GeriKelebek Allah, 1693 Ramazanı’nda yaşananları bir daha tattırmasın
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Allah, 1693 Ramazanı’nda yaşananları bir daha tattırmasın

Allah, 1693 Ramazanı’nda yaşananları bir daha tattırmasın
refid:3473009 ilişkili resim dosyası

1693 yılının ramazanı, İstanbul’a hiç de uğurlu gelmemişti. Ramazanın son cuma günü Fatih Camii’nde vaaz dinlemeye giden binlerce kişinin heyecana kapılıp ezilmesi ve çok sayıda kadınla çocuğun can vermesinin ardından bayramın üçüncü günü Cibali’de çıkan bir yangın da şehrin büyük bir bölümünü küle çevirmişti.

Osmanlı Tarihi boyunca İstanbul’un en önemli dini merkezi, Fatih Camii idi ve ulema bu camide bulunurdu. Ramazanlarda dönemin meşhur şeyhleri de Fatih’de vaaz verirlerdi ama 1693 Ramazanı’nda o devrin önde gelen hocalarından olan Demirkapılı Süleyman Efendi’yi dinlemek için halk camiye akın edince büyük bir facia yaşanmış ve birçok kadınla çocuk ezilmişti.

1693 yılının ramazanı, Mayıs ayına rastlamıştı. Osmanlı tahtında İkinci Ahmed vardı ve hükümdar vaktinin çoğunu Edirne’de geçiriyordu. O günlerde İkinci Viyana kuşatmasının sebep olduğu bozgun devam ediyor, Osmanlı orduları Avusturya, Venedik, Rusya ve Polonya’ya karşı dört cephede birden savaşıyordu.

Ramazan’ın getireceği manevi havanın dertlere çözüm olacağı beklenirken tam tersi oldu ve feláketler birbirini izledi. Meselá ramazan ayının on birinci günü Edirne’deki Selimiye Camii’ne akşam namazı sırasonda yıldırım düştü ve namaza gelen beş kişi can verdi.

Ama asıl feláket, İstanbul’da yaşandı. Feláketin ayrıntılarını, ‘vak’anüvis’, yani devletin resmi tarihçisi olan Mehmed Raşid Efendi’nin eserinde buluyoruz.

1693 ramazanının son cumasında, meşhur şeyhlerden Fatih Camii Vaizi Demirkapılı Şeyh Süleyman Efendi ramazan boyunca devam eden Kur’an tefsirinin sonuncusunu yapacaktı. Halk, bir hafta öncesinden Şeyh Süleyman Efendi’nin vaazına gitme hazırlığındaydı. Cuma günü kadın-erkek binlerce kişi camiye akın etti. Cami hınca hınç dolmuş, mahşer yerine dönmüştü.

Sadrazam vekili Bosnalı Hüseyin Paşa, kalabalığı haber alınca, muhtemel bir kargaşayı önlemek için askerlerle beraber camiye gitti. Paşa’yı gören halk, ‘Önemli bir mesele olmasa, sadrazam vekili askerlerle buraya gelmezdi’ diyerek büyük bir heyecana kapıldı ve çıkış kapılarına hücum etti ama kalabalık yüzünden merdivenler yıkıldı, kadınlar ve çocuklar izdihamda ezildiler.

İkinci Ahmed, camide yaşanan üzücü hadiseden dolayı Hüseyin Paşa’yı suçladı, hiddete kapıldı ve ‘Vaaz dinlemeye gidenlerin üzerine neden askerle gidersin bre adam?’ diyerek görevinden azletti ve Erzurum, Kars ve Trabzon’a vali olarak gönderdi. Paşa, Trabzon’a gitmek üzere gemiye bindiği sırada ‘Hakkında idam fermanı var’ diye bir söylenti çıktı, söylentileri duyan Hüseyin Paşa da bunun üzerine görev yerine gitmekten vazgeçti, kaçıp bir yere saklandı.

Hadisenin üzerinden birkaç gün geçmişti ve bayramın üçüncü günü İstanbul bir başka feláket daha yaşadı: Cibali semtinde çıkan büyük yangın üç kol hálinde şehre yayıldı, bin civarında ev ve dükkán kül oldu. 1693 yılının ramazanı, İstanbul’a hiç de uğurlu gelmemişti.

Nice ramazanlara...

Sakal-ı şerifin bakanın ayağına götürülmesini yahut bir sosyoloğun verdiği ‘Oruç, cinsel ilişkiyle de açılabilir’ fetvasını tartıştığımız bir ramazan ayını daha bugün uğurluyoruz. Yarın, bayram. Bu sayfada 30 gün boyunca değişik konulara değindik, oruçlu saatlerinizi bu ilginçlikleri okuyarak geçirmenize çalıştık.

Gelen okuyucu maillerinden bazılarında, sayfada ‘dini konuların, özellikle de oruçla ilgili bahislerin niçin yer almadığını’ soruluyordu. Oruç tutanlara ‘orucu nelerin bozduğu’ veya ‘sahurun zamanı’ gibisinden zaten bildikleri konuları yahut heryerden temin edebilecekleri resimli evliya öykülerini sunmak, bence gereksizdi. Ramazan sayfalarının, eskiden yapıldığı gibi kültür sayfası olması gerektiğine inanıyordum ve Mehmet Nuri Yılmaz Hocamız da, derin dini bahislere de zaten değiniyordu.

Bir sonraki ramazanda yine hoş vakit geçirtici ve birbirinden ilginç konularda buluşmak üzere mutlu bayramlar ve eski iláhilerden birinde dendiği gibi; ‘Kullarında yok sana láyık metá / Elvedá şehr-i ramazan elvedá’...

Sorular ve cevaplar (Mehmet Nuri YILMAZ)

4 rekátlı bir namazın son oturuşunu yaptıktan sonra unutup ayağa kalktım. Sonra oturdum, selam verdim. Doğru yaptım mı?

Mikail DEMİR/SİİRT

4 rekátlı bir namazın son oturuşunu yaptıktan sonra unutup ayağa kalkan, beşinci rekátın secdesine varmadan yanıldığını hatırlayarak oturursa namazı tamamdır. Ancak, selamı geciktirdiği için yanılma secdesi (sehiv secdesi) yapmalıdır. Eğer beşinci rekátın secdesini yaptıktan sonra yanıldığını anlarsa artık geri dönemez, bir rekát daha ilave ederek 6 rekát kılar, namazın sonunda da sehiv secdesi yapar. Bu durumda 6 rekátın dördü farz olarak kılınmış, buna ilave olarak kılınan iki rekát da nafile olmuş olur.

Felek ne demektir? Zaman zaman ‘Feleğin gözü kör olsun’ diye sitemlerde de bulunuyoruz. Bu doğru mudur?

Umut EMRE/ANKARA

Felek, Yasin Suresi ayet 33’te geçmektedir: ‘Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Bunların her biri bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler.’ Yine Kuran’da, ‘Ne güneşin aya erişmesi kendisine yakışır, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler’ denilmektedir. Bu ayetten ‘felek’ kelimesinin yörünge anlamına geldiğini görüyoruz. Felek kelimesinin bir de mecazi anlamı vardır. Sizin de ifade ettiğiniz gibi insanın kaderine isyan edip, ‘Gözü kör olsun, kambur felek’ demesi, insanın kaderine, talihine küsmesi anlamında söylenmektedir. Türk edebiyatında da bu anlamda kullanılmıştır. Masum bir ifade olmakla beraber, bu şekilde kullanılmaması daha uygun olur.

Tanrı, herşeyi ihtiyaca göre verir
/images/100/0x0/55ea7e8af018fbb8f883a397

Yeraltında hayvancıklar vardır; yeraltında yaşarlar, karanlıktadır onlar. Yaşadıkları yerde göze, kulağa muhtaç değillerdir. O yüzden de gözleri, kulakları yoktur.

Allah göze, kulağa ihtiyácı olmayana ne diye göz, kulak versin? Yoksa Tanrı’da göz, kulak az değil, yahut nekeslik yok. Fakat birşeyi ihtiyáca göre verir. İhtiyácı olmayana birşey verecek olursa o şey, ona yük olur. Tanrının hikmeti, lutfu, keremi yükü almaktır; iş böyleyken nasıl olur da birisine yük yükler?

Meselá keser, testere, törpü gibi dülger araçlarını bir terziye versen, ‘Bunları al’ desen, ona yük olur bunlar; terzi bu araçlarla iş göremez ki. Şu halde Tanrı, birşeyi ihtiyáca göre verir (Hazreti Mevláná’nın ‘Fihi Má Fih’inden).

Kırma tavuk kebabı

Birkaç tavuk temizlenir ve yirmi dört saat bekletilir. Sonra, her biri ortasından yarılır, bütün kemikleri çıkartılır, keskin bir bıçak ile iri kıyma doğrar gibi doğranır ama parçalar birbirinden ayrılmaz. Káfi miktarda tuz, tarçın, biber ve bir fincan soğan suyu iláve edilip bir saat bekletilir. Derken bir şişe geçirilir, gayet hafif ateşte çevrilir, tavuk teleğiyle devamlı olarak yağ sürülür ve iyice pişirilir.
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle