GeriKelebek Delikanlı nezaketi kabadayı efendiliği
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Delikanlı nezaketi kabadayı efendiliği

Delikanlı nezaketi kabadayı efendiliği
refid:22976465 ilişkili resim dosyası

Beş gün önce kaybettiğimiz Yakup Arslan artık yüreğimizin kıyısındaki onlarcanın yanında ve fazladan bir de tam da sırtımızda... Eli şakağında, müstehzi gülüşü dudaklarında, gözleri ensemizde öylece adımlarımızı gözleyecek Yakup Abi...

Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur” der Louis-Ferdinand Celine ve devam eder: “Karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize.” Çınar’ın ısrarına dayanamayan ben de öyle yapacağım, ‘herkesin derdi kendine’yi yazmaya çalışacağım.


Yaşayan birinin bıraktığı ağrıyı anlatmak zordur ya - ki mevzu genellikle aşktır- az önce burada olup sonra bu dünyaya bir daha dönmemek üzere efendice çekip giden birini anlatmak mümkün değildir. Tıpkı şimdi Yakup Abi için yapmaya çalışacağım gibi. Mümkün olmayanı yazmak!
Düşündüm de aslında ona hiç ‘abi’ demedim sanırım.  Aramızdaki konuşmalar benim tarafımdan “Ya babacığım bak n’oldu...” türünden, onun tarafından ise ‘Cemım’ (‘i’ değil ‘ı’) ya da ‘Torun’ ile başlardı. ‘Yakup Abi’yi, hep üçüncü şahıslara ondan söz ederken kullandım ben.
Yolumun Yakup Abi’ye çıkmasına vesile olan kişi Adnan’dır. “Çıkmasına” diyorum, çünkü Yakup Abi, eğik - bükük, dar - geniş, ince - uzun türlü yolun çıktığı bir meydandı. O yollardan gelen zengin - yoksul, işsiz - güçsüz, gamlı - gamsız envai çeşit insanın kıyısına iliştiği bir meydan.
‘Adnan’ dedim, oradan devam edeyim... Bir gün “Hadi Refik’e gidelim” dedi ve girdik Sofyalı Sokak’a. Giriş o giriş. Kaç yıl oldu bilmem! Asmalımescit diyarına ilk adım atışımdan bu yana belki 20 yıl geçti. İlk birkaç yıl içinde tanıştık Yakup Abi’yle. Sonrası malum başka da bir yere gidemez olduk. Ben zaten kapı köpeğiyimdir. Bir yeri belledim mi, yıkılana kadar oralı olurum. Herhalde ‘toprağına bağlılık’ dedikleri bu olsa gerek.
Meyhane diliyle ‘müdavim’ de diyenler oluyor bu duruma ama ben bu ‘müdavim’i pek sevemem ezelden beri. İlle de bir tarif gerekir mi birine, bir yere bağlılık için. ‘Müdavim’, nedense öncelikle içkiyi çağrıştırıyor bana. Oysa o masalarda oturmanın temel nedeni dostluk ve muhabbet. İçki sadece vesile. Yılda iki ay ağzıma içki koymam ama haftada iki - üç gün dostlarla yine Yakup Abi’nin masalarında oturur, laflarım. Konuşmak gibisi var mı be?
Yakup Abi kolları arkaya inceden kıvrık, hafif yampiri yürüyen sert duruşlu bir adamdı. Lafın gelişi değil, bildiğiniz ‘sert adamdı’. Kırıp dökmesini, sövüp kovmasını da bilirdi ya her zaman en uzak durduğu şeylerdi bunlar. Kaçınılmaz olduğunda çıkartırdı ortaya ‘boksör’ yanını. Ben ‘boksör’ü görmedim. Hep anlatılanlardan dinledim.

Ama ‘kalp yapıcılığı’nı çok gördüm. Delikanlı nezaketini, kabadayı efendiliğini... Çalışan çocuklara nara atar, makamından “Oğlum bakın bakim masaya” diye seslendiğinde o sesin bakılması gereken masaya kuştüyü hafifliğinde inişine çok şahit oldum.
Telefonda “Cemım, Adnan’la Murat’ı da al gel, kuzu incik yaptırdım, yiyelim” dediğinde bunun bir rica değil emir olduğunu bilirdik üçümüz. Akşamı zor eder, çocuk neşesiyle bara ilişir, müşterilerin imrenen bakışları arasında Cemal ustanın döktürdüğü yemeği kaşıklarken, o da altılıyı nasıl son ayakta kaçırdığını anlatırdı öfkeyle.

Enteresan altılı bulma yöntemleri vardı Yakup Abi’nin. Evden çıkarken karar verirdi, köprüye girerken önüne çıkan ilk arabanın plakasında uydurduğu rakamlarla bir kupon yapardı. Tuttururdu da. Ya da at yarışı bültenine bakıp, diyelim 6 numaralı at altıncı kulvardan çıkıyor, onu yazardı. Ama kulvar demez ‘bulvar’ derdi, ‘altıncı bulvar!’ Onu da tuttururdu. Çok yemeğini yedik biz Veliefendi’de koşan atların, sağ olsun, var olsunlar...
Büyük Beşiktaşlıydı Yakup Abi. Bileğine takılı tespihinin bulunduğu kolunu kaldırarak yaptığı konuşmaların neredeyse hiçbirinde Beşiktaş için iyi bir şey söylediğine şahit olmadım. Beri yandan çok korkardı Beşiktaş’a bir hal olacak diye. Oldu da! Canı sağ olsun Yıldırım Demirören’in! Daha lig başlamadan “Bizden bir cacık olmaz. Millet ne transferler yaptı!” diye ters büyüye girer, maç için totemler icat eder, öndeyken değil ama gerideyken telefona yapışıp “Ya bu gol yenir mi torun? Maçı satmış bunlar!” der dururdu. Gülerdik birbirimize anlatıp...
Sondan bir gece önce hastanede... Bitap halde Mersin İdman Yurdu - Beşiktaş maçını izlerken Nobre’nin kendi kalesine attığı ve şanlı Beşiktaşımız’ın maçı 2-1 kazanmasına vesile olan golün ardından, oğlu Yıldıray’a şöyle seslenmiş mırıldanarak: “Bak, Nobre yaptı yine kıyağını!”

YAKUP ABİ’NİN SONBAHARI!

Pazar - Hemşinliydi Yakup Abi, toprağını çok seven adamlardandı. Kışın maçtan çıkıp donmuş ellerle meyhaneye girdiğimizde bizi bekler, kadehleri doldururken bahar için yaptığı yaylaya birlikte çıkma planlarını anlatırdı ballandırarak: “Her puarda (küçük su akıntısı, pınar) durur, çeke çeke gideriz yukarı.” Her gidişinde Hemşin’e iki akşamda bir telefon açar, Adnan’la bana uzun uzun olan biteni anlatır, havaya sıkılan mermileri dinletirdi.
2008’in Eylül’ünde Çamlıhemşinli kardeşim Mehmet Demirci, dostum Kurt Onur ve beni Amlakit Yaylası’na götüreceği ekibe dahil etti. Ne var ki, mevsimin ilk karı Yakup Abi’nin de yaylası olan Tırovit’in çıkışında yolumuzu kesti ve mecburen dönüşe geçtik. Bölgeyi bilenler için söylüyorum, Çat düzünde iki araba burun buruna geldik. Biz minibüsteyiz, karşıda havalı bir cip içinde birileri. Araçlar kontrollü olarak birbirini geçmeye çalışırken önde oturan Mehmet Demirci kahkahayla karışık bir nara patlattı: “Cemooo! Aha da Yakup Abi’yi yakaladık!” Bu sefer Asmalı’da değil dağların tepesinde kesişmişti yolumuz.
Geçen sonbaharda yine Mehmet’in yanına Çamlıhemşin’e gittiğimde ‘arka Hemşin’den geldi bizi görmeye. Saçları dökük, benzi soluk, sesi kısık, epey de zayıf düşmüştü. Ama tespih yine bilekte, yürüyüş aynı yürüyüş ve dağlarda olmanın mutluluğu yüzünde.
Mehmet aldı bizi yaylalara çıkardı. Ki kendisi, katırcı babasıyla birlikte bu dağların yükünü çekmiş adamdır, Kito’da - ki bölgede Gito denir- Tugay’ın işlettiği pansiyonun sundurmasında ta aşağılardaki Elevit Yaylası’na karşı rakıları yudumlarken usulca bir dilekte bulundu: “Memudum, bir dahaki seneye gelip haburda bi gece kalalum...” Olmadı, gidemedi! Biz Mehmet’le ve öteki dostlarla gider kalırız onun yerine, o da varmış gibi ama aynı olmaz... Her gidenden sonra hiçbir şeyin aynı olmadığı, aynı kalmadığı gibi. Yakup Abi’yi konuşur, güleriz yaylanın ayazında. Masada fazladan kimsesiz bir kadeh de onun için eşlik eder gecemize, bakarsın belki içlenir ağlarız da...
Şimdi artık o yüreğimizin kıyısındaki onlarcanın yanında ve fazladan bir de tam da sırtımızda... Geçen yıl Üç Horan Kilisesi’nden uğurladığımız karakalem ve suluboyanın büyük ustası Berç Toroser çizmiş, Yıldıray da barın tam karşısına asmıştı. Eli şakağında, müstehzi gülüşü dudaklarında, gözleri ensemizde öylece adımlarımızı gözleyecek Yakup Abi... Bir şeyleri yanlış yapmayalım, ölçüyü kaçırmayalım, âdâbı bozmayalım diye...Ne çok ‘Yakup Abi’ dedim ya, beni mi andı ne?


Yorumları Göster
Yorumları Gizle