GeriKelebek Bir Doğan Yarıcı filmi: Her aşk gibi yarım
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir Doğan Yarıcı filmi: Her aşk gibi yarım

Bir Doğan Yarıcı filmi: Her aşk gibi yarım
refid:23417261 ilişkili resim dosyası

Beykoz Kundura Fabrikası’nda II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanmış bir ‘Cinema Paradiso’ vakası.

Tutkal yapımında kullanılmak üzere fabrikaya taşınan film bobinleri, kasabada film şenliğine vesile olur. Şarlolar, Orson Wellesler ve niceleri arz-ı endam eder... Doğan Yarıcı son romanı ‘Her Aşk Gibi Yarım’da anlatıcısının Sadri Alışık olduğu bir Yeşilçam melodramına imza atıyor. Adile Naşit’ten Hulusi Kentmen’e bütün yakın akrabalarımızın rol aldığı, film gibi romanı için TÜRVAK Sinema Müzesi’nde buluştuğumuz Yarıcı’yla romanına ve içindeki sinema tutkusuna dair konuştuk.Klasik roman anlatımının dışında ve görselliği ön planda bir roman Her Aşk Gibi Yarım. Kitabı bitirdikten sonra kurduğum ilk cümle; “Bir Doğan Yarıcı filmi” oldu.
Ne dersiniz?
- Aslında gerçekten de istediğim buydu. Bundan önceki kitaplarımda da hep bir şeyler denedim. Romanın olanaklarını zorlamaktan, kurgunun ve anlatımın üzerine gitmekten hoşlanıyorum. Romanı bir kalıp olarak almaktan ziyade onu bir yapıya oturtmaktan yanayım. Anlattığım hikâye de buna uygundu. Bu, çok kısa ve gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yazdığım bir roman. Neredeyse 10 yıl önce anlatmışlardı. Sonra bu gerçek olaydan on küsur sayfalık taslak çıkardım. Ama hikâye sürekli gözümün önüne geliyordu. Yeni yeni kareler canlandırdım. Tüm bu kareleri birbirinden ayırıp tek tek parçalara ayırdıktan sonra yeniden kurguladım. Gerçekten filmdekine benzer şekilde montajladım. Bu yönden dediğiniz doğru, kurguladığım bir film gibi oldu. Romanda anlattığım olaylardaki karakterlere, Yeşilçam oyuncularını dağıttığımda da sözünü ettiğimiz film ortaya çıktı...
Sözünü ettiğiniz gerçek hikâyenin kahramanı, sanırım kitabı adadığınız Orhan Sunder...
- Evet, Orhan Sunder, Beykoz Kundura Fabrikası’nın 1950’lerde idari müdürü olarak görev yapmış aynı zamanda eşimin dedesi. Sözünü ettiğim hikâyeyi 2002’de anlattılar bana. Orhan Sunder, idari müdürken ve 50’lerdeki sıkıntılı yıllarda gerçekten tutkal yapımında pozitif filmler kullanılmış. Rahmetli Orhan Sunder, bu filmlerin bazılarını gerçekten eritip tutkal yapmadan önce fabrikaya getirttiği projeksiyon makinesi sayesinde işçilere izletmiş. Dahası Bataklı Damın Kızı Aysel, Vurun Kahpeye ve başka birkaç önemli filmi daha, Mimar Sinan Üniversitesi’ne teslim etmiş. Bildiğim kadarıyla tek kopyalar bunlar. Tabii kitapta anlattığım gibi Beykoz çayırında halka özel gösterimler olmamış. O da zaten romanın güzelliği...
Oyuncuları dahil etme fikri, sinema sevginizin bir yansıması mı, yoksa başka bir sebebi mi var?
- Bugüne kadar ne kadar iyi kitap okuduysam, ne kadar büyük ustadan etkilendiysem, iyi eserlerden ilham alıp onlardan beslendiysem en az onlar kadar, belki daha fazla sinemadan beslenmişimdir. İyi yönetmenler, iyi filmler, iyi aktörler beni besleyen önemli kaynaklar. Büyük bir tutku benim için sinema. Haliyle, bu beslenmenin bir getirisi belki de. Başka bir sebep arayacak olursak, şunu söylemeliyim: Aralarında şahsen tanıdığım insanlar oldu, Gürdal Tosun çocukluk arkadaşımdı. Bu biraz şundan kaynaklanıyor aslında: Çocukken izleyip unutamadığın bir film vardır veya yıllar öncesinin bir filmini atlamışsındır ve çok sonra izlersin. Sende derin izler bırakır... Tüm bu izlerin bir yansımasıydı bu.
Peki hangi ismi, hangi filmdeki rolüyle koydunuz kitaba?
- Aslında, kahramanları kimlerin canlandırdığını söyleyerek yeterince okurun hayal gücüne müdahale ediyorum ama yine de okur o oyuncuları hangi filmleriyle hatırlıyorsa veya seviyorsa onunla canlandırmalı. Ben, ‘Ah Güzel İstanbul’daki anlatıcı olarak kullanmıştım. Ama okuyanlar Ah Güzel İstanbul’daki Sadri Alışık’ı, kimisi Turist Ömer’i, Kimisi Ofsayt Osman’ı canlandırmış gözünün önünde alaycı, hüzünlü ama eğlenceli... Romandaki Hamlacı Ahmet, bilhassa Kuyu filmindeki Hayati Hamzaoğlu’na tam oturuyordu o yüzden onu canlandırdım gözümün önünde. Tabii Adile Naşit, Necdet Tosun, Hulusi Kentmen, Önder Somer, İhsan Yüce gibi oyuncular var ki hepimizin kafasında belli bir görüntüyle yer alır. Ben de bunun dışına çıkmadım. Ama bilhassa Nüvit Özdoğru açısından bu soruyu önemli buluyorum. Çünkü Nüvit Özdoğru’yu, Kanadalı yönetmen Lea Pool’un Anne Trister filmindeki Simon rolüyle kullandım. Film festivalinde izlemiştim ve o filmdeki rolüne hayran kalmıştım, romanı yazarken hep o haliyle vardı...
Romanın bir diğer önemli kahramanı da aslında Beykoz. Siz de Beykozlusunuz, haliyle bir Beykozluluk dürtüsü var mıydı yazarken?
- Beykoz Kundura Fabrikası’nın içinde olduğu bir hikâye anlatacaksanız Beykoz’u da anlatmak zorundasınız. Bu, Beykozlu olmamdan daha güçlü bir dürtüydü. Bunu birkaç şekilde açıklamalıyım. Beykoz İstanbul’un taşrasıdır. Beykozlular İstanbullu demeden önce Beykozluyuz derler. Daha iç içedir hayatlar. Beykoz’un büyük çoğunluğu işçi ailelerinden oluşur. Ayakkabı fabrikası, Şişecam Fabrikası sadece birer fabrika değil birer şehir gibidir. Hastanesi, kreşi, okulu, mescidi vardır. İşçilerle yerli halk da hep iç içedir. Beykoz’da geçirdiğim çocukluğun da etkisiyle Beykozluluk damardan akıyor yani. O yüzden gerçekten Beykoz, romanda önemli bir kahraman. Bunun haricinde Salâh Birsel’e ödemem gereken bir borcum vardı. ‘Boğaziçi Şıngır Mıngır’ kitabını bana ‘bir milyon sevgi’ diye imzalayıp sonra “Bir gün Beykoz’u yazdığında bir milyon daha” demişti.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle