GeriKelebek Artık bu muhafazakârlık söyleminden sıkıldım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Artık bu muhafazakârlık söyleminden sıkıldım

Artık bu muhafazakârlık söyleminden sıkıldım
refid:25497277 ilişkili resim dosyası

Nedim Gürsel yeni romanı ‘Yüzbaşının Oğlu’nda otoriteyi, kurumları ve son dönemde yükselen muhafazakârlık anlayışını yıkmaya çalışıyor. 60 darbesi sırasında geçen kitap, liseli bir ergenin bir bakanın karısıyla yaşadığı aşkla da tartışılacak.

Önce ‘Allah’ın Kızları’ ile inancı, ardından ‘Şeytan, Melek ve Komünist’ adlı eseri ile komünizmi sorguladı. Şimdi hepsinden farklı bir dil ve cesaretle kaleme aldığı ‘Yüzbaşının Oğlu’ adlı eseri ile darbelerin, baskıların, cinsel ve politik tabuların pimini çekmeye hazırlanıyor. Galatasaray Lisesi’nde ergen bir genç, ilk ve yasak aşk, 27 Mayıs darbesine katılan bir baba, 60 yaşını deviren ve geçmişiyle olduğu kadar bugünüyle de hesaplaşan bir kahraman. Geleneksel üslubu da sertleşmiş, kendisiyle bile dalga geçen bir yazara dönüşmüş Gürsel. Paris’teki evinde her zamankinden daha öfkeli, daha isyankâr, ama daha ‘dalgacı’ gerçekten gemileri yakmış bir Nedim Gürsel ile karşılaşıyoruz. Haziran ayında Fransız Akdeniz Roman Ödülü alan ünlü yazarın “Muhafazakârlığın ötesinde, başkaldırının da bir erdem olduğunu haykırmak için yazdım” dediği ve ‘tahrip gücü yüksek saatli bombaya’ benzettiği yeni romanı, hayli gürültü koparacağa benziyor. İşte Nedim Gürsel’in yeni romanından ipuçları...

Kitabın ismi Puşkin’in ‘Yüzbaşının Kızı’nı aklına getiriyor. Neden ‘Yüzbaşının Oğlu’?
Romanın içinde de Puşkin’e gönderme var. Bu kitaba bu ismi verdim, çünkü bir roman kahramanı yaratmak istedim. Yaşlı bir adam konuşuyor ve gerçekten babası bir yüzbaşı. Küçük bir Anadolu kentinde, bir kışla kentindeki çocukluk anılarıyla başlıyor. Ama anlatı bugün ile geçmiş arasında gelip giden bir yapıya sahip. Kahramanımızın babası Yüzbaşı Hasan Hoşgör, babaannesinin Rumeli şivesiyle söylersek ‘Asan’ Hoşgör. Onun kimliğinde darbelerle hesaplaşıyorum. Darbe ve orduyla hesaplaşma var ama tek hesaplaşma bu değil. Tüm tabulara bir meydan okuma var. Bugünkü Türkiye romana giriyor. Ve medyanın vazgeçilmez figürü, her kanalda sürekli birinci, ikinci, üçüncü haber olan Sayın Başbakan var. Dolayısıyla onunla da bir hesaplaşmaya giriyor. Bir de bir ergen ile olgun bir kadın arasındaki yasak aşk hikâyesi. Bütün bunları harmanlayan bir anlatım.
Kahramanın âşık olduğu kadının adı neden Cazibe?
Çünkü cazibesi olan bir kadın. Sıra arkadaşının annesi ve Menderes’in bakanlarından Halim Bey’le evli. Ama adı gibi halim selim bir adam değil. Sınıf arkadaşı Cımbız Metin’in babası ve ilk aşkının eşini kurtaracak.
Tam olarak anlatmak istediğiniz ne? Aşk mı, ergenlik mi, baskılar mı, darbeler mi?
Yüzbaşının Oğlu aslında günümüzde yükselen muhafazakâr değerleri yıkmaya çalışan bir roman. Çünkü ben yok ecdadımızın at üstünden inmediğinden, yok atalarımızla övünmemiz gerektiğinden bütün muhafazakarlık söyleminden artık çok sıkıldım. Bu bağlamda ‘Yüzbaşının Oğlu’nun tahrip gücü yüksek bir saatli bomba olduğunu düşünüyorum. Bugün iktidar olan ve toplumu kuşatmış muhafazakârlığı kendimce sarsmak istedim. Bunu da roman bağlamında bir kahramana yükleyerek yapmaya çalıştım.
Ama romanda 60 darbesinin ilk özgürlükçü anayasayı getirdiğini de söylüyorsunuz?
Ben özgür düşünceye ve demokrasiye inanan bir yazarım. Ve askeri darbelere elbette karşıyım. Romanda bu öyle bir cümle kuruyorum. Bu elbette tartışılabilir. Ama 10 yıl boyunca ülkeyi idare edenlerin ipte sallandırılması bugünden baktığımızda anlaşılır ve kabul edilebilir değil. Kahramanımız ilk askeri darbenin diğerlerini de tetiklediğini söylerken, Menderes’i de çok övmüyor. Bütün bu darbelerden bir yazar olarak da kendime göre payımı almış bir yazar olarak hesaplaşıyorum orduyla.
Sadece darbe değil, dönemin cinsel tabuları ile de çok cüretkâr bir dille hesaplaşma var. Olgun bir kadın ile bir ergen arasındaki yasak bir aşkı anlatarak cinsel tabuları da yıkmak istedim. Galatasaray Lisesi anılarımdan yola çıkarak yatılı okul öğrencilerinin cinsel sefaletini, Beyoğlu’nun batakhanelerinde yaşadıkları ilk cinsel deneyimleri de bu romanda bulabilecek okur. Son derece ‘hard’ bir dil kullandım bilerek. Bütün doğallığı ve Galatasaray argosu ile yazdım. Okura bu da çok kaba gelebilir, ama bu bir gerçek ve Türkçenin bir tadı. Ben de tat alarak bu kaba deyimlerle yazdım o bölümleri. Onun için de romanımı sarı-kırmızılı yıllara ve sınıf arkadaşlarıma adadım.
Ciddi bir üslup değişikliği var bu romanınızda. Neden öfke ve sert üslup?
Evet haklısınız roman öfkeli ve sert. Günümüz gereği. Çünkü hâlâ Türkiye’nin ileri demokrasiye geçtiğini savunan bir iktidar var ülkemizde 11 yıldır. Ve olan bitene baktığımızda, özgürlüklerin giderek daraldığı, muhafazakârlığın artık gına getirecek kadar bir iktidar söylemine dönüştüğü, sadece politik alanda değil, entelektüel alanda, eğitim alanında, günlük yaşamımızda, her alanda bireysel özgürlüklerin, düşünce özgürlüğünün giderek kısıtlandığı ortamda böyle sert bir üslup kullanmak istedim. Üstelik bütün bunlarla alay eden sinik bir üslup ön plana çıkardım. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu bir perişan durumdan dolayıdır.

BİR BAŞBAKANIN ASILMASINI HAZMEDEMİYORUM

Kitapta tarih içinde yolculuk yaparak Menderes dönemi ile bu dönem arasında bir paralellik kuruyorsunuz öyle değil mi?
Menderes döneminde yaşanan düşünce özgürlüğü zaafı, 10 yıl boyunca alternatifi olmaması bugünkü Türkiye ile bir paralellik kurmama yol açıyor. İstanbul eşsiz coğrafyasıyla bir rant merkezi. Gezi olayları ve yolsuzluk olaylarının ayyuka çıkması Menderes dönemindeki kentsel dönüşüm pojesinin bir parçası ya da devamı gibi. 60 yıl arayla aynı hikâyeler tekrar ediyor ilginç bir şekilde. Ama bugün 27 Mayıs’a baktığımda bir başbakan ve iki bakanının asılmış olmasını hazmedemiyorum. Ama bu orduya eleştirel bakış, hiçbir zaman Demokrat Parti iktidarının adını hak eden demokrat bir iktidar olduğu anlamına da gelmiyor.
“İstanbul’u hiçbir kente değişmem” diyorsunuz. Her romanınızda hemen hemen İstanbul var. Peki neden İstanbul’da yaşamıyorsunuz?
Ben eğer İstanbul’da yaşasaydım İstanbul’a bu kadar tutkun olur muydum bilmiyorum. “O mahiler, ki derya içredir, deryayı bilmezler” der büyük bir tasavvuf şairi. Yani balıklar, denizin içinde denizin kıymetini bilmezler. Suyun değerini bilmek için deniz dışına çıkıp susuz kalmaları gerekir. İstanbul’da yaşamıyorum ama çok sık gidip geliyorum. Olumlu ve olumsuz anlamda İstanbul’un değişimini izliyorum.

Sartre tutuklanamaz o Fransa’dır

Fransa’da General de Gaulle yakın siyasi tarihin en önemli siyasi figürlerinden biri. Hakkında ne dalgalar geçildi, ne karikatürler çizildi, ne burnu, ne boyu kaldı dalga geçilmeyen. Hiç kimse bundan dolayı tutuklanmadı. Mitterrand döneminde, 14 yıl boyunca, hiçbir yazar, hiçbir karikatürcü kovuşturmaya uğramadı. Büyüklük budur. 1968 olayları sırasında -ki bizim Gezi olayları ile benzerlik taşır- Jean Paul Sartre ‘Mao’cu gazete satıyor’ gerekçesiyle karakola götürüldü. Dönemin cumhurbaşkanı De Gaulle, kendisine karşı olan Sartre’ın tutuklandığını duyunca, “Sartre tutuklanamaz, o Fransa’dır” dedi. Eğer gerçekten büyük bir siyasetçiysen hoşgöreceksin. Ben bir yazar olarak siyasi otorite ile alay etme hakkını kendimde görüyorum. Ama başıma geleceklerden de çekiniyorum elbette. Çünkü yargı bağımsız değil Türkiye’de.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle