intihar etmesi lazım.

MENDERES’İN KONUŞMALARINI HAZIRLARDI

Babam öldükten sonra hürmeten pazar günleri amcama öğle yemeğine giderdim. Telefonla Menderes’in konuşma metinlerini yazdırırdı Ankara’ya. Yine böyle bir öğle yemeğinde senin hocalarının hepsi komünist, sen de komünist olmuşsun diye beni evden attı. Daha sonra ihtilal olup askerler Menderes’i astıklarında bir yazısını okumuştum bir gazetede. İşte bu ülkenin gerçek idarecileri Osmanlı’dan beri paşalardır, diye. Böyle döneklik olur mu?

SON MEKTUBU HAYATIMI ETKİLEDİ

Paris’e gelişimin üçüncü ayında amcamdan bir mektup aldım. Bütün dehasını yansıtmıştı mektubuna. Sen Türkiye’de yapamadın, Paris’te hiç yapamazsın, eğer orada kalırsan, sonun Paris köprülerinin altıdır, evsiz olarak yaşayacaksın, diyordu. Çok bozuldum bu mektuba. Abidin Dino’ya telefon ettim hemen. Okudu mektubu ve tipik Peyami Safa işte, sen moralini bozma dedi. Ama mektup kafamda yer etti bir kere. Dolaşırken hep kaldırımlarda yatanlara bakıyor, acaba gelecekte ne olacak diye düşünüyordum. Şimdi evsizim ve kartonlarla çalışıyorum.

BURADA DA PEŞİMİ BIRAKMADI

Amcamın bir oğlu vardı ama askerlik yaparken mayın patlamış ve ölmüştü. Amcam öldüğünde Paris’teydim, yengemden bir mektup geldi. Amcan borç bıraktı, kitaplarının telif hakkının tamamını bana verir misin, diye. Çünkü mirasın yarısı bana kalmıştı. Ben de devrettim o zaman. Şimdi ise tek várisi ben kaldım. Yıllar sonra yine çıktı amcam karşıma. Geldiler bana para verdiler 35 bin Euro. Hortladı birden burada amcam. Bunları alıp yakabilirim diye de düşündüm. Ama hayatımda ilk defa havadan para geldi. Aldığım parayla sağa sola borçlarımı kapatayım dedim baktım 20 bin Euro zaten borcum varmış.

SAĞ KESİMİN SİVRİ KALEMİ

Ünlü romancı Peyami Safa (1899-1961) polemikleriyle tanınan bir köşe yazarıydı. Server Bedi takma adıyla best seller romanlar ve meşhur Cingöz Recai polisiyelerini yazdı. Kendi imzasıyla yazdığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye gibi klasikleşen romanlar da bıraktı. Sağ kesimin sivri kalemlerinden biriydi. Hatta Nazım Hikmet onu şiirleriyle yerden yere vurdu. Öldüğünde Son Havadis Gazetesi’nin başyazarıydı.

JÖNTÜRK DEDE, GAZETECİ BABA

Büyükbabam İsmail Safa Darüşşafaka’nın müdürüymüş. Jöntürklerden. İhtilal yapacak ve cumhuriyeti getirecek. Olur mu öyle şey padişah var. Dört kardeşler, iki kız iki erkek. Erkek kardeşi de İstanbul Valisi. Bana dokunmazlar diye düşünüyor. Babam altı yaşındayken kardeşinin polisleri geliyor ve büyükbabamı Sivas’ın bir köyüne sürüyorlar. Orada ciğerlerinden rahatsızlanıp ölmüş. Aileye de kimse yardım etmiyor korkudan. İki kız veremden ölmüş, amcam da verem olmuş. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda anlattığı hikaye bu. Tek yardım eden Dino Paşa oluyor. Abidin Dino’nun babası.

Babam İlhami Safa bana anarşizmden falan bahsetmedi kendisi de bilmiyordu ama öğrettiği şeyler çok anarşistçeydi. Bayraklara inanma derdi mesela. Babam Babıali’de çok yoruldu. Kontrat yapmazdı, iş yürüyünce atarlardı bunu. Yenisabah’ı kurdu mesela. Gazete tutunca da attılar işten. Ya en lüks otelleri hatırlıyorum, yahut küçük bir odada babamın arkasında uyuduğumu.

Emeklilik mezarlığa pasaporttur

Bacağım kırıldıktan sonra hastanede yatarken belediyenin sosyal yardım işlerine bakan kadın geldi ve neye ihtiyacım olduğunu sordu. Ben de mektup kağıdı, kalem ve sigara istedim. Anladı beş paramın olmadığını. Size emeklilik aylığı bağlayabilirim dedi. Yoo dedim, İtalya’da askerlik yapmadım, İtalyan değilim ve İtalya bana çok iyilik yapıyor. Onu alırsam mücadele gücümü kaybederim. Buraya geldiğim ilk yıllarda deli bir köylü, emeklilik mezarlığa pasaporttur, demişti. Ben de ona inanıyorum.

Terörist demode oldu artık hororist olacaksın

Terörist demode oldu, artık hororist (korku salan) olacaksın. Aynı fikirde değilsen hemen terörist diyorlar insana. Ben vatan hainiyim ve en son durumda kendime de hainim. Yani her şeye, herkese karşıyım. Anarşizmin egzajere edilmiş haliyim, hororistim. Burada ihtiyar bir anarşistten aldığım ilk ders şuydu: Ne istersen yap; ahlak yok, kanun yok ama beni rahatsız etme. Benim vatanım 30 santime 30 santimdir. Yani iki ayağını yan yana getirdiğin zaman çıkan ölçü. Orada da kimse hükmedemez sana.

MARANGOZ LOUVRE’A VALİ DISNEYLAND’A GİDİYOR

Köyün marangozu Tarcizo Floransa’ya gidip kapıları, pencereleri inceliyordu nasıl yapmışlar diye. Sonra müze gezmeye başladı. Botticelli, Leonardo, araştırıp okuyor. Fransa’ya gidince Louvre’u geziyor. Beraber Fransa’ya gittikleri eski Elbe Valisi ise Disneyland’ı geziyor. İşte böyle bir yer Capoliveri.

KASAP FRANCO, BANA BABAMIN YAPMADIĞINI YAPTI

asap Franco, benim için bir şanstı. Babamın, galericilerin, ülkemin yapmadığını yaptı, bana kol kanat gerdi. Tabii ki ufak tefek istekleri oluyordu. Kasap dükkanının duvarlarındaki hayvan resimleri gibi... Oğlu Carlo da (yukarıda solda) şimdi babası gibi davranıyor bana.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle