GeriKelebek BABAM BENİ HİÇ SEVMEDİ
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

BABAM BENİ HİÇ SEVMEDİ

BABAM BENİ HİÇ SEVMEDİ
refid:23335254-spot ilişkili resim dosyası

Yeşilçam’ın efsane isimlerinden Filiz Akın, Bebek sırtlarındaki evinin kapısını Hello! dergisine açtı; çocukluk yıllarından sinemaya geçişine, babasıyla arasındaki derin ve aşılmaz sevgi boşluğundan annesine olan düşkünlüğüne her şeyi anlattı.

İsterseniz en baştan başlayalım... Klasik Türk tipine uymadığınız, Avrupai bir güzelliğe sahip olduğunuz için nerelisiniz diye sormak istiyorum öncelikle...
         
- Ankara doğumluyum. Babaannem Çerkes. Annemin babası da Arnavut.

Biraz ailenizden de bahseder misiniz?      
 
- Balkan ve Kafkas karışımı bir gene sahip olduğum için dediğiniz Avrupai tipim olabilir. Annemse Ankaralı. Bir dönem konservatuvarda okumuş. Çok modern ve zevkli bir kadındır. Babam Afyonlu, eczacı bir adam. Hatta eczacılık baba mesleği... Dedemin eczanesi varmış. Üç erkek, bir kız kardeş olmak üzere toplam dört kardeşler ve düşünün ki o dönemde dedem çocuklarına keman dersi aldırırmış. Ama babam içine kapanık ve pek konuşmayan bir çocuk olduğu için kemanı çalamayacağını düşünüp flüt ve kaval çaldırıyorlar. Tabii babam inat ediyor ve bütün kardeşlerinden önce keman çalmayı öğreniyor. Hukuk okumasına rağmen kemana devam edip İzmir Filarmoni Orkestrası’nın kurucularından oluyor. Küçük amcam ise hayran olduğum, babam olmasını istediğim örnek bir baba modeli... Amerika’ya göçmüş, doktor olmuş. Onda Mevlevi sabrı ve toleransı vardır. Benim hayattaki rol modellerimden biridir. Hayat felsefesi kısaca şudur: “Her şeyden ye ama az ye, tenis oyna, koş, yürü, kısaca hareket et.” Ben hep amcamı örnek aldım...

Peki ya babanız?

- Babam beni ne sevdi ne de dövdü. Bir babanın prensesi olmak nedir hiç bilmiyorum. Meğerse babam konuşmayı, dokunmayı ve sevmeyi bilmiyormuş. Dilsizler, körler gibi... Onun tek iletişim aracı kemanmış. Bunu İzmir’in Filarmoni Orkestrası’nın 10. yıldönümü kutlamalarına çağırıldığımda anladım. Kemanına aşıktı o, başka bir şeye değil. O gün kendi kendime onu affetmeye karar versem de içimde affetmedim. Kemanına olan coşkusu, tutkusu ve aşkını bana tercih ettiği için affedemedim. Anneme güya çok âşıkken, gençlik aşkı olan bir kadın için bizi terk etti. Benim babam vardı ama aslında yoktu.

MİNYON OLDUĞUM İÇİN UZUN ZAMAN KENDİMİ CÜCE SANDIM

Annenizle ilişkiniz nasıldı?


- Annem, babamın sevgi açığını kapatmak için bana taptı! Onun adeta oyuncak bebeğiydim. Çok soylu, çok varlıklı ya da tanınmış birilerinin çocuğu değildim ama hiç sosyal sınıf gibi bir sıkıntım olmadı. Para sıkıntısı çektiğimiz günler de yaşadık. Bazen şaşırıyorum, annemin onca sıkıntının içinde nasıl bu kadar modern, ileri görüşlü ve zevkli bir kadın olarak kalabildiğine... Beni yokluk içindeyken bile en ucuz malzemelerle süsler, saçlarımı maşayla kıvırır, bir prensese çevirirdi.

Okul yıllarınız nasıl geçti?

- Ben okula çok erken başladım. Ankara Koleji’nde burslu ve yatılı okudum. Hayatta erken yol aldım. İyi yanı, hayata erken başlıyorsunuz... Kötü yanı ise hem minyon bir yapıda hem de sınıf arkadaşlarımdan yaşça küçük olduğum için, kendimi uzunca bir süre cüce zannettim! Bana “Civciv” derlerdi. Ergenlik çağında çirkinleşmeye başladım. Burnum kemiklendi. Sıradan bir çocuktum. Sadece taklit yapmam sevilmemi ve popüler olmamı sağlamıştı. Ben utangaç ve içine kapanık biriydim çocukken... Ördek yavrusundan bir kuğuya dönmeyi hayal ederdim...

ANNEM BENİM BELGİN DORUK OLMAMI HAYAL EDİYORDU

Gelelim sizi bize kazandıran Yeşilçam hikâyesine... Aktris olmaya nasıl karar verdiniz?


- O zamanlar Artist adındaki bir dergi yarışma açmıştı. Bir arkadaşımın annesi çok ısrar etti, ben de laf olsun diye fotoğrafımı yolladım ve kazandım. Buna rağmen vazgeçtim; çünkü Yeşilçam’ın insanlara belli bir yaşam tarzını dayattığını düşünüyordum. Sonra annemle İstanbul’a geldik ve yanıldığımı gördüm. Anlaşmayı imzaladım ve ilk filmim olan “Akasyalar Açarken”i Göksel Arsoy’la birlikte çektik. Prodüktörlere çok mu değişik geldim nedir, bir anda bütün yılımı dolduran bir program hazırladılar.

Aileler o dönemde oyunculuğu çok iyi karşılamazlardı. Sizin aileniz oyuncu olmak isteğinize nasıl tepki verdi?

- Annem çok güzel, açık fikirli ve modern bir kadındı. Babam ise annemin etrafında “Leman Leman” diye dolanıp dururken onu aniden terk etmişti. Bize bir süre sonra para da yollamamaya başlayınca çok sıkıntı çektik. Annem beni ve kardeşimi geçindirmek için dikiş dikerdi. O zamanlar benim bir Belgin Doruk olmamı hayal ediyordu.

Eğer karşı çıksalardı yine de ne yapıp edip aktris olur muydunuz?

- Hayır, annem karşı çıksaydı vazgeçerdim.

Oyunculuk ve kariyer sizin için ne ifade ediyordu gençlik yıllarınızda? Hırslı mıydınız mesela? Çünkü çok naif bir görüntünüz var...

- O zamanlar kamera karşısında çok utangaçtım. Bir de hepimiz çok çalışıyorduk ve birbirimizi kıskanacak vaktimiz pek yoktu. Ancak seneler sonra oyunculuğun değerini anladık; o koşturma içinde fark edememişiz. Sarışın olmama rağmen belirli bir kesimin sevgisini kazanmıştım. Dört yapraklı yoncadan biri olmak bana yetti...

OĞLUMU İNGİLTERE’YE GÖNDERDİĞİME PİŞMANIM

Oğlunuz İlker İnanoğlu da sizinle beraber filmlerde oynayarak aktörlüğe başladı... Şimdi başarılı bir oyuncu. Bir bakıma hayatına oyunculuk anlamında yön vermişsiniz. Bununla ilgili bir pişmanlık yaşadınız mı hiç?


- Aslında o yaşta bu işe girmesini çok istemedim ben... Küçük bir çocuğa “mış” gibi yaptırmanın onun dünyasına iyi gelmeyeceğini düşünüyordum. Ama çok tatlı bir çocuktu ve babası o dönemden bir anı olsun istedi, beni de ikna etti.

Peki çocukken ünlü olması oğlunuzu ve sizi nasıl etkiledi? Bu yüzden aile içinde hiç problem yaşandı mı?

- İlker ilk filminden sonra herkesin tanıdığı, Yumurcak diye sevdiği bir çocuk haline geldi. 9 yaşına geldiğinde ise tehdit mektupları almaya başladık... O dönem anarşi var... Biz de İngiltere’ye gönderdik. Sıkıntılı ve zor dönemler geçirdi orada. Hâlâ en büyük pişmanlığım ve üzüntüm budur...

HASTALIĞIM SAYESİNDE OĞLUMU GERİ KAZANDIM

Siz çok güçlü bir kadınsınız. Ağır bir hastalık atlattınız. Şimdi nasılsınız?


- O, kötü ve konuşmayı istemediğim bir dönem. Ama bir iyiliği de dokundu...

Ne gibi?

- Oğlum bana kırgındı, ama kaybedeceği korkusuyla benimle tekrar konuşmaya başladı. Onu geri kazandım yani...

YEMEK YAPMAYI  40 YAŞINDAN SONRA ÖĞRENDİM

Gelelim yemek aşkınıza ve yeni yemek kitabınız “Lezzete Merhaba”ya... Yemek yapmayı hep sever miydiniz?


- Esasında ben yemek yapmayı bilmiyordum. Annem beni hep bir kraliçe olarak hayal ettiği için hiç mutfağa sokmadı. 40 yaşından sonra öğrendim. O sırada yardım alacağım kimse de yoktu yanımda. Domateslerin küp küp doğranırken kaç santim kesileceğini sorardım rahmetli Demet Erginsoy’a. O da bana “Hay Allah, domatesleri bir gün cetvelle ölçeceğim hiç aklıma gelmezdi” demişti. Şimdi ise yemek yapmak sihirbazlık, büyücülük gibi bir şey benim için... Yoktan bir şeyleri var ediyorsunuz. Bu da bir sanat işi. Kitabımı Anneler Günü’nde biricik anneciğime ithaf ettim. İnşallah beğenilir... Herkes evinde çok güzel yemekler yapıyor ama ben kitabımda değişik tarifler olsun istedim. Hatta isimleri insanlara biraz tuhaf bile gelebilir. Ama hepsi kolayca bulabilecekleri malzemelerden yapılıyor.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle