GeriKelebek ÇEKİNGEN VE UTANGACIM
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

ÇEKİNGEN VE UTANGACIM

ÇEKİNGEN VE UTANGACIM
refid:23694443 ilişkili resim dosyası

Yaşayanların “cennet” olarak tanımladığı, Amerika’nın en güvenli kasabalarından El Paso... Hemen birkaç kilometre ötede Meksika ve yılda binlerce cinayetin işlendiği, uyuşturucu kartellerinin hakimiyetinde kaotik bir şehir: Juarez. Amerika-Meksika sınırı arasında yer alan ve bu iki şehri ayıran “The Bridge of Americas” üzerinde, üstelik yarısı başka, diğer yarısı bir başka insana ait bir ceset bulunursa... Katilin peşinde kim koşmalı? Amerikan polisi mi yoksa Meksika polisi mi? Peki ya birbirinden siyah ile beyaz kadar ayrı iki kültüre ait iki polis, birlikte çalışmak zorunda kalırsa... Seri katilin işi kolaylaşır mı yoksa kaçacak delik mi aramalıdır?

Danimarka-İsveç ortak yapımı “Bron”in Amerikan adaptasyonu olan “The Bridge”, The Killing, Borgen gibi dizilerle tüm dünyayı etkisi altına alan “Nordic Noir” türünün çok iyi bir örneği. Dizi, Perşembe günler saat 23.03’te Fox Crime’da yayınlanıyor.

DIANE KRUGER FOTOĞRAFLARI

Amerikalı yazar ekibinde Homeland’in yazarlarından ve Cold Case’in yaratıcısı Meredith Stiehm ve yazar Elwood Reid yer alıyor. İskandinavların soğuk karanlığını Amerika kıtasının çöllerine taşıyarak farklı bir yorum getirdiklerini belirtiyorlar.
Danimarka ve İsveç’in birbirlerine kültürel olarak benzerliği, diziyi adapte ederken önlerine çıkan ilk kasis olmuş. Zira hepsi aynı “bahçe”nin çocukları, , İsveçli bir gazeteci “Danimarkalılar sadece biraz daha rahat , aradaki tek fark gerçekten bu olabilir” diyor.

The Bridge’in Amerikan versiyonunda ise birbirinden son derece farklı iki kültür söz konusu. Köprünün bir tarafındaki El Paso Amerika’nın en güvenli ve sakinlerinin “cennet” olarak tanımladığı bir yer iken, sınırın ötesindeki Juarez’in suç ile tanımlanan bir Meksika şehri olması, dizinin çekici yönlerinden biri. Bu noktada The Bridge’in orijinal versiyonundan daha renkli olduğu açık.

Dizinin yazarlarından Elwood Reid, Amerika-Meksika sınır meselesine “kötüler ve onlarla savaşan iyi polisler” perspektifinden değil, sınırın her iki tarafındaki hayatı gerçekçi olarak aktarmak suretiyle baktıklarını söylüyor. “Birbirinden çok farklı hayatlar söz konusu olduğu için yazdıkça elimizdeki konular kendiliğinden çeşitleniyor. Harika bir pilot yazdığınızda “ikinci bölümde ne yapacağım” diye panik olabilirsiniz. Ancak The Bridge’i yazmaya başladığımızda, bırakın ikinci bölümü, elimde yedi sezonluk malzeme olduğunu gördük, böyle hisse bir yazar olarak çok az kapılırsınız” diyor.

Sonya, Cross Asperger sendromuna sahip, dolayısıyla sosyal becerileri zayıf bir dedektif. Olaylara içgüdüleri ve benzersiz zekasıyla yaklaşmak, onu başka polislerden ayıran özelliği ancak empati ve bağ kuramayan hali, onu yalnızlaştırıyor. Yazarlar “Danimarka versiyonunda izleyicilerin yarısı, Sonya’yı empati yoksunluğundan dolayı severken, yarısı nefret etti. Bizde de böyle bir risk var zira izleyicilerin ‘sevilebilir, sevimli karakter saplantısı’ var ancak bu artık geçmişte kalıyor. Bugünün trendi sevilebilir değil, ilginç karakterler yaratmak” diyor. Sahi, Homeland’in Carrie Mathison’u veya Bones’un Temperance Brannan’ı gibi popüler örnekler, eski anlayışın artık geçerli olmadığını gösteriyor. Reid, “Avrupa sinemasında izleyicinin karşısına çıkarmak için karakterin “ilginç” olması yeterlidir. Dünya da bu yönde değişiyor. Artık her karakterin “sevilebilir” olması gerekmiyor, zira hayatın kendisi öyle değil. O nedenle Sonya’yı sosyal becerileri olmaması, insanlarla duygusal bağ kuramaması ve ne söyleyecekse empati kurmadan doğrudan söylemesiyle alakalı olarak yadırgayanlar olacaktır ancak bundan yıllar sonra dahi hatırlanacak bir karakter olacağını düşünüyoruz” diyor.
Gelin, devamını Diane Kruger’dan dinleyelim...

Bir sinema oyuncusu olarak, ilk defa televizyon için bir iş yapıyorsunuz. Nedir sizi bu diziyi kabul etmeye iten sebep?
Televizyonun bir oyuncu için zaman kaybı olduğunu düşünüyordum. Fakat Amerika’da diziler altın çağını yaşıyor, artık çok iyi işler var. Hikayeleri sinema diliyle anlatabilen yapımlar görüyoruz. Mesela Steven Soderbergh veya David Fincher bile televizyon için iş yapıyor. Onlar gibi yönetmenler, yazarlar ve bu yeni anlayış, farklı karakterleri, derinlemesine işleme imkanı tanıyor. Karakteri kağıt üstünde olduğu haline sabitlemiyor, oyuncunun yaratıcı katkısına da açık kılıyor, aynen sinema filmlerinde olduğu gibi. Bu eskiden ancak sinemada olurdu, bir dizide değil. Böyle bir fırsatı kaçırmak istemedim. Açıkçası hayatımda hiçbir zaman bir polisi canlandırma hayalim olmadı ama Sonya gibi farklı özellikleri ve mücadeleleri olan çok katmanlı bir karakteri canlandırmak son derece çekici geliyor.

Nedir bu diziye sizin oyuncu olarak katkınız?
Dizinin orijinalini ilk izlediğimde Sonya’nın bir hikayesinin olması gerektiğini düşünmüştüm, bu durum orijinalinde işlenmiyor. Yazarlar bu fikri kabul edip uygulayacak kadar kibardılar. Sonya’nın kız kardeşi bir suikaste kurban gitmiş, davaya bakan kişi Ted Levine’in canlandırdığı Hank karakteri... Sonya’yı çocuk yaşta koruyup kollamaya başlıyor ve aralarında bir baba-kız ilişkisi doğuyor. Seyircinin Sonya’yı anlayabilmesi, bağ kurabilmesi için bunları işlemenin gerektiğini düşündüm.

Nasıl bir kadın Sonya? Onu canlandırmakla ilgili sizi bu kadar çeken tarafı nedir?
Onunla kesinlikle kişisel olarak bağ kurduğumu söyleyebilirim. Asperger sendromuna sahip değilim ancak sosyal olarak insanlarla bağ kuramamanın ne olduğunu anlayabiliyorum, hepimiz biraz öyle değil miyiz? Ona özel hayatında zorluklar yaşatan bir özelliği, söz konusu mesleği olunca başkalarından daha becerikli bir polis haline getiriyor. Başkalarını göremediği detayları fark edebiliyor. Bulmacanın parçalarını başkalarının bulamayacağı biçimde bulup bir araya getirme becerisi var. İçgüdüleriyle hareket ediyor. Televizyonda bu kadar ilginç bir karakter göremiyorum. Onu canlandırmanın eğlenceli olacağını düşündüm.

Asperger Sendromu’na sahip bir kadını canlandırırken gerçekçi görünmeme veya tam olarak anlaşılamama riskini hiç düşündünüz mü?
Kesinlikle, çünkü hayata böyle bir özel durumu olan insanın açısından bakmam olanaksız. Doğal durmayabilirdi. Zaten bu durum “oynayabileceğiniz”, taklidini yapabileceğiniz ya da sahte tavırlar takınarak altından kalkabileceğiniz bir durum değil. Bu bir varoluş hali. Kendisi de bir Asperger’li olan bir danışman ile çalışıyorum, Alex Plank. Sayesinde bunun üstesinden geliyorum. Sürekli benimle sette ve çekim sırasında davranışlarımı izliyor ve yönlendiriyor. Başka türlü altından kalkamazdım.

Sinema yapmaya alışkın olan bir oyuncu olarak, dizi çekmenin farkı nedir?
Her hafta yönetmenin değişmesi beni en çok zorlayan konulardan biriydi. Yazarların yönetmenlerden daha çok söz sahibi olması da öyle. Oyunculuğa Paris’te başladım, bilirsiniz Fransız yönetmenler “Tanrı” kabul edilir, yapım esnasında başkasına söz düşmez. Fakat burada söz sahibi öncelikle yazarlar.

Dizi demişken... En sevdiğiniz dizileri sormak isterim...
American Horror Story, Mad Men, House of Cards, yeni bitti ama Breaking Bad. Çok, çok iyi yazılmış diziler bunlar. Sanırım yeni dönem dizilerin farkı, sinematik olmaları.

Bir oyuncu olarak bugüne dek sizi hep nitelik olarak farklı roller içinde izledik. Troy’da Helen, Unknown’da Bosnalı bir garson... Birbirinden bu kadar farklı roller seçmenizin sebebi ne? Tek tip rolle özdeşleşen oyunculardan olmamak mı?
Öncelikle sıkılmak istemiyorum. Temel sebep bu aslında. Her karakterin şahsına münhasır zorlukları var. En başta “garsonu canlandırmayı hayal etmiyorum” veya “polis olmak istemem” diyorsunuz ancak rollerin içine girdiğinizde hepsinin ayrı ayrı mücadele etmenizi gerektirecek yönleri olduğunu fark ediyorsunuz. Bir de, bu işlerin biraz şansla ilgili olduğunu düşünüyorum. Doğru zamanda geldiler, ben de kabul ettim...

Avrupa ve Amerika arasında bir hayatınız var. Zamanınızı nasıl organize ediyorsunuz? Hollywood mu daha çekici yoksa Paris mi?
Hayatımın bir kısmı Paris’te, bir kısmı Los Angeles’ta geçiyor. Bu kış Terrence Malick’in yapımcılığını üstlendiği bir film yaptım, The Green Blade Rises. Lincoln’un hayatı üzerine. Şu sıralar bir Fransız filmi arayışı içindeyim çünkü her sene en az bir tane Fransız filmi yapmaya çalışıyorum.

Neden?
Bu, Avrupa ile bağlarımı koparmamak için, Paris’te yaşıyorum doğdum, Paris’te drama okulunda eğitim aldım, neticede oyunculuk hayatım Paris’te başladı...

“Sosyal becerileri yüksek biri değilim”

The Bridge ile orijinal versiyonunun arasındaki fark nedir, hikayeyi aktarmak konusunda Amerikan bakışının ve İskandinav bakışının arasındaki farklar sizce neler?

Zannediyorum en büyük özellik hız. Amerikalılar daha parçalı çalışıyor, bu şekilde olası bir hataya müdahale etmek daha kolay.

Dizinin orijinalini izlediniz mi?
Birkaç bölüm. Sadece dizinin ve karakterin “ruhunu” anlayabilmek için.

Sonya hemen anlaşılabilecek bir karakter değil. Ya izleyici Karakterin izleyiciyle bağ kurması için ne yaptınız?
Sempatik göstermeye çalışmadım. Karakterin farklı özellikler taşıyor olması, beni çeken konulardan biriydi. Onu canlandırmak istememin sebebi tamamen insani, çünkü bizler, insanlar, karmaşık varlıklarız. Sonya daha özel bir kadın, sosyal açıdan kendisini ifade edemiyor... Gerçi birçok insan da kendini böyle tanımlar, ben dahil. Uzaktan çok çekingen ve utangacımdır, yakınlık kurabilmem için ancak çok yakınımda olmalı ve kişisel bir ilişki halinde olmalıyım, aksi takdirde beni de sosyal açıdan zorluk yaşayan bir kişi olduğumu düşünebilirsiniz! Sonya’yı anlayabilmek için önümüzde 13 bölüm var. Televizyonun güzelliği de bu, hemen o anda anlatmak zorunda değilsiniz.

Polisi canlandırmak için özel bir eğitim aldınız mı?
Silah kullanmayı becerebildiğimi pek söyleyemem. Eğitimde hala berbatım, silah çok ağır, her çektiğimde bir acemilik mutlaka yapıyorum. Eğitmenim “Charlie’nin Melekleri’ni izleyerek büyüdüğün çok belli” diyor, Sonya öyle bir karakter değil. Fiziksel bir iş değil onunki, daha çok aklıyla konuları çözmeye yönelik bir görevi var. Esasında bundan ayrıca memnunum, zaten silahları pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim.

Amerika-Meksika sınırında olup bitenlerle ne kadar ilgilisiniz? Bu daha önce şahsen ilgi duyduğunuz bir konu muydu?
20 yıldan beri uzun veya kısa dönemler halinde Amerika’da yaşıyorum, burada yaşayan herhangi bir kişinin bu konulardan uzakta kalması olanaksız. Uyuşturucu ticareti, göç... Bunlar her gün gazeteyi açtığımızda karşıma çıkan konular. The Bridge, bugüne kadar bu konuların işlendiği klişe “kötü insanlar-onların peşinden koşan polis” şeklinde değil, gerçekçi ve hayatın içinden bir perspektifle bakıyor, bu da onu ayıran tarafı... Tabii bu neticede bir dizi, olan bitene gerçekçi bir açıdan yaklaşmakla birlikte, bir yorum getirmek gibi bir iddiası bulunmuyor. Politik bir yaklaşım söz konusu değil.  

Amerika-Meksika sınırında olup bitenlerle ne kadar ilgilisiniz? Bu daha önce şahsen ilgi duyduğunuz bir konu muydu?
20 yıldan beri uzun veya kısa dönemler halinde Amerika’da yaşıyorum, burada yaşayan herhangi bir kişinin bu konulardan uzakta kalması olanaksız. Uyuşturucu ticareti, göç... Bunlar her gün gazeteyi açtığımızda karşıma çıkan konular. The Bridge, bugüne kadar bu konuların işlendiği klişe “kötü insanlar-onların peşinden koşan polis” şeklinde değil, gerçekçi ve hayatın içinden bir perspektifle bakıyor, bu da onu ayıran tarafı... Tabii bu neticede bir dizi, olan bitene gerçekçi bir açıdan yaklaşmakla birlikte, bir yorum getirmek gibi bir iddiası bulunmuyor. Politik bir yaklaşım söz konusu değil.

 

 


 

 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle