GeriKelebek Bir siyasi partiye tam mensubiyet gazeteciliği bozar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir siyasi partiye tam mensubiyet gazeteciliği bozar

Bir siyasi partiye tam mensubiyet gazeteciliği bozar
refid:21586448 ilişkili resim dosyası

Nazlı Ilıcak sıra dışı üslubuyla yarattığı polemikler, gazetecilikte çizdiği bir kalıba sığdırılamayan, özgürlüğüne düşkün gazeteci profiliyle Türk basınının son 30 yılına damgasını vuran isimlerden. Doğan Kitap’tan çıkan ‘12 Eylül Kazanında Bir Gazeteci’ çalışmasıyla eleştiri oklarını hem medya mahallesine hem de siyaset ve iş dünyasına çeviriyor. “Bu kitapta 12 Eylül’e karşı mücadelemi anlatıyorum” diyen Ilıcak ile konuştuk.

Neden 12 Eylül kazanı?
- Çünkü gazeteciler kazanın içinde pişiriliyor, başı yanıyor, sıkıntı çekiyor. Kazanda bir canlıyı düşünün, işte onu anlatmak istedim. Defalarca askeri savcılara ifade verdim, örgüt üyeliğinden değil, yazılarım nedeniyle. Birinden mahkum oldum, iki ay yattım. Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandık, temyizi yoktu. Bu kitapta darbeye ve darbecilere karşı mücadelemi anlattım.
12 Eylül arifesinde medyanın ve ülkenin genel görünümü nasıldı?
- Ertuğrul Özkök de sıkça vurgular; 12 Eylül öncesi geniş terör eylemleri vardı, sokak ortasında insanlar öldürülüyordu. Ha, bunu kontrgerilla yapıyordu, o yapıyordu, bu yapıyordu, biz farkında değiliz. Gördüğünüz manzara; sürekli insanlar ölüyor, gençler ölüyor, üniversiteler okunmaz hale gelmiş. Herkes sorumlu diyorum zaten. Derin devlet güçleri de var, birbiriyle konuşmayan siyasetçiler de... Kimi sağa, kimi sola angaje olmuş, birbiriyle kıyasıya dövüşen medya da var.

/images/100/0x0/55eb2d1ef018fbb8f8b046af

ASKERLE İŞBİRLİĞİ KORKUDAN ÇOK MENFAAT İÇİN

Siz ve gazeteniz nasıl karşıladı 12 Eylül’ü?
- Tercüman gazetesi, hiçbirinden daha fazla 12 Eylül’e destek vermemiştir. O günkü manşetlere bakın, genelde o kadar büyük bir terör ve anarşi vardı ki medya bir rahatlama hissetti. Abdi İpekçi gibi önemli bir gazetecinin öldürülmesinden sonra her gazeteci kendisini hedefte hissetti. 12 Eylül’ü hazırlayan askerlerle Tercüman gazetesi hiçbir zaman işbirliği yapmış değil, ben de şahsen böyle bir işbirliği içine girmedim. Hiçbir medya da girmedi. Sonradan anarşi sona erdi diye destek verilmiş olabilir. Biz gazete olarak Demirel’i destekliyorduk ve o devrildi, bunu unutmayalım.
Kitabınızda 12 Eylül sonrası askerin çevresinde sıralanan işverenler ve siyasetçileri de eleştiriyorsunuz. Korku mu menfaat mi?
- Korkudan ziyade bir kere menfaat çok önemli rol oynadı işadamları ve siyasette ikbal arayanlar için. MDP nasıl olsa askerin desteğiyle 1. parti gelecek, ben de MDP’den gireyim diye siyasi ikbal arayışları, zaaflar var. Bizde siyasete karşı küçük görme de var. Ne zaman siyasetçi gelse işi karıştırır diye bakıyor iş çevreleri, hiçbir siyasetçiyi beğenmez, kendilerini beğenirler. Özellikle TÜSİAD gibi iş çevreleri, İstanbul’un seçkinleri ne olursa olsun, kısmen taşradan gelmiş olan, İstanbullu olsa bile onlar kadar seçkin olmayan siyasetçileri küçük görür, kendileri kadar eğitimli olmadığını düşünür, öyle bir burun kıvırma vardır. Onun gözünde 3 lisan bilen bir politikacı olması lazım, Harvard’ı bitirmiş olması lazım, seçkinci bir yaklaşımın da rolü var.

KÜRTLERE KARŞI MÜTHİŞ ANLAYIŞLA YAKLAŞIYORUM

12 Eylül öncesi yazılarınızda komünizmi kastederek sürekli “Kızıl tehlike”den söz ediyorsunuz? Bugünün tehlikesi ne size göre?
- Ben artık bu tehdit vurgusunun çok abartıldığı düşüncesindeyim. O dönem genç, tecrübesiz bir gazeteciydim. Önce tehdit vurgusu yapıp, bu vurguyu abartarak bir şekilde müdahalelere zemin hazırlandığını, ülkenin kutuplaştırıldığını tabii ki yaşadığımız tecrübelerle anladık. Mesele ben milliyetçi kökenden bir gazeteci olarak bu bölücülük tehdidini o kadar fazla ciddiye alamıyorum. Şöyle düşünmeye başladım; böyle vurgu yaparak insanların kötü muameleye maruz kalmasına yol açıyor, insanlara hedef gösteriyor, böyle bir bölünme tehlikesi var diyerek ülkeyi kutuplaştırıyorlar ve bundan birtakım müdahalelere zemin hazırlıyorlar diye düşünüyorum. O yüzden ben şimdi Kürtlere karşı, BDP’ye karşı müthiş anlayışlı davranıyorum. Bunda, o yaşadığımız tecrübelerin rolü var.
Gazetecilik yaşamınız boyunca siyasete yakın durdunuz, hatta vekil oldunuz. Gazetecilik ve siyaset birlikte yürüyebilir mi?
- Bir siyasi partiden ziyade benim çizgim hep merkez sağ olmuştur, hep CHP’nin karşısında. Babadan gelme DP, AP, DYP, ama bunlar kaybolunca Ak Parti çizgisi, tabii bu biraz daha farklı bir çizgi. Yüzde yüz Ak Parti ile örtüştüğümü düşünmüyorum. Ben o çizgiye yakın olmakla birlikte kendimi o kişileri eleştirmekte özgür hissediyorum. Bir siyasi partiye tam mensubiyet gazeteciliği bozar, bunu kabul etmek lazım. Ama yüzde yüz mensubiyetten söz ediyorum. Fazilet Partisi’nde siyaset yaptığımda o parti muhalefetti, o zaman daha özgür olabiliyor insan. Ama bir iktidar partisinden gazeteci olmak çok zor. Ben denedim, 2007’de aday olmak istemiştim, çok şükür olamadım. Tayyip Erdoğan arzu etmedi. Bilmiyorum hangi sebeple. Bu benim için çok iyi oldu. O zaman bir mağduriyet olduğu için istemiştim. Biliyorsunuz Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkılıyordu, orada bir mücadele vardı. Ama bugünkü durumda Ak Parti’nin içinde bir gazeteci olmak istemem, çünkü özgürce eleştiremezsiniz. Özellikle iktidar partiye yüzde yüz mensubiyet sakatlıyor gazeteciliği.

BAŞBAKAN ATILAN GAZETECİYİ ARAYIP KONUŞSUN

Bugünkü dönemi askeri dönemle kıyaslamak haksızlık. 12 Eylül’de hiçbir şey yazılmıyordu. 52 sayılı bildiriyle sürekli gazete kapatıyorlar. Bugün şöyle bir şey var; bir otoriter hava olduğunu kabul ediyorum. Burada özellikle medya patronları üzerindeki bir baskı, çizgi itibarıyla yazarlara yansıyor. Yazarlarda acaba şimdi ben yazdığım takdirde patronuma bir tepki gelir mi, bir baskı altında kalır mı düşüncesi var. Patron da bunu hissediyor, çalışan da. Bu doğru bir şey değil. En azından eğer yanlış bir algı varsa, bunun iktidar tarafından düzeltilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Bugün böyle bir baskı iklimi var, insanlar böyle hissediyor. Bu yanlış bir algıysa, iktidar düzeltsin. Bir kişi işten mi çıkarıldı? Diyelim ki baskı yüzünden çıkarılmadı da patron beğenmedi onun yazılarını, bu da olabilir, her şey iktidar yüzünden deniliyor. Bu işten çıkarılan muhalif kişiyi telefonla arayabilir Tayyip Erdoğan ve diyebilir ki; “Çok üzüldüm işten çıkarıldığınıza, niye işten çıkarıldınız, halbuki yazılarınız muhalif de olsa, zevkle okuyordum.” Bu güzel bir jest olmaz mı? Duymadık da, olabilir diye düşünüyorum. İktidar tarafından böyle bir düzeltme gelse, bu iklim dağılsa insanlar kendini daha özgür hissedecek. Çok fazla muhalif gibi görünen, ısrarlı ve takıntılı muhalefet yapan kişiler patronları rahatsız ediyor. Çünkü iktidar rahatsız oluyor düşüncesiyle onlar zarar görüyor, ya uzaklaştırılıyor ya yazıları seyrekleştiriliyor. Bu hoş bir ortam değil, her zaman eleştiriyorum, bu ortamın dağıtılması lazım, bunun da iktidar tarafından dağıtılması gerekir.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle