GeriKelebek Daha birkaç yıl öncesine kadar hayır diyebilmek modaydı ne oldu da şimdi evet kıymete bindi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Daha birkaç yıl öncesine kadar hayır diyebilmek modaydı ne oldu da şimdi evet kıymete bindi

Daha birkaç yıl öncesine kadar hayır diyebilmek modaydı ne oldu da şimdi evet kıymete bindi
refid:10844730 ilişkili resim dosyası

Geçen hafta gösterime giren Bay Evet’in tezi şu: İnsanlara evet demek, yeni fırsatlara kendini açmak demektir. Evet demeye başlayarak hayatını değiştirebilirsin, sevgili bulabilirsin, arkadaş edinebilirsin, işinde yükselebilirsin. Bir de sloganı var: “Evet, yeni hayır demektir”.

Son 15 - 20 yıldır, ancak “hayır” demeyi öğrendiğimizde mutlu olacağımız söylenmiyor muydu? Evet demek de nereden çıktı şimdi? Herkese, her şeye evet demek enayilik değil miydi, kendini kullandırmak demek değil miydi? “Bu sadece bir film senaryosu” diyebilirsiniz. Küresel ısınmanın etkileri de önce filmlerde başlamamış mıydı? Kafam karışmış olsa da bir günlüğüne bu formulü uygulamaya karar verdim.

Kahramanımız Carl, hayatının aşkı olduğunu düşündüğü karısından boşandıktan sonra içine kapanmış, insanlarla bağ kurmaktan korkar hale gelmiş bir adam. Bütün gün televizyon karşısında film izliyor. Her teklifi düşünmeden geri çeviriyor. Arkadaşlarıyla arası bozuk, sevgilisi yok, kariyeri yerinde sayıyor.
Derken, şu postmodern dinlerden birinin toplantısına katılıyor. Cemaatin sloganı; yeni hayır, evet. Yani, eskiden hayır demek iyi bir şeydi. Plan değişti, şimdi  evet deyin. Carl zoraki de olsa evet demeye başlıyor ve hayat önünde açılıveriyor. Evet dediği en berbat teklif bile hayırlara vesile oluyor.
Buyrun bakalım! Biz yıllardır hayır demeyi öğrenmeye çalışmıyor muyduk? Hayatı başkalarına değil, kendimize göre yönlendirmek yapılması gereken değil miydi? İnisiyatifi ele almayacak mıydık? Bunun için psikiyatrlara dünyanın parasını dökmemiş miydik? Evet dersek insanlar bizi kullanmaz mıydı?

KENDİMDE DENEMEYE KARAR VERİYORUM

Formülü kendi üzerimde denemeye karar verdim. Sinema salonundan çıkar çıkmaz başlayacaktım. Ve bana bir teklifle gelen ilk kişi tıpkı filmdeki gibi evsiz bir adam oldu. Kendisine öğle yemeği parası vermemi istiyordu. Evetin iyi karmasına güvenerek, neşe içinde verdim parayı. Birkaç metre yürümüştüm ki, İstiklal Caddesi Odakule önünde hep kağıt mendil satan çocukla karşılaştım. Bu soğuk havalarda insanın çantasında bir paket mendil mutlaka bulunmalı. Bu sonuncuyla bende üç tane oldu ama ne gam. Bu hareket kesin bana aşk, para, fırsat olarak geri dönecek.
Caddenin Taksim girişine doğru yürüyorum. Amacım bir yerde salata yemek. Fakat McDonald’s’ın önünden geçerken canım hamburger çekiyor. Mönü filan değil, bir hamburger yiyip çıkacağım. Kasadaki çocuk “Büyük seçim ister misiniz?” diye soruyor. Hoppalaa... Evet, diyorum mecburen. Al sana dünyanın kalorisi. Ama belki tepsideki her şeyi bitirene kadar karşımdaki masaya hayatımın aşkı olacak adam gelir, değil mi?
Yirmi dakika sonra kalkarken karşı masaya oturan üç çocuklu annenin çaresizliği ve çocukların gürültü patırtısı yüzünden sersemlemiş haldeyim.
Aldığım kalorinin vicdan azabıyla, bari kendim için iyi birşey yapayım deyip, kozmetik mağazasına giriyorum. Biten göz kreminin yerine yenisi alacağım. Fakat ben yaşlanmayayım diye kendini kahreden bir satış görevlisine denk geliyorum. Meğer ne korkunç durumdaymışım. Ciltte susuzluk, yorgunluk, mimik çizgileri, göz altı morlukları... Allah’tan hepsinin bir çaresi var. Bir yığın ürün çıkarıyor ve ben kurbanlık koyun gibi hepsine evet diyorum. Gitti dünyanın parası.
O sırada cep telefonum çalıyor, arkadaşlarımdan biri. Hadi gel bizde takılalım, diyor. Kendimi ne kadar kısa sürede güvenli bir yere atarsam, günü o kadar az zararla kapatacağım gibi bir his hızla büyüyor içimde. Kaldı ki, teklife hayır demem mümkün değil. Böylece Anadolu yakasına geçiyorum, üstelik cuma trafiğinde. Aklımı kaçırmış olmalıyım.
Eve giriyorum, bir de ne göreyim. Arkadaşın annesi, o hafta yemek programlarından neyin tarifini aldıysa hepsini yapmış. Kendi kendime verdiğim sözü bir kenara bırakın, yemek tattırmak isteyen annelere hayır demek zaten mümkün değil. Yaka paça sofraya oturtuyorlar. İyi de bir saat önceki hamburger? Büyük seçim? Kalori?...

GÜN SONUNDA BİLANÇO AĞIR

Her şeyin tadına ikişer kere baktıktan sonra zorla nefes almaya çalışırken yine telefon çalıyor. Yeni bir davet alıyorum. Akşam 9 gibi buluşulacak, yemek yenecek, ardından canlı müzik dinlenecek ve stand-up gösterisi izlenecek. Tekrar düşüyorum yollara. Avrupa yakasına geçmek iki saatimi alıyor.
Bu kez sadece salata sipariş etmeyi başarıyorum. Fakat karşımdaki sürekli aynı soruyu soruyor: “Bir kadeh daha?” Evet, evet, evet, evet... İki şişe evetten sonra ıstırap çekmeye başlıyorum. Müzik berbat, ardından çıkan komedyen daha da berbat, midemin hali içler acısı.
Ertesi sabah baş ağrısıyla uyanıyorum ve derhal evetle geçen günün bilançosunu çıkarıyorum: Limitine dayanan kredi kartı, bir ay boyunca aç dolaşmama neden olacak kadar kalori, baş ağrısına eşlik eden mide bulantısı...
Artık evet demeden önce iki kere düşüneceğim.

Korktuğunuz, çekindiğiniz için “hayır” diyemiyorsanız şunları düşünün:

? Bu kabulleniş gerçekten de benim hayrıma mıdır yoksa zararıma mıdır?
? Eğer zararımaysa veya kullanılıyorsam,  bu kadar âciz miyim?
? Eğer değilsem, muhatabımı en az kırarak hakkımı nasıl savunabilirim (ailevi,  sosyal, psikiyatrik veya hukuki destek).

İnadınız, öfkeniz veya tepeden bakışınız sebebiyle sürekli “hayır” diyorsanız, şunları düşünün:

? Bu reddediş gerçekten de benim hayrıma mıdır yoksa zararıma mıdır?
? Eğer zararımaysa veya    insanları kırıyorsam, bu kadar âciz miyim?
? Eğer değilsem, muhatabımı ve kendimi en az kırarak hakkımı nasıl savunabilirim, gerektiğinde nasıl yumuşayabilirim (ailevi,  sosyal, psikiyatrik veya hukuki destek).

Her şeye evet demek kişilik zaafı inadına hayır ise pasif saldırganlık

“Hayır” veya “evet” diyebilmenin erdem mi yoksa biat ve teslimiyet mi olduğu içinde bulunulan duruma ve niyete bağlı olarak çok değişir. Bireylik ve bireyleşme ile bireysellik ve bireysel olma çok sık birbirine karışıyor. Bireylik (fertleşme) sağlıklı psikososyal gelişimin zaruri bir parçası. Birey olabilmiş kişi kendi kararlarını alıp uygulayacak yetkinlikte, olgun insandır; gerektiğinde başkaları için fedakârlık da yapabilir, diğerkâmdır. Bireyselleşme (ferdileşme) ise daha çok yarışmacı Batı kültürünün dayattığı nörotik bir varoluş tarzı. Hani “hep bana, Rab bana” denen ve ucu egoizme uzanan duruş. Bu, genellikle sâdece başarıya odaklanmış kişilerin tavrı.
Çekingen, bağımlı, ezik veya ürkek kişiler kolay kolay “hayır” diyemezler. Ayrıca, şu veya bu sebeple korktuğu için “hayır” diyemeyenler de var tabii… Kendine zulmedici kişilik sorunu olanlar ise, bilhassa zor duruma düşecekleri şeylere bir nevî zihinsel mazoşizm ile “evet” derler.
Israrla ve inadına “hayır” demek ise pasif saldırgan, antisosyal ve narsisist kişilerde rastlanan bir tutum. Temelinde kendini onaylatma, kendi doğru bildiğini dayatma, ezerek tatmin olma var.
Türkiye’mizin ekserisi maalesef hâlâ öfke ve biattan oluşan feodal kültürün etkisinde. Demokratik olabilmeyi telkin eden “’hayır’ demeyi öğrenin” sloganı bu bağlamda doğru ama hesapları iyi yapıp, sonuçta güç duruma düşmemek kaydı ile.
Buna karşılık dünyada yeni bir baş eğme, biat etme kültürü pompalanıyor. Egemen güçler neyi pompalarsa onu kabul eder olduk. “Ay şekerim, şimdi herkes orada…” gibi baş eğmeler adeta kural oldu.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle