GeriKelebek Besteleri ya da söylemleriyle her alanda sınırları zorlayan Fazıl Say
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Besteleri ya da söylemleriyle her alanda sınırları zorlayan Fazıl Say

Besteleri ya da söylemleriyle her alanda sınırları zorlayan Fazıl Say
refid:21040998-spot ilişkili resim dosyası

Dünyaca tanınan piyanistlerimiz içinde, özelikle son yıllarda en çok gündeme gelen isimlerden Fazıl Say. Bu, besteleri ve konserleri kadar, yaptığı siyasi ve sanatsal açıklamalardan da kaynaklanıyor. Birkaç yıl önce huzursuzluğunu anlatmak için, ülkeden gitmek istediğini söyleyip tartışmalara yol açmıştı. Twitter’dan söyledikleriyle hakkında dava açıldı.

Fazıl Say için, “Politik olduğu kadar estetik açıdan da sınırları aşan insanlardan” diyen Jürgen Otten, ‘Fazıl Say-Piyanist, Besteci, Dünya Vatandaşı’ isimli kitabında Say’ın biyografisini yazdı. Dortmund Konser Binası Müdürü Benedikt Stampa ve Fazıl Say’la güncel röportajların da yer aldığı kitapta, Say’ın hayat hikâyesi, düşünceleri ele alınıyor. Say’la yapılan iki güncel söyleşi de mevcut. Kırmızı Yayınları’ndan çıkan eserden önemli notları derledik.

JÜRİYE 14 DAKİKA YETTİ

Fazıl, uluslararası bir yarışmanın düzenleneceğini öğrenir. Young Concert Artists International Auditions’ta başarı gösterene ödül olarak yüksek para verilmeyecek ama ABD’nin hemen hemen her köşesinde sahneye çıkma fırsatı tanınacaktı. Leipzig’teki ilk Avrupa Yarışması’na 150 seçkin sanatçı başvurmuştu. Jürinin başkanlığını Gewandhaus Konser Salonu’nun eski orkestra şefi Kurt Masur yürütecekti. Şans bu ya, Fazıl; barok, klasik, romantik ve 20. yüzyıl dönemi sanatçılarının eserlerinden birer örnek sunmak kaydıyla parçalarını kendisi belirleyecekti. Bu, büyük avantaj sağlamıştı. Fazıl, Bach’ın Fransız Suiti No.4’ü, Mozart’ın si majör KV 333’ünü, Liszt’in si minör Sonatı’nı, ayrıca Düsseldorf’ta bestelediği, karmaşık ritmik yapısı yönüyle Stravinski’nin Scare’ını gayet iyi çözümlediğini ele veren, kendi eserini, yani Nasreddin Hoca’nın Dansları’nı seçmişti. Çaldığı program jüriyi öyle etkilemişti ki, sonunda Avrupa’nın ilk üç yeteneğinden biri olmaya layık görüldü. Artık sıra bir sonraki aşamaya gelmişti: Dünya birinciliği için New York’u fethetmek. Final, Ocak 1995’te yapılacaktı. Ve Fazıl, Amerika ve Asya’daki elemelerde kazananlarla ölçüşmek için Big Apple’a (New York) gitmiş, orada da aynı programı sunmuştu. Üç sayfa Liszt ve Nasreddin Hoca’nın Dansları’ndan birkaç pasaj jüri üyelerine yetmişti. Aklı karışmış bir şekilde podyumu terk etmişti Fazıl: Yetenek gösterisi için 30 dakika öngörülmüştü, fakat o, zamanının sadece altıda birini kullanmıştı; yoksa 14 piyanist arasında son sıraya mı konacaktı? Hayır, buna asla katlanamazdı. Heyecan doruktaydı; derken karar anı geldi ve onun adı okundu. Fazıl, önce kulaklarına inanamadı, ama yapılan açıklama resmiydi: Fazıl Say, Young Concert Artists International Auditions 1995’i kazanmıştı.

İLK YARIŞMANIN SONUCU BÜYÜK DEPRESYON

Avrupa Birliği’nin açtığı Piyano Yarışması’na başvurmuştu. Elemelerde gösterdiği başarı final yolunu açmış, özel ödüle layık görülmüştü. Ama Köln Müzik Akademisi Tomassoni Vakfı’nın 1992’de düzenlediği uluslararası piyano yarışmasında inanılmaz bir olay gerçekleşti. Fazıl, ilk aşamayı bile atlayamamıştı! Kimse nedenini bilemedi. Ama seçiciler kurulunun verdiği bu olumsuz karar, onun baş koyduğu yorumsal alanda ilerlemesini daha da kamçılamıştı.

TÜRKİYE’DE YAŞAMAK BU KADAR ZOR OLMAMIŞTI

Kültürel yaşama gelince: Bir sanatçı için Türkiye’de yaşamak, günümüzdeki kadar zor olmamıştı. Bu, toplumsal durumumuzla ilgili. Ülke, çağdaş anlayışta olanlar ve devleti yöneten partiyi oluşturan İslamcılar olmak üzere, ikiye bölündü. Onların sözü geçiyor. Bu nedenle diğer taraf, ki ben de kendimi burada görüyorum, çok dertli. Haksız da değil. İran gibi mi olacağız, sorusunu yöneltmek sıradan bir kuruntu değil; bir ölçüde gerçeğin ta kendisi. Ülkemin geleceği için endişe ediyorum. Ayrıca aynı sizin gibi ben de 2066’daki durumu merak ediyorum. Bu nedenle de birçok insan, özellikle de sanatçılar kendini siyasi tartışmaların içinde buluveriyor. Sonuçta bu öyle sadece uzaktan seyirci kalınabilecek bir mesele değil.

YURTDIŞINA GİDEMEM ÇÜNKÜ...

Turizm ve Kültür Bakanlığı’yla aramız bozuk. Bu büyük bir sorun; Türkiye’de besteci ve piyanist olarak devlet orkestralarıyla hiç sahneye çıkamayacağım anlamına geliyor. Eserlerim sansürlendi; konserlerimin çoğu iptal edildi. 2010’da İstanbul, kültür başkenti  seçilmişti. İstanbul Senfoni Orkestrası’yla planladığım konser projesi reddedildi. Her şey geri çevriliyor. Siz buna demokrasi diyebilir misiniz? Ben demem! Bir besteci tek bir partisyon sayfası için günde en az dört beş saat çalışır. Ve ben, çalışmamın semeresini alamazsam bu beni yaralar. Bu benim eserim, evladım. Bu nedenle de artık sadece Avrupalı siparişçilere beste yapıyorum. İstanbul’da kalıp kalmama konusuna gelince; sekiz yıl önce eşimden ayrıldım; bir kızımız var. Eğer yurtdışına gidersem, kızımız ya babasız ya da annesiz kalacak.

16 YAŞINDA BÜYÜLEYİCİ BİR PERFORMANS

Fazıl Say, Levine’e piyano süitini çalmıştı. Daha sonra Levine’in, şu sıralar hangi eser üzerinde çalıştığı sorusuna cevaben, Brahms’ın Paganini Çeşitlemeleri’ni yorumlamıştı. Seçkin konuğun ağzı dili tutuldu. Sonra da Reimann’la birlikte kaldığı oteli arayıp onun hemen konservatuvara gelmesini istedi. Bir saat sonra bestecinin huzurunda gösteri tekrarlandı. Aribert Reiman bugün hâlâ o gün yaşadığı şaşkınlığı hatırlar. O dinleti, “Asla tarif edilemez ve hafızalardan silinemez bir deneyimdi” der. Reimann ve Levine şaşkına dönmüştü; 16 yaşındaki piyanistin bu denli özgün yorum yapabileceğini tasavvur dahi edemezlerdi. Ama o gün bilmedikleri bir şey daha vardı: Şaşkınlık iki taraflıydı. Fazıl da, “Dinletimin sonuçlarını hiç kestiremiyordum” şeklinde anlatır duygularını, “Çünkü Ankara’ya yabancı sanatçılar çok çok nadir gelirdi. Bu nedenle böyle ünlü müzikçilere çalmak, Beethoven’a çalmak gibi bir şeydi”.

KİMSE UMUDUNU KAYBETMEMELİ

Türkiye’deki sorun, hayatımızı istediğimiz gibi özgürce yaşayamayışımız. İki örnek vereyim. Birincisi: 2010 Eylül’ünde bir sanat galerisine saldırıldı; nedeni de neydi biliyor musunuz? İnsanların kapının önünde içki içmesi. Bu insanlar 30-40 İslamcı tarafından feci şekilde dövüldü. Ben de o insanların arasında olabilirdim. Benzer bir olay, bir orkestra konserinde de yaşanabilir. İkincisi: 11 yaşında bir kızım var; başörtüsü takmıyor. Başını örtsün diye dayatılırsa ne yaparız? Daha yakın zamanda, yeşil devrime ve entelektüellerin buradaki rolüne tanık olduk. Kısacası, biz buradaki tehlikeyi iyi biliyoruz. Bu nedenle de “Hayır” diyen yüzde 42’lik kesim önemli. Onlar, çağdaş düşünen Türkler. Ve size bir şey söyleyeyim mi? Ben iyimserim! Güzel bir çözüm bulunacak; hem İslamcılar, hem laikler hem de Kürtler için. Kimse umudunu kaybetmemeli. Kaldı ki, tek ben de değilim bu işe angaje olan; birçok pop sanatçısı, aktör ve moderatör de bu konunun takipçisi. Benim belki onlardan tek farkım, dünyada tanınıyor olmam. Bu nedenle söylediklerim haber oluyor.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle