GeriKelebek Acının senfonisi
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Acının senfonisi

Acının senfonisi
refid:18936305-spot ilişkili resim dosyası

Beklemek. Yalnız beklemek. Telefonun çalmasını beklemek. Kapının çalınmasını beklemek. O her an kurtulabilir, her an geri gelebilir diye umutlanıp beklemek. Çalınmayan kapının, çalmayan telefonun esaretinde beklemek. Binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insanın beklediği gibi umudu hiç kaybetmeden beklemek; inatla, inançla...

1945 yılının Nisan ayı. Savaş bitmiş, insanlar özgürlüklerine kavuşmaya başlamışlar ama ya Robert L.? Kurtuldu mu, yaşıyor mu Robert L.? Kocasını bekleyen kadın diğer insanların aksine savaş boyunca Paris’i terk etmemiş ve şehirde kalıp Fransız Komünist Partisi’nin gazetelerini dağıtmış... Fransa’nın gelmiş geçmiş en iyi yazarlarından biri olan Marguerite Duras, acı dolu günlerini küçük bir deftere yazmış ve yıllar sonra 1985’te bir çalışma masasının çekmecesinde bulmuş. Yazarın  ‘La Douleur’ adını verdiği eseri dört yıldır tiyatro sahnelerinde sanatseverlerle buluşuyor...
Paris’te 23 Nisan 1822 tarihinde açılan tiyatronun adı ‘Theatre de l’Atelier’. 1907 yılında Sarah Bernhardt’ın ‘Kamelyalı Kadın’ı oynadığı tarihî sahnede bugün, Fransa’nın en büyük oyuncularından Dominique Blanc var.
Dört yıl önce sanat dünyasının en iyi yönetmenlerinden Patrice Chereau, koreograf Thierry Thieu Niang’la birlikte ‘La Douleur’ (Acı)’yı sahneye koymaya karar veriyor. Chereau bu metni 30 yıldır birlikte çalıştığı Dominique Blanc’la birlikte okumaya karar veriyor. İlerleyen zamanlarda ise Dominique Blanc, yalnızlığın hikâyesi olarak düşündüğü bu metni tek başına okumaya karar veriyor. Sahnede 7 sandalye, 1 çanta ve 1 masa var.

ADETÂ BİR KADAVRA

Sarsıcı, alt üst eden ‘La Douleur’de kocasını bekleyen kadın, Avrupa’nın ortasında yaşanan bu trajediyi anlamakta güçlük çektiğini söylüyor. Pasifik Okyanusu’nda ya da uzak bir yerde değil, ama müziğin merkezi olarak kabul edilen bir yerde, Avrupa’da bunların yaşandığını söyleyen kadının hayatında  kendisini teselli edebilecek hiçbir şey yok. General De Gaulle’ün yaşananları ağzına bile almayışına içerleyen kadın, Mitterand’ın açtığı telefon sayesinde Dachau toplama kampındaki kocasının yaşadığını ve Paris’e doğru yola çıktığını öğreniyor. Ve panikliyor... Kocam beni tanıyacak mı, ben onu tanıyabilecek miyim, peki ya sağlığı ne durumda diye düşünmeye başlayan kadın kapı çalındığı zaman ne yapacağını şaşırıyor, evinde köşe bucak kaçmayı düşünüyor ama sonunda kapıyı açıyor.
Robert L. tanınacak halde değil. Kadın karşısında kocasını görmeye ümitlenmişken bir kadavrayla karşılaşıyor. Kocanızın eski halinden eser kalmamışken karşınızdaki bu adama nasıl yaklaşırsınız, nasıl konuşursunuz onunla? Robert L. yatağa uzanmak istediği zaman 8 yastık kullanılmalı ve bu adam bir şekilde hayata kazandırılmalı. Zor, uzun, çileli günler birbirini izliyor ve asıl adı Robert Antelme olan adam hayata dönüyor. Robert L. bütün bu başına gelenlerden kimseyi, hiçbir ırkı suçlamıyor. Onun suçladığı sadece insanlar ve gelip geçici hükümetler...
Tam iki yıl önce aynı sahnede, aynı oyunda  izlediğim oyuncu, 2010 yılında bu rolüyle 2. Moliere ödülünü kazanmıştı. 4 adet de Cesar ödülüne sahip olan Dominique Blanc, eleştirmenlerin ‘tiyatro tarihine geçen bir olay’ olarak adlandırdıkları ‘La Douleur’ü Paris, Stockholm, Madrid, Lizbon, Belgrad, Brüksel ve Sao Paolo şehirlerinden sonra uzaklara, Japonya ve Vietnam’a taşıdı. Bugün yeniden Paris’e geri dönen  ‘La Douleur’ü iki yıl sonra aynı koltuktan, aynı sahnede izledim ve zamanla bazı şeylerin değiştiğine tanık oldum.
Sahnedeki oyuncunun giysilerinden, oyunun dekoruna ve kullanılan metne kadar birçok konuda iki yıl önceki prodüksiyona sadık kalınmış. Blanc, sahnede yine tek başına bir halkı temsil ediyor. Efektlere, cambazlıklara ihtiyaç yok. Ses, tonlama, atılan adımlar ve sessizliklerin hepsi oyunun hizmetinde ve sahnedeki kusursuzluk rahatsız etmiyor. 22 Ekim’e kadar ‘La Douleur’le Paris’te sahneye çıkacak olan Dominique Blanc’ın bugün Marguerite Duras’nın kelimelerini kullanırken daha büyük bir otoriteye sahip olduğunu fark ediyoruz. Marguerite Duras’nın sözcüklerini Dominique Blanc bir senfoniye çeviriyor.

BİR DAHA ASLA

İki yıl önce Theatre de l’Atelier’yi dolduran 563 sanatsever soluklarını tutarak izlemişlerdi ‘La Douleur’ü. Salonda çıt çıkmamıştı ve oyun bittiği an hayatımda duyduğum en kuvvetli alkış kopmuştu. ‘Tiyatronun duvarlarını çatlatacak kadar kuvvetli alkışa rağmen yaşanan trajediye saygıdan dolayı kimse ayakta alkışlamıyor’ diye yazmıştım, ‘Acı’nın Bıraktığı İzler’ başlıklı yazımda. İki yıl sonra Paris’te aynı tiyatroda ‘La Douleur’ü bambaşka insanlarla seyrettim...  Oyunun başında seyircilerin telefonları çalmaya başladı. Birinci telefon, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci... Dominique Blanc ise istifini bile bozmadan oynadı ve asaleti ve profesyonelliğiyle bize sadece ne kadar büyük bir oyuncu değil, ne kadar büyük bir insan olduğunu da gösterdi... Oyunun sonunda bir sürpriz daha bekliyordu bizleri. Bu sefer son yıllarda Paris tiyatrolarında sadece ikinci kez tanık olduğum bir olayla karşılaştım ve 563 coşkulu seyirci Dominique Blanc’ı da şaşırtarak ayağa kalktılar. Alkışlar dakikalarca sürdü... ‘Bir daha asla’ demenin en zarif şekli bu olsa gerek...

 

PİERS FACCİNİ

Aynı zamanda ressam ve fotoğraf sanatçısı olan müzisyen Piers Faccini, 1972 yılında İngiltere’de doğmuş. Annesi Fransız, babası ise İtalyan olan Piers, Folk türünde yaptığı albümlerle özellikle Fransa’da tanınıyor. Dördüncü albümü ‘My Wilderness’ı Eylül ayının sonunda müzikseverlere sunan Piers Faccini’nin albümündeki ‘The Beggar & The Thief’, sanatçının bugüne kadar yaptığı en güzel şarkı. Anlamlı sözleriyle de dikkat çeken ‘The Beggar & The Thief’da, trompeti son günlerde ‘Diagnostic’ albümüyle konuşulan İbrahim Maalouf çalıyor. ‘The Beggar & The Thief’ı ‘Bahane’ albümünde ‘Geçiyor Bizden De’ şarkısını dinlediğimiz Sezen Aksu’nun da seveceğini düşünüyorum...

MÜSLÜMAN - MUSEVİ  KARDEŞLİĞİ

Avrupa’nın en zor günleri... II. Dünya Savaşı zamanı. Paris’te halkı korku sarıyor. Evler basılıyor, insanlar evlerinden alıp götürülüyorlar. Paris sokaklarında yürümekte olan genç adamlardan pantolonlarını indirmeleri isteniyor ve görüntüye göre bazıları toplama kamplarına götürülmek üzere kamyonlara bindiriliyor...
Cesar ödüllü Tahar Rahim ve Michael Lonsdale’in başrollerini paylaştıkları ‘Les Hommes  Libres’ (Özgür Adamlar) İsmael Ferroukhi’nin ikinci filmi. 1942 yılında Paris Naziler tarafından işgal edilirken 100.000 Cezayirli işçinin Fransa’da çalıştıkları da, Büyük Paris Camii’nin Musevileri toplama kampları ve olası ölümlerden kurtardığı da bu film sayesinde yeniden Fransa’nın gündemine geldi.
‘Les Hommes Libres’de İsmael Ferroukhi, bugün birbirlerine düşman olarak gösterilmek istenen Müslümanlar’la Museviler’in aslında kardeş oldukları ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunu anlatıyor. Mahmoud Shalaby’nin Salim Halali’yi canlandırdığı ve ünlü şarkıcının müziğini yeni kuşaklara tanıtan ‘Les Hommes Libres’; barış, kardeşlik ve insanlık adına yapılmış güzel bir film.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle