GeriKelebek Bu kitabı yazarak yaşadıklarımla barıştım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bu kitabı yazarak yaşadıklarımla barıştım

Bu kitabı yazarak yaşadıklarımla barıştım
refid:8570800 ilişkili resim dosyası

Pamuk Yıldız, 12 Eylül 1980 askeri darbesi olduğunda, Devrimci Yol (Dev Yol) sempatizanı 17 yaşında bir lise öğrencisiydi. 29 Ekim gecesi polisler onu aldı. 6 cinayetle ve bombalı eylemde bulunmakla suçlandı. Emniyet’in 12 Eylül sonrası çok meşhur olan sorgu ve işkence merkezi DAL’da başlayıp Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’nde 6 yıl 7 ay boyunca yaşadığı şiddeti, 20 yıl sonra "O Hep Aklımda" kitabında anlattı.

Pamuk Yıldız, 1962 Çorum doğumlu. Üç kardeşin ortancası. O üç yaşındayken ailece Ankara’nın gecekondu semti Tuzluçayır’a taşındılar. Babası bakkal, annesi ev kadını. Gittiği Tuzluçayır Lisesi sol görüşlülerin egemenliğindeydi. Birkaç yüz metre aşağıdaki Abidinpaşa Lisesi ise ülkücülerin.

12 Eylül öncesi kamplaşma had safhadaydı. 24 Aralık 1979 günü Maraş, katliamının yıldönümünü protesto eylemine Pamuk da katılmıştı. Jandarma okulu basmış, bütün öğrencileri öğretmenleriyle birlikte yere yatırıp dipçikle dövmüştü. Hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştu bu olay. Devrimci Yol’un (Dev Yol) görüşlerine yakınlık duydu. İşçi ve Alevilerin çoğunlukta olduğu bu semtte solcu olunmuyor, adeta doğuluyordu zaten. Pamuk’un Dev Yol’culuğu, hafta sonları mahallenin kadınlarına kitap okumaktan ibaretti. Afişlemeye ve yazılamaya çıkmıyordu. Boyu 1.50 cm. olduğu için istenmiyordu. Üniversiteyi kazanmak tek hedefiydi. Ailesi ve akrabalarının söylediği gibi yoksul hayatından kurtuluşu, öğretmen ya da avukat olmasıyla mümkündü ancak.

AKDERE CANAVARI YAKALANDI DİYE GAZETELERE HABER OLDU

Cinayetler, patlamalar, olaylar tırmandıkça tırmandı. Ama kendi başına neler geleceği aklının ucundan bile geçmedi. 12 Eylül’le birlikte mahallede baskın ve gözaltı fırtınası başladı. TV’deki sıkıyönetim bildirilerinde çok sayıda cinayetin failleri arasında kendi adını duyduğunda kulaklarına inanamadı. Artık evde kalamazdı. Aynı semtteki dayısının evine gitti. 29 Ekim gecesi polis kapıdaydı. Dayısı da "yardım ve yataklık"tan kendisiyle birlikte götürüldü. Yakalandıktan tam 15 ay sonra 1981 Ocak’ında, Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’ndeyken yeni yakalanmış gibi gazetelere şu başlıkla haber oldu: Akdere Canavarı yakalandı... Akdere, Pamuk’un mahallesine komşu, olayların yoğun olduğu bir mahalleydi. Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki Akdere Davası’nda, Pamuk’la birlikte önce 38, sonra 55 kişi yargılandı. Hepsi de örgüt üyeliğinden ceza aldı. Dayısı İçişleri Bakanlığı’nda çalışıyordu. Yeğeniyle birlikte gözaltına alındığı ve Mamak’ta kaldığı için bakanlıktaki işine son verildi. Pamuk yıllarca suçluluk duydu, dayısının hayatını alt üst ettiği için! Aradan yıllar geçtiği halde, ikisi de sanki hiç yaşanmamış gibi o günleri bir kez olsun konuşmadı.

DAL’DAKİ TECAVÜZDEN SONRA BÜTÜN SUÇLAMALARI KABUL ETTİM

Yakalandıktan sonraki geceyi Akdere Polis Karakolu’nda geçirdi. Onu falakaya yatırdılar. Ekip otosu taranması, 6 kişinin öldürülmesi ve bombalı eylem suçlarını işlemişsin, itiraf et dediler. Sırtına bindiler, sözle, elle taciz ettiler. Dayısı, yeğeninin çığlıklarını sabaha kadar dinledi. 30 Ekim’de karakoldan çıkarıldığında parçalanmış ayaklarının üzerinde duramıyordu.

Beşevler’deki Emniyet Sarayı’nın beşinci katındaki 2. Şube’ye götürüldü. Gözleri bağlıydı. Üçüncü gün, "askeri karargáha götürüyoruz" deyip bir polis otosuna bindirildi, uzak bir yere götürülüyormuş gibi dolaştırıldıktan sonra Emniyet’in yanıbaşındaki DAL (Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı)’na götürüldü. 17 gün kaldığı DAL’da onu çırılçıplak soydular, askıya çektiler, vücuduna elektrik verdiler, aç bıraktılar. Regl olduğunda, kan bacaklarından sızarken gülerek seyretti polisler. "Silah ver" diyordu polis ısrarla. İşkencelerden kurtulmak için iki kez mahallesine gitti polislerle. Ama gösterdiği yerlerde yoktu olmayan silahlar! Her eli boş dönüşte işkencenin dozu da arttı: "Anlatmak zor... Tecavüzden sonra ne diyorsanız kabul ediyorum, hepsini imzalıyorum, dedim."

ÜLKÜCÜLERİN ÖNÜNE ATIP LİNÇ ETMELERİNİ SEYRETTİLER

DAL’daki sorgulardan birinde onu kardeşi öldürülmüş sağ görüşlü bir adama götürdüler. Adam, tanımıyorum dedikçe polisler nasıl tanımazsın, kardeşini öldürdü diye ısrar ediyordu. Sonra da Pamuk’u polis aracına bindirip sağcıların hakim olduğu o mahallenin meydanına götürdüler. Sopalarla bekleyen kalabalığın önüne attılar. DAL’daki işkencelerde hiç bayılmamıştı ama burada bayıldı. Polis aracında kendine geldiğinde kafasından kan akıyordu. DAL’a döndüklerinde ayakta duramıyordu, hücresine taşıdılar. Duvardaki çengellere ellerinden bağlayarak astılar. Ertesi günlerde yine aynı mahalleye götürüp kapı kapı dolaştırdılar. Evi bombalananlara, kurşunlananlara "bakın, bu yaptı" dediler.

6 CİNAYETLE İTHAM EDİLDİ ADAMLARIN BEŞİ YAŞIYORDU

Cezaevi koğuşunda 34 yatağa karşılık 150 kadın vardı. Tuvalet için iki saat kuyrukta beklemek gerekiyordu. Askerler, sabah 6’dan gece 10’a kadar İstiklal Marşı, Atatürk’ün Gençliğe ve Orduya Hitabı’nı okutuyordu. Ani baskınlarda tüm koğuşu dayaktan geçiriyorlardı. Arkadaşları gibi Pamuk da omuzlarına patik koymayı, çıplak bacağa vurdukları için yaz günü çizme giymeyi, ayak başparmaklarını ezdikleri için büyük ayakkabı giymeyi öğrendi. İlk duruşma ancak iki yıl sonra yapıldı, Pamuk gidemedi. Çünkü hastanedeydi. Kalp hastası olmuştu. Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde idamla yargılandı. İşkence altında kabul ettiği altı cinayetten beşinin hiç olmadığı, o kişilerin öldürülmediği ortaya çıktı. Altıncısının ise bir kan davası olduğu ortaya çıktı. Mahkeme bittiğinde "örgüt üyeliği" suçundan 15 yıla mahkûm edildi. Bu, İnfaz Yasası’na göre 6 yıl hapis demekti. Tahliye olacağı gün, "İdam talebi nedeniyle itiraz var" dendi. Yedi ay fazladan bu itiraz nedeniyle kaldı. Pamuk, cezaevinden çıktığında kalp kapakçığı ameliyatı olabildi.

Terapi koltuğu yerine yazdım kusarak kurtulmak gibi...

Benim yaşadıklarımın benzerini arkadaşlarım da yaşadı. Ama birbirimize hiç anlatmadık. Sanki hiç olmamış gibi. Utandık çünkü. Yaşadıklarımı reddediyordum. Çok gurur kırıcıydılar, çok kötüydüler. Tek çıkış yolunu onları reddetmekte buluyordum. Reddettiğim, kabullenemediklerimle yaşamak zorunda kalıyordum. Kitabı yazdıktan sonra artık şöyle diyorum: Ben bunları yaşadım ve bunlara rağmen yaşamımı olumlu bir biçimde sürdüreceğim. Bu utancı aşmamın yolu, yazmak ve toplumla paylaşmaktı. Terapi koltuğu yerine, yazmayı tercih ettim. Kitabı yazarken bazı şeyleri yazamadığımı farkettim. Ama ısrar ettim. Onları da yavaş yavaş, zamana yayarak yazdım. Hiçbir şeyi gizlemedim. Yazarken çok ağlama krizi geçirdim, çok kábus gördüm. Haftalarca yazmayı bıraktım. Kendimde güç buldukça devam ettim. Yazdım ve geçti, olmuyor. Ama bütün bunlar midenizi rahatsız eden yiyeceklerden kusarak kurtulmak gibi, bir nesneyi içinizden atmak gibi. Yine de tam olarak arınmadım. Mide değil ruh bu. Ama yazmak, bütün topluma sunduğum anıları kitap olarak göz önüne sermek, belli bir ölçüde rahatlattı beni.

Mazgalda sakalsız bıyıksız genç bir baş bacılara selam söyle dedi
/images/100/0x0/55eaf246f018fbb8f8a0ea24

Erdal’mış, 17’sinde idam edecekleri Erdal


(...) Derinden, incecik "bacı bacı" diyen ses duydum. Sesi aramak için, kafamı çevirmeden gözlerimi oynattım. Önünde durduğum tecridin hava alınması için açık bırakılan yerdeki küçük mazgalında, sakalsız ve bıyıksız sevimli bir baş gördüm. Gördüğümü ve sesi aldığımı anlatmak için gözlerimi yumdum, açtım. Başın sahibi, sesinin geldiğini anladı. "Bacılara selam söyle" dedi. Gözlerle kimin, dedim. "Erdal’ın" dedi, mazgaldaki baş. Tamam, dedim gözlerimle.

(...) Koğuş, selamı olağandışı ilgiyle karşıladı. "Nasıldı, iyi miydi, morali nasıldı, nasıl konuştunuz?" Soruların yoğunluğu karşısında şaşırdım. Kim bu Erdal? "Erdal Eren. İdamı onaylandı, ha bugün ha yarın infaz edilecek." İnanmıyordum, çünkü gördüğüm ergenlik döneminde olan birinin başıydı. Ama o daha çocuk, dedim. Koğuşta alaylı bir gülümseme dolaştı. "Sen kaç yaşındasın?" dedi, biri. (...) Ertesi gün Erdal’ı gördüm. Sıraya girmiş tutukluların arasından, itekleyerek sıranın dışına çıkardılar. "Gel lan, çık sıradan!", "Hangi elinle ateş ettin lan!" Gerilip gerilip karnına tekme atıyor, yumrukluyor, tokatlıyor, copluyorlardı. Ağzından ne ah çıkıyor, ne de sendeliyordu. Benimle birlikte Erdal’a bakan kız, "Her sayım ve havalandırmada Erdal’ı böyle döverler" dedi. 13 Aralık 1980 gece yarısı, rap rap ve telsiz sesleri arasında, karanlıkta, kimileri uykuda, kimileri uykusuzluktayken sakalsız ve bıyıksız başın sahibini, yalnız kaldığı karanlık hücresinden alıp götürdüler.
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle