ALLEGRO MA … NON… Kavurucu geçen yazlardan birinin sonu mu, Eylül başı mıydı, bilmiyorum. Yanımda annem babamdan baÅŸka birileri de var mıydı? Anımsadığım,

Güncelleme Tarihi:

ALLEGRO MA … NON… Kavurucu geçen yazlardan birinin sonu mu, Eylül başı mıydı, bilmiyorum. Yanımda annem babamdan başka birileri de var mıydı Anımsadığım,
OluÅŸturulma Tarihi: Åžubat 11, 2000 00:00

ALLEGRO MA … NON… Kavurucu geçen yazlardan birinin sonu mu, Eylül başı mıydı, bilmiyorum. Yanımda annem babamdan baÅŸka birileri de var mıydı? Anımsadığım, çok eski, çok silik, çok çocuk bir zamanda, içime çarpıveren görüntüler.Bina da, kapı da büyüktü. Ağır, zor açılan kanadın aralığından nasıl girdik? Serin miydi?..Dibinden ışık vuran bir garip, büyülü, kuyu.Beyaza dönmüş sarı saçlı; yaÅŸlı, ürkek, yorgun, adının "Papatya"sı, utangaç bir gençlik özleminden kalan, Suor Margherita'ydı, ilk gördüğüm!YaÅŸamımda hiç yer etmemiÅŸ, bulanık, tatsız, bir su gibi. Hep kapı açan, kayar gibi ulaÅŸtığı kapının sesini nereden duyduÄŸunu bilemediÄŸim, içimde dışlanmış, ezilmiÅŸ, bir köşeme asılı kalmış, Suor Margherita.…Kırmızı dar halıyla kaplı, pirinç çubukları her basamakta ışıldayan, geniÅŸ mermer bir merdiven, nem yüklü bir serinlik, ardından içime dolan ince, incecik bir korku, bir terkedilmiÅŸlik.Okulun açılmasından iki gün önceydi. Her zamanki, meraksızlığımdan olacak, erken bırakılma nedenini hatırlamıyorum. BomboÅŸ, beni korkutan, asık yüzlü bir bina.Merdivenlerin sonundaki aydınlık, yavaşça, güçlü, yumuÅŸak bir ışığa dönüştü. Küçük, nerdeyse sevimli bir sahanlık, üst katlara çıkan geniÅŸ basamaklar, sağında, oradan ayrıldığım son güne kadar (kaçamak bir göz atışın dışında) korkup, yaklaÅŸamadığım "cappella".Senelerce, cappella'yı da, onun tatlı, tütsü kokan karanlığını da, merak etmedim. İçimde, özenle sakladığım dualar zedelenmesinler diye mi?! Sahanlığın solunda, uzun tahta zeminli loÅŸ hole açılan üç sınıfla, Yeni Melek Sineması'nın arasındaki dar, kirli sokaÄŸa bakan, müdür odası vardı. EÅŸyalarının kokusuna ağır nem sinmiÅŸ, az ışıklı oda. İçinde, gecikmiÅŸ, ödenmemiÅŸ okul taksitlerimin sert uyarısını göğüslediÄŸim, sevmediÄŸim müdür odası.İçeri girmeden -seyrek çaÄŸrılırdık, cilalı, koyu parkeleri çizilmesin diye, ayakkabılarımızın altına, eski keçeler takardık. Müdürümüz Madre Pia'nın ritmini yakalamaya çalışarak, üzerlerinde, beceriksizce yürürdük...Madre Pia: İçimdeki saygıya asılı uzak bir ses, küskün bir bakış; bıçak gibi, ok gibi, insanın en derinine saplanan....KonuÅŸup bıraktılar beni. Koca binada baÅŸka öğrenci yoktu. Yalnız, korkmuÅŸ, okulun arkasındaki bahçeye terk edildim. Binalarla çevrili, havası ağır, basık, iki katlı bir bahçenin ortasına. AÅŸağı inen merdivenlerin tam yanındaki duvarda bir girinti: içinde, yaÄŸmur sularının izleriyle kaplı, boyaları yer yer dökük, büyük (acaba?) bir Meryem ana heykeli: Önünde, genişçe bir kapta, solmuÅŸ, eskimiÅŸ, çiçekler...Bahçenin tam ortasında, kocaman bir çadırı andıran çınarın altındaki banka oturdum. Kafamı kaldırıp, önce üzerime dökülecekmiÅŸ gibi duran soluk yeÅŸil yapraklara, sonra da nefes almaktan bile korkarak, etrafımı saran yabancılığa baktım. Kaçamadım. Yanıma kim yaklaÅŸtı görmedim. Sonra tanımadığım bir kadın, tanımadığım bir dilde, bana "tanımadığım" bir ÅŸeyler söyledi. Kalktım, Suor Annunziettina'nın ardından yürüdüm. Binaya girdim, is rengi geometrik desenli çinilerin üstünde, adımlarının temposunu yakalamaya çalışarak, merdivenlerden yatakhanelerin katına çıktım.AhÅŸabı aşınmış karanlık odanın iki yanına, yataklar dizilmiÅŸti.Ãœzerleri gergin sinema perdeleri gibi, kırışıksız, düz pikelerle; yastıkları, derince içine alıp inen, kar beyazı pikelerle örtülü yataklar... Daha sonraları Suor Bambina ile aramızda, düzgün yapılma savaÅŸlarına sebep olacak yataklar!Bana gösterilen yataÄŸa gittim. Ãœzerinde eski bavulum duruyordu, ezik. O da yalnız.EÅŸyalarımı çıkardım. Ne güzel katlanmış, ne özel, ne güzel kokuluydular. Karanlığa deÄŸil, bol güneÅŸli bir tatile hazırlanmışlar gibi...Yatağın yanındaki eski komodinin içine, elime geçenleri tıktım. BuruÅŸtular, acele ettim, böylesi özenden utanıp, gözümden kaybolsunlar istedim. Suor Annunziettina kapıda, arkasından vuran zayıf ışıkta, kocaman, karanlık bir heykel gibiydi. Komodini zorla kapattım. Kalan eÅŸyaları topladık, kapının yanındaki daha eski, daha büyük bir baÅŸka dolaba götürdük. Formamı, dışarıda, tuvaletin karşısında boylu boyunca duvara raptedilmiÅŸ, demir topuzlardan birine astık.Okul formam: Koyu lacivert, yüzde yüz yünlü, önünde, arkasında, robadan inen kanon plili formam, kirlenmesin diye, özel günlerin dışında, hep üzerine, siyah saten (mutfak!) önlüğüyle, lastikli kolluklar takmak zorunda olduÄŸumuz, formam…Üstünde, küçük sedef düğmeye iliklenmiÅŸ, motiflerini hala hatırladığım, beyaz iÅŸi boynumu kesecek kadar kolalı, yakam...AkÅŸama kadar neler yaptım, yukarı etüd sınıfına çıktım mı bilmiyorum ama, yemek saatinde, aÅŸağıdaki boÅŸ yemekhanedeyim. Duvar kenarlarına çekilmiÅŸ uzun tahta masaların iki yanına, alçak sıralar konmuÅŸtu; tepedeki ampul kırk mumluktan fazla deÄŸildi.Bütün "refettorio"yu kaplayan pis, kötü ışığa, Cappella'dan aÅŸağıya gelen boÄŸuk, ürkütücü ilahi sesleri karışıyordu... Kirli sarı duvarlara baktım, benden uzakta, koyu yeÅŸil boyalı kapıya baktım, önümdeki tabakta, ilk kez gördüğüm "cotoletta"ya baktım, üstüme üstüme gelen gölgelere baktım, içimde kabaran korkuya baktım, eÄŸildim, masanın altına saklandım.AÄŸlamadım, bağırmadım, gözlerimi sıkı sıkı kapattım, evimi istedim...Ne kadar geçti bilmiyorum, utandım da mı yerime oturdum, yoksa beni almaya gelen Suor Annunziettina'yı görünce mi dışarı çıktım?..O beni umursamadı, tabağımdaki soÄŸumuÅŸ yemeÄŸe de, üstümdeki korkuya da aldırmadı, yapması gereken çok önemli bir iÅŸe yetiÅŸmek için, benden kurtulmak ister gibi aceleci, ellerini çırparak kapıyı gösterdi. Yine birlikte çıktık, yine birlikte yatakhaneye gittik, köşede, daha önce dikkat etmediÄŸim, bir bölme gördüm. Etrafı, hastane odalarında yatakları birbirinden ayıran büzgülü beyaz perdelerden biriyle çevrili, yatakhane rahibelerine ayrılan özel bir bölme. Çok daha sonra cesaretle, perdesini aralayarak, gizemini bozacağım bir bölme!.. İçinde: Somyalarımızdan daha büyük, oymalı demir baÅŸlıklı, yüksek bir karyola, bir komodin, bir ayağı tahta parçasıyla destekli, küçük, koyu kahve bir masa, ortasında, kenar emayeleri dökülmüş, vuruk, büyük bir tas, geniÅŸ ağızlı, kulplu, porselen (yoksa, seramik mi?) kocaman bir sürahi.Cilt kapağı elde taşınmaktan aşınmış bir incil, yanına avuçlanarak bırakılmış, bordo püsküllü siyah tespih.Duvarda, çarmıha gerili, acı içinde, bir Ä°sa; avuçlarında, dizlerinde, ayaklarında kan. Aynı çivide, isteyerek unutulmuÅŸ, yaprakları beyazlaÅŸmış, bir zeytin dalı…Nerede olursa olsun, insanın, inatla kendisi için yarattığı, dokunulmaz, paylaşılmaz, bir garip dünya.Rahibeleri düşünüyorum da; çoÄŸu gencecik kızlar... O zaman ne büyük görünürlerdi gözüme. Yirmili yaÅŸlarını, çocuk ürkekliÄŸiyle taşıyan, ergenlik sivilceli kızlar...Kendi gençliklerini çözmeye çalışırken, bizi bir kenarda, sahipsizliÄŸimize terkeden, kızlar...Suor Michelina, Suor Lucia, Suor Agnese, Suor Clemente, Suor Pina...Bir solukta tükettiÄŸimiz o yıllarda, ne onlar bizi, ne de biz onları yakalayabildik!..Daimi yatılı gecelerimde, uyuyamadığım zamanlar, geç bir saatte Suor Michelina'nın yatakhaneye gelirken koridorda yankılanan sert, kendine has ayak sesini duyardım. Sonra, uyuduÄŸumuzu yeni hatırlamış gibi toparlanması, sessizlik, yataklara çarpmamaya çalışarak, bölmesine ulaÅŸması, birkaç dakikalık bir boÅŸluk, tasa dolan suyun şıkırtısı. Yüze çarpılan, kollara akıtılan sular, belki koltukaltları da yıkanırdı kim bilir?O ilk okul gecesi, yataÄŸa terkedildiÄŸimde öyle yorgundum ki, üzülüp korkmak için bile gücüm yoktu. Evimde görmediÄŸim, yorgansız bir yatakta, battaniyenin altına serili çarÅŸafı, baÅŸ tarafta, genişçe geriye katlanmış bir yatakta yatmayı bile, yadırgamadım. SoÄŸuk denecek serinlikte çarÅŸafların içine, yüksekten, derin bir uykuya atılmışım gibi geldi.Uyandırıldığımda yine karanlıktı. Omzumu dürten bir dirsek, üstüme eÄŸilmiÅŸ kara bir gölge: Suor Bambina'yı böyle tanıdım.Farklıydı, beni ite kaka, hoyratça uyandırdığı ilk sabah bile bunu anladım. Her zaman hepimizi umursadı, kızdı, bağırdı. Sonraları da, üstüne sevgiyle her atılışımda, romatizmalı elleriyle sakladığı yüzünde, utangaç mutluluÄŸunun gururunu, hep gördüm..Üşüdüğümü, öksürdüğümü, regl olduÄŸumu, ilk o bildi. Hiç ÅŸefkatle elimi tutmadı, sarılmadı, ama vardı. DiÄŸer 'suor'lerin aksine; abartarak taşıdığı hırçınlığını, hiç soÄŸuk bir ilgisizliÄŸe çevirmedi.Yünlü, siyah, uzun elbisesinin içinde genç deÄŸildi. Kapısı, penceresi gibi okulun kendisiydi. Yirmili yaÅŸları, ergenlik sivilceleri, gençlik sorunları yoktu. AÅŸk yaraları, sıla acıları yoktu. YaÅŸamında bütün yitirip tükettiklerinin yerine, bizi, piÅŸmanlık duymadan yerleÅŸtirmiÅŸti.AkÅŸamları, ağır gövdesiyle, merdivenleri bir eli trabzanda, diÄŸeri dizinde, dura dura çıkarken, yatakhanede kopan fırtınaya vaktinde yetiÅŸememesinin hain mutluluÄŸunu yaÅŸar, acı çekmesini umursamazdık bile.Suor Bambina: Ä°nce naylon fileye geçirilmiÅŸ beyaz saçları, sulanmış, seyrelmiÅŸ uzun kirpikli siyah gözleriyle, ayaklarını ağır bir yük gibi sürüklemesiyle, ellerinden çok dirseklerini kullanmasıyla, itmesiyle, kakmasıyla, yine karşımda...Okulun yalnızlığında geçirdiÄŸim ilk gecenin sabahında, kalkıp giyinirken, onunla güvendeydim. Devamlı ilgisinden, her hareketimi, -niye olduÄŸunu anlamasam da- eleÅŸtirerek bağırmasından mutlu oldum…Onu ilk gördüğüm anda bile sahiplenildiÄŸimi hissettim. Hazır olunca, bir daha hiç göstermeyeceÄŸim ürkek bir saygıyla, arkasından yürüyerek aÅŸağı indim. Alt koridorun hemen sağında, yine loÅŸ, geniÅŸ bir mutfak vardı. Ortasında, bana dev gibi gelen bir kuzine, yerlerde aynı is rengi geometrik çiniler, beyaz badanalı duvara tutturulmuÅŸ tek sıra rafta birkaç tabak, (diÄŸerleri nerdeydi acaba?) duvarı boydan boya çevreleyen bir tezgah, kapının hemen solunda, ilk ve son defa böyle temiz gördüğüm, iki gözlü, büyük bir eviye, (hep donmuÅŸ salçalı yaÄŸları suyun üstüne çıkmış, pis tabaklarla dolu oldu) ve bezler -kirli gibi, renkleri atmış irili ufaklı bezler.Nereden geldiÄŸini anlayamadığım, benim için yeni, bu tuhaf kokunun içinde de kocaman bir gövde gördüm: Suor Maddalena.Azman, pasaklı, bir çocuk. Ãœstünde diÄŸer rahibelerden farklı bir önlük. Fırlamaya hazır topa benzeyen karnını, nasıl sardığına ÅŸaÅŸtığım, iki parmak kalınlığındaki kemeriyle, tam bir ilkokul önlüğü. Kolları, dirseklerine kadar sıvalı, önü hem ıslak, hem lekeli. Geriye kaymış filesinden çıkan, kır saçları dağılmış, bana gülerek bakan ilk yüz.Hiçbir zaman, sorunlara eÄŸilecek derinliÄŸi olmayan, Napoli'nin köylerinden kopup gelmiÅŸ, düz bir soluk.Aklımda; kulağının üstünde taşıdığı kurÅŸun kalemiyle, mutfağın önündeki kantin dolabından çıkardığı gofretle pralin kutularını taşıması kalmış (duygu dağılımımda, ona düşenin hepsi bu).Bodrumda, refettorio'dan ayrı bir yemekhaneye, girdim. Sokağın parkesine bakan, tepedeki kirli pencereleri, hem demir parmaklık, hem de kalın bir tel örgüyle kaplı, daha küçük bir yemekhaneye.Masalarda, bejli kahveli kalın muÅŸambalar vardı. Tam karşımda da, kanatlarından bazıları zor açılan, içlerinde, evlerden getirilen kahvaltılıklarımızı sakladığımız, boyumuzdan büyük dolaplar… ÇoÄŸu zaman boÅŸ olan rafımda, bana, "daimi yatılı" olmanın utancını yaÅŸatan dolaplar... Hiç bilemedim, neden kahvaltılıkları, öğrenciler evden getirirdi? Aileleri Ä°stanbul'da olanların bir ayrıcalığıydı bu; benimse, buna özenmekten baÅŸka ÅŸansım hiç olmadı! O ilk sabah, o karanlık yemekhanede, bunlardan habersiz otururken, elime bir dilim ekmek tutuÅŸturdular. Ãœstünde, kalın bir tabaka Sana'ya sürülmüş mürdüm eriÄŸi marmelatı... Kim?.. Hiç hatırlamıyorum.EkÅŸi, yapışkan tadıyla, her lokması aÄŸzımda büyüdü. Isırdım, çiÄŸnedim, bitiremedim.'Suor'ler neredeydiler? Belli rollerin ezberlenmiÅŸ repliklerini tamamlayan oyuncular gibi, ara ara görünüp kayboluyorlardı.Sonra bahçeye çıktım, iri çakıllı toprağı, hafif esen rüzgarı, sıcağını yüzüme, ellerime uzatan güneÅŸi gördüm. Mutluluk muydu?Giderek durgun, tozlu bir sıcak oluÅŸtu… Saatler ilerledi… Ve nihayet kapıda tanıdık bir yüz: Ayla!.. Ä°talyan Kız Orta Okulu'na gönderilme nedenim... Çevreyi, geçen seneden tanımanın gururu, beni sahiplenmenin telaşıyla, hızlı, canlı, koÅŸtu yanıma geldi ve benim o güneÅŸe çıkarılmış hasta çocuk mutluluÄŸumu ok gibi deldi geçti…Fırladım, ona gittim, sarıldım. Artık güvendeydim.Gün deÄŸiÅŸti.Beton zeminli alt bahçeye inip, turladık. KoÅŸtuk, yukarıdaki binanın kapısından daldık. Birkaç saniye süren derin bir karanlık, yaz ışığını içeri taşıyamayan, kamaÅŸan gözlerim, delice çarpan kalbim, mutluluÄŸum, sevincim...BoÅŸ sınıflara, tahtalara, kürsülere baktık, Ayla hep, konuÅŸtu.Kapısı açık bir kütüphanenin, cam çerçeveli dolaplarında, eski, toz kokulu, kitaplar vardı... Yanımıza kimse gelmedi. Yatakhaneye çıktık, bahçeye indik. Onun her anlattığını dinledim. Uzak bir düşü paylaÅŸtığımız saatlerin dışında, Ayla'yla baÅŸka hiç bir bağım olmadı, ama, bana o öğleden sonra verdiÄŸi mutluluÄŸun tadını, hiç unutmadım.* * *Düşüme, garip ayrıntılarla gömülü ilk günden sonra bir boÅŸluk, bir kopukluk... Sınıfım! (Ne zaman yerlerimize oturduk?) Aynı kolalı beyaz yaka, kalın lacivert forma, aynı telaÅŸ, aynı korku... "1955-56 hazırlık sınıfı". Dördüncü sıranın sol başında ben!Kürsüdeki kadının yanında, beyaz tenli, kumral saçlı Merzuka, sınıfta kalmasının hıncını, tahtadaki yazıları nefes nefese, bir solukta okuyarak çıkaran…Suor Agnese ile aramızdaki tek köprü.Etrafımda tanımadığım bir sürü kız, havaya asılı, anlayamadığım, onlarca kelime… Hiç öğrenemeyeceÄŸim, hiç ezberleyemeyeceÄŸim hiç sevemeyeceÄŸim korkusu...Sıra arkadaşımı bile hatırlamıyorum, sadece ara ara birilerine odaklanan bakışlarla, bu "yabancı"lığı paylaÅŸma arzusu...Dersler bitti!.. AkÅŸam, ezberlenecek uzun bir listeyle (aylar, günler) refettorioya indim. Göğsümde, boÄŸazıma yükselen, beni terleten baskıyla bir köşede durdum.Düşünüyorum da, içimde, az ışıklı bu sınıftan çok, basık yemekhaneyle, taÅŸ koridorlar yer etmiÅŸ... Suor Maddalena ile okur yazarlığından bile emin olamadığım Suor Clemente'nin, ders zilini beklemeden aceleyle mutfaktan yemekhaneye taşıdıkları koca tencere, tabaklara döke saça doldurdukları makarna çorbaları!.. SoÄŸumuÅŸ bulanık suyun içinde, tuzsuz, az piÅŸmiÅŸ makarnalar... Hiç deÄŸiÅŸmeyen "minestrone"!.. Ä°kinci yemek ne olursa olsun, ağıza yapışan hamur tadı.Suor Clemente'nin, mutfak yemekhane arası koÅŸturması, kaba, anlaşılmaz homurtular. Suor Bambina'nın sırtıma inen dirsek darbelerinde "çorba bitecek!" uyarıları... Yemekhanede eksilmeyen bir kovan uÄŸultusu… Bahçeye açılan kapılar, beton üstünde ite kaka baÅŸlayan, sonu gelemeyen oyunlar.Ä°stanbul'un bir yerinde, zamandan arınmış, küçük sevgiler, kısa dargınlıklar, çabuk kuruyan gözyaÅŸlarıyla dolu bir Pandora kutusu...Derslerin bitiminde, yine yatakhane, arsızca, telaÅŸla, koÅŸulan basamaklar (nereye yetiÅŸmek için?), alelacele askılardan alınıp giyilen, beyaz puanlı lacivert, bele oturan, ev kokan akÅŸam elbiseleri. Formalar kirlenmesin diye giydiÄŸimiz, bizi "gündüzlü"lerin yabancılığından alıp birbirimize yakınlaÅŸtıran elbiseler... Etüd saatine kadar, özgün kokularında kümeleÅŸen kızlar, önce bakışlarda, ardından birbirine uzanan ellerde baÅŸlayan çocuk dostluklar, zil sesiyle çıkılan, serin karanlık bir merdiven, iki saatlik sessizliÄŸe mahkum edildiÄŸimiz büyük etüd sınıfı.* * *SoÄŸuk, karanlık kış günleri… Bu günlere yakıştırdığım baÅŸka biri, Mrs. Jordan, Ä°ngilizce hocamız. Eski bir kitaptan, canı sıkılıp fırlamışca, elinde bastonu, siyah ayakkabılarının atkıları yan düğmelerine ilikli, çivitli beyaz saçları ince saç filesinin içine özenle toplanmış, dudaklarında hepimize komik gelen kırmızı rujuyla, öğrettiklerini hala anımsadığım, yaÅŸlılığını gururla taşıyan, mutlu amerikalı.Birden anımsadığım bir Türkçe dersi; Ä°ri gövdesi, kalın sesiyle, sıraların arasında dolaÅŸan Türk müdür, Celal AlnıgeniÅŸ. Ä°lk ezberlettiÄŸi ÅŸiir, Orhan Veli'den "Masal":Çocuk gönlüm kaygılardan azade,Yüzlerde nur, ekinlerde bereket,At üstünde mor kaküllü ÅŸehzadeUnutmaya baÅŸladığım memleket…Orhan Veli'yi tanımak, buharı tüten, ıslak bir havluyla yüzümü silmek gibi güzeldi. Rahat, yalın, abartısız.O kocaman adamdan bana; eski bir ÅŸiir, ve kar beyaz ellerinin tırnakları nar çiçeÄŸi ojeli, tombul Sülün öğretmenle yaÅŸadıkları, naif iliÅŸkinin anısı kalmış...Anılarımın bir yerine inceden sızmış, iki rahibe daha var. Birbirinden farklı, güçlü iki kadın:Koridorun ucunda, bol ışıklı bir pencere girintisinde, vazolara, "cappella"nın çiçeklerini yerleÅŸtiren, uzak soluk resim gibi Suor Elvira Leopardi'de "umutsuz aÅŸk", Carducci'de "yalın sevgi", D'annunzio'da sonsuz tutkuya dönüşen küskün sesi, eÄŸik başı, yorgun yüzüyle bu kadın, içime, incitmeden, sevgiyi, acıyı, hüznü, doldurdu. YüreÄŸim, onun yanında usulca büyüdü.. SoÄŸuk sabah saatlerinde birlikte okuduÄŸumuz "Padre Nostro" gibi, onu da anlayamadık ama, yaÅŸamını, bir taÅŸ gibi sahiplendiÄŸini bildik. Åžiir okurken de, yorumlarken de, içimdeki bütün camları kırdı.Neden siyah elbisesi, zayıf adaleli bacaklarını gösterecek kadar kısa, siyah çorapları yeterince kalın deÄŸildi, kimbilir?..DiÄŸerini, Suor Antonia'yı düşünmekse sulu yeÅŸil bir elmayı ısırmak gibi. Hızla girdiÄŸi sınıfa taşıdığı telaÅŸ, sarı saçları, ışıklı yeÅŸil gözleri, alaycı gülüşü, geniÅŸ, iri gövdesiyle hep farkettiÄŸimiz, ama yine de yeterince korkmadığımız biriydi.Suor Elvira'nın duygusallığına karşın, gümbür gümbür gelen bir boÅŸvermiÅŸlik, damarlarıma yeniden hücum eden kan.Düz, saÄŸlam bir kadın. "Salami", "cavoli" lerle sınıf disiplinini saÄŸlamaya çalışmayı, baÅŸarır mıydı? Aklımda, zor problemleri çözdükten sonra, ÅŸiÅŸman bir kedi gibi, gözlerini kısarak, sınıfı taraması var…Ya arkadaÅŸlarım, bu özlem yükünün neresindeler? Hangisini önce tanıdım? Hangisini önce sevdim? Kimi daha çok? Ben hepsini, her zaman sevdim. Gözlerimi, ellerimi, yüreÄŸimi sevdiÄŸim gibi, abartmadan, haykırmadan, ÅŸaşırmadan. "Yap-boz" oyununun, her bir parçası gibi, hem tek tek, hem de hepbirlikte.Yavaşça geliyorlar. Durup dinliyorum.Hızla açılan, eriyen bir yumak, mercandan, yeÅŸile, altına dönen bir gökkuÅŸağı, buran, kabaran, bir girdap... Bunları bir düzene koyabilir miyim? Yoksa artık "düzen", içimdeki bu karmaÅŸa mı?ArkadaÅŸlarım… ÇocukluÄŸumu esirgemeden bölüştüğüm, yaÅŸlandıklarını, ÅŸiÅŸmanladıklarını, çirkinleÅŸtiklerini kabullenemediÄŸim, Ä°talyan Kız Orta'dan, kaynak suları gibi sessiz akıp giden arkadaÅŸlarım...Yatılılar: Füsun, Suzi, Ä°nci, Zekiye, Tülay, Seher, Merzuka, Nur, Aygül, Sevgi, FatoÅŸ... ve içime kırık bir ayna gibi batan, Muazzez.Bal rengi gözleri, sol göz kapağındaki tiki, kalın örgüleri, ezik taÅŸra kibarlığıyla, artık göremeyeceÄŸim "yatılı"m... Aramızdan en erken ayrılan oyunbozan, hastalığının vurgununu, anılarına yiyen "yatak komÅŸum".Onu görmeye gittiÄŸimiz bir bahar günü, yüzündeki duru hüzne, kocasının çaresizliÄŸine dayanamadan, evini terkederken, bindokuzyüzellili yılların kader baÄŸlarından ilkinin koptuÄŸunu, anlamış mıydık?..* * *Bende asılı kalan o çocuktan, geriye ne kaldı ÅŸimdi? İçime yine dalgalar vuruyor, garip hüzünler, garip sevinçler, köşe bucaklara saklanmış küçük kızlar ve… iÅŸte bu yarım, eski, ALLEGRO MA… NON TROPPO hikaye... Serpil ÖZUZUN - 11 Åžubat 2000, Cuma Â
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!