GeriKelebek Altan Öymen bu kez de değişim yıllarını anlatıyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Altan Öymen bu kez de değişim yıllarını anlatıyor

Gazeteci-yazar Altan Öymen, yakın tarihimizin üstü örtülü sayfalarını araladığı ‘anılı’ kitaplarına ikincisiyle devam ediyor. Hem hayatının ilk 20 yılını hem de 1930 ve 40’lı yılların çalkantılarını anlattığı Bir Dönem Bir Çocuk kitabının ardından şimdiki kitabı Değişim Yılları’nda 50’li ve 60’lı yılları anlatıyor.1948 Londra Olimpiyatları’na katılan 15-16 yaşındaki ilk kadın atlet Üner Teoman’ın hikáyesinden, Kore Savaşı sırasında komutanlar arası mücadeleye kadar birçok olayın perde arkası var kitapta. O yıllarda Türkiye ve dünya gündeminde yer alan tüm olayları Doğan Kitapçılık tarafından yayımlanan kitapta Öymen’in gözünden okuyorsunuz.1948’de Hürriyet tirajını üçe katladı(...) Peki Hürriyet ne yapacaktı?.. 1948’in yeni ve iddialı gazetesi?..Bu, ilk olimpiyat kafilemizin Londra’ya hareket edeceği gün ilan edildi.Hürriyet, olimpiyatları, bir kişiyle izleyecekti. Bir foto muhabiriyle... Usta fotoğrafçı Ali Ersan’la (...) Londra’ya asıl işi haber ve yazı ‘yazmak’ olan muhabirler ve yorumcular yerine, asıl işi ‘fotoğraf çekmek’ olan bir gazeteciyi göndermek, Sedat Simavi’nin kararıydı.Fotoğrafı ‘haberin delili ispatı’ diye niteleyen Simavi şunu iyi biliyordu: Zamanın televizyonsuz dünyasında herkesin Londra’dan ilk görmek istediği şey sporcularımızın ve yarışmaların fotoğraflarıydı (...) Hürriyet, olimpiyat öncesindeki tirajını üçe katladı. 50 - 55 bin satmaya başladı. Bununla artık Türkiye’nin açık farkla, birinci gazetesiydi.Daha da önemlisi hemen o ‘birinci’ durumunu koruyup pekiştirmek için hem spor alanında, hem başka alanlarda yeni yeni atılımlar yapmaya başladı. Ama şu, basın tarihine geçen bir gerçekti: 1948 Olimpiyatları’nda, Türk güreşçileri gibi Türkiye’nin yeni gazetesi Hürriyet de büyük bir zafer kazanmıştı. Tirajını daha da yükseltip ‘birinci’liğini pekiştirmesi, bu zaferle başlamıştı.Akbank’ın Ak’ı(...) Gerçi o yıl bir de Akbank kurulmuştu. Sakıp Sabancı’nın babası Kayserili Ömer Ağa’yla Adanalı büyük zengin Ahmet Sapmaz’ın bankasıydı. Ama henüz Adana’da bir yerel bankaydı.Akbank’ın ‘AK’ı Adana ile Kayseri’nin ilk harflerinden alınmıştı. Sabancı’yla Sapmaz’ın dışında, çok sayıda küçük ortakları vardı. Çoğu, ya Adanalı ya da Kayserili’ydi. Veya Kayseriliydiler ama Adana’da yaşıyorlardı. Akbank’a bu yüzden ‘Adana’daki Kayserililerin bankası’ da deniliyordu.Bankanın büyümesi başlayınca A ve K’nin anlamları hatırlanmaz ve hatırlatılmaz oldu.Bu kitapları yazarken mutlu oluyorumKitabı hazırlarken nasıl bir yöntem izlediniz?- Birinci kitapta anlatmıştım: Ben bu kitapların türüne ‘anılı kitap’ adını koydum. Çünkü içinde hem benim kendi anılarım var, yani bizzat gördüklerim, yaşadıklarım hem de anlattığım dönemlerde, benim dışımdaki olayların hikáyesi var. Bu bakımdan, kaynaklarımdan biri, kendi belleğim. Ama yanlış hatırlamam ihtimaline karşı, her tereddüt ettiğimde aynı dönemlerde yaşamış yakınlarımı, arkadaşlarımı aradım. Onların tanıklıklarından da faydalandım. Benim dışımdaki olaylarla ilgili bilgilerimi de kitaplardan, gazetelerden kontrol ettim. Ayrıca o olayların içinde yaşamış olanlardan ulaşabildiklerimle görüştüm. Kendileri artık hayatta olmayanların da çocuklarıyla, yakınlarıyla da görüştüm.Bol bol da fotoğraf kullanıyorsunuz, niçin?- Evet, bu bence faydalı oluyor. Fotoğraflar, belgeler, karikatürler eski dönemlerin havasının anlaşılmasına yardımcı oluyor.Bundan sonraki ciltlerde neler olacak, nasıl bir plan yaptınız?- Bu elinizdeki kitap, adı üstünde, bir değişim döneminin hikáyesi. İç politikada 27 yıllık CHP iktidarı bitiyor. DP iktidarı başlıyor. İsmet Paşa’nın yerine Celál Bayar cumhurbaşkanı oluyor. Başbakanlığa da Adnan Menderes geliyor. Dünya, iki bloklu, hatta ‘iki dünyalı’ hale geliyor. Bir tarafta Amerika, öteki tarafta Rusya. Biz de Amerika’nın tarafındayız. Her alanda bunlara bağlı değişiklikler yaşanıyor. Siyasetten ekonomiye, sosyal hayattan, kültür hayatına, spora kadar. Bundan sonraki kitapta, bu değişimlerin arkasından gelen çalkantılar döneminin hikáyesi var. Dış politika gibi, iç politika da sertleşiyor. İktidar-muhalefet tartışmaları başlıyor. Birçok olay çıkıyor. Ve bütün bunlardan sonra, Cumhuriyet döneminin ilk askeri müdahalesi geliyor. 27 Mayıs İhtiláli yani. Ben bütün bunları gazeteci olarak yaşadım. Sanırım o dönemin anlatılması da ilginç olacak.Bu tür ‘anılı kitap’ların önemi hakkında neler söyleyebilirsiniz?- Eskiyi hatırlamak güzel birşey, nostaljik yanı da var ama en büyük faydası, insana geçmişten ders alma olanağını vermesi. Benim yazdığın kitaplarda da geçmişte yapılmış hatalar var. Bunlar hatırlanırsa, bir daha tekrar edilmez. Ayrıca geçmişte kazanılmış başarılar var. Onlar da başarı kazanmanın yollarını hatırlatır. Benim için faydası da şu: Ben bu kitapları yazarken kendimi mutlu hissediyorum. Bundan hem kendim zevk alıyorum hem de başkalarına anlatmak istediklerimi bu yoldan anlatabildiğimi düşünüyorum.Kore’de komutanların kavgası(...) Tugay Komutanı General Tahsin Yazıcı’nın aldığı ve uyguladığı bir kararla, bizim komutanlarımız arasındaki anlaşmazlık su yüzüne çıktı.Yazıcı’nın kararı şuydu: Tugayın ana gücü olan alay lağvediliyordu. Alaya bağlı taburlar doğrudan doğruya tugay komutanına bağlanıyordu.Bu, Alay Komutanı Celal Dora’nın yetkilerinin alınması demekti. Gerçi Dora’ya tugayın komutan yardımcılığı görevi veriliyordu. Ancak o görev, alay komutanlığı kadar aktif bir görev değildi (...) Albay Dora, bu gerekçeyi kabul etmedi. Kararı yanlış ve haksız buldu. Kararın gereğini yerine getirmekle birlikte buna tepki gösterdi. Böylece Kore tugayımızın tuğgenerali ile albayı arasında tüm muharebeler sırasında devam edecek ve yıllar geçtikten sonra da bitmeyecek bir sorun daha doğrusu bir sorunlar dizisi yaşanmaya başladı.KUNURİ’DE NELER OLDU?(...) Kore Savaşı sırasında biz Türkiye’dekiler bu durumun farkında değildik. Radyodan ve gazetelerden, askerlerimizin gösterdiği kahramanlıkları ve haklı olarak aldıkları övgüleri öğreniyorduk. Bu doğaldı. Binlerce askerimizin katıldığı savaşın sıcaklığı sürerken moral bozucu haberler vermek ne tugaydaki haber kaynaklarının içine siniyordu, ne Kore’de bulunan Türk gazetecilerinin ne de onların haberlerini yayımlayan gazete yöneticilerinin.(...) Çinlilerin bir bölümü kuzeyden, bir bölümü güneyden ilerliyordu. Türk birlikleri üç yanından çevriliyordu. Belli ki, kısa bir süre batıdan da çevrilecek ve yeni bir kuşatma içine girecekti.Yazıcı, bu gelişme karşısında kararını verdi. Birliklerini batıdaki Kunuri’ye çekti.Çekilme, ateş altında gerçekleşti. Çinliler zaman zaman çemberin batı tarafını da kapatıp Kunuri yolunu kesmeyi başardılar. Yolun yeniden açılması, ancak yeni muharebelerle mümkün oldu. Kunuri tarafından gönderilen tankların da yardımıyla, Türk birlikleri çemberi yarıp çıkabildi. Fakat Yazıcı’nın deyimiyle bu ateş çemberinden çıkış ‘hayli kayıplarımıza’ mal oldu. Beş günde 237 şehit verilmişti.Genelkurmay başkanı makamına atla giderdi(...) Genelkurmay Başkanı Salih Omurtak’a doktorları, sağlığını koruması için spor yapmasını tavsiye etmişler (...) Omurtak’ın bu işe aklı yatmış. Ama nasıl bir spor yapacak?..O zamanki 50 yaşın üstündeki subayların aklına, spor denilince ‘binicilik’ten başka bir şey gelmiyor... Gençlikleri at üstünde geçmiş... Omurtak da ‘Madem spor yapmalıymışım, öyleyse ata bineyim’ demiş ve sabahları makamına giderken, atla gitmeye karar vermiş (...) Salih Paşa Balgat’a giden bozkırda - bizim de gördüğümüz - maiyetli ata binişleriyle meğer makamına gidermiş.Gerçi gidiş yolunun bir kısmı, belirttik, Ankara’nın bozkırlarındaki boş arazi. Fakat orası bitince Bakanlıklar semtinde asfalt yollara da geliniyor. Paşa başlangıçta oradan da aynı düzen içinde geçermiş. Fakat bunu fazla sürdürmemiş.Olimpiyatlardaki ilk kadın atlet(...) Henüz 15 - 16 yaşlarında bir lise öğrencisiydi. Adı Üner Teoman’dı. 67 kişilik olimpiyat kafilemizin tek kız sporcusu Üner olacaktı. Üner Teoman, bir ‘ilk’ti. Olimpiyatlara katılan ‘ilk kız’ atletimizdi. (...) Ayrıca, babamın eğitimci arkadaşlarından - daha sonraki Galatasaray Lisesi müdürü - Ali Teoman’ın kızıydı (...) Her atlet kendi yarışacağı yeri bulup zamanında orada olurken, Üner de bunu yaptı. Ama pisteki yerini alırken şunu fark etti: Öteki atletlerin hepsinin yanında biri var.Malum: Sürat koşuları için o zamanlar, pistin start yerinde küçük bir ayak koyma yeri kazmak gerekli. Start sırasında ayağın biri oraya yaslanacak ki, koşuya hızlı başlanabilsin (Şimdi o iş galiba aletlerle yapılıyor). Öteki atletlerin o kazı işini hep o yanlarındaki yardımcılar yapıyor.Üner ne yapsın, Türkiye’de alıştığı gibi o işi kendi yaptı. Bundan bir rahatsızlığı olmayacaktı ama, ötekileri görmesi tabii, moraline olumlu bir etki yapmadı. Koşu başladı. Üner tüm gücünü zorlayıp koştu. Ama bu ancak dördüncü olmasına yetti (...) Tribünlere çıkıp bir yere oturdu. Ağladı ağladı...