GeriKelebek 10 bin kilometrelik sinagog yolculuğunun günlükleri
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

10 bin kilometrelik sinagog yolculuğunun günlükleri

10 bin kilometrelik sinagog yolculuğunun günlükleri
refid:10093725 ilişkili resim dosyası

Topkapı Sarayı Has Ahırlar’da, Türkiye’nin Tarihi Sinagogları başlıklı bir sergi açıldı. Türk Musevi Cemaati tarafından ve Dışişleri Bakanlığı himayesinde gerçekleştirilen sergi, Joel A. Zack adlı Amerikalı bir mimarın, 1996’da başlayan çabasının sonucu.

Sergiyle aynı adı taşıyan bir de kitap yayınlandı. Türkiye’de ibadete açık olan, harabe halinde bulunan veya varlığı hiç bilinmeyen 50 sinagoga yapılan bir yolculuk her ikisi de. Joel A. Zack, 10 bin kilometre süren bu yolculuk sırasında günlükler tutmuş. Bu günlüklerin bir kısmını sergiye ve kitaba aktarmış. Türkiye’deki Yahudi dini mirasını araştırmak için 1996’nın sonlarına doğru küçük bir ekip kuruldu. Mimar Joel A. Zack, New York’lu parlak bir fotoğrafçı olan Devon Jarvis, o dönemde İstanbul’da mimarlık öğrencisi olan Ceren Kahraman ve yolculuk için düzenlemeler yapan şoför Muharrem Zeybek’ten oluşuyordu ekip. İki ayda varlığı bilinen ya da bilinmeyen 50 sinagog ve bunlardan arta kalanlar belgelendi. 10 bin kilometrelik yol yapıldı, 3 bin fotoğraf çekildi. Ceren Kahraman, kaybolmaya yüz tutmuş, röleveleri bulunmayan eserleri gösteren 150 mimari çizim yaptı. Joel A. Zack de sayfalar dolusu günlük tuttu.

Bu fotoğraf ve çizimleri barındıran sergi, ilk kez New York’ta açıldı, New York Times gazetesinde geniş yer buldu. Ardından Washington, Houston ve Seattle’a gitti. Şimdi de İstanbul’da.

Sergideki en eski sinagog, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan bin yıl öncesine ait Sardis Sinagogu. İzmir yakınlarındaki Sardis harabelerinin tam orta yerinde. Buradan anlıyoruz ki Araplar, Latinler, Moğollar ve Türkler gelmeden önce bu topraklarda Yahudiler yaşıyordu.

Sergide fotoğraflarını göreceğiniz sinagoglar hakkında kitapta ayrıntılı bilgi var. Mimari özellikleri, kimler tarafından ne zaman yapıldıkları, geçmişteki görkemli günleri ve bugünkü halleri hakkında bilgiler bunlar. Türkiye’nin en büyük sinagogu olan Edirne Sinagogu’nun göz göre göre nasıl yıkıldığını göreceksiniz. Parmakkapı Abudaram Sinagogu’nun göz kamaştırıcı kubbesinin altında çalışan torna atölyesine anlam veremeyeceksiniz. 20 metreye ulaşan ana yapısının ortasına nasıl üç kat atılmış diye merak edeceksiniz. Kapıları bugüne kadar dışa açık olmayan ve varlığı hiç bilinmeyen Bergama, Gaziantep sinagoglarını izleyeceksiniz. Turgutlu’dakinin bir terzi dükkanına, Samsun’dakinin eve, Kilis’tekinin ahıra dönüştürüldüğüne tanıklık edeceksiniz.

Sergi 31 Ekim’e kadar açık kalacak. Kitabı ise büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz.

GÜNLÜKTEN NOTLAR

Cuma duası için her perşembe 22 saat yolculuk yapan adam

2 Kasım 1996, Antakya

Antakya’ya, geriye sadece üç Yahudi ailesinin kaldığı İskenderun yakınlarında yaşayan, son derece nazik ve yardımsever, dükkán sahibi Selim ile birlikte, bir perşembe öğleden sonra vardık. Cuma sabahı erkenden, iki yanı bahçeyle çevrili sinagogun fotoğraflarını çekmeye ve çizimlerini yapmaya başladık.

Cuma akşamı sinagoga döndüğümde, içeride sekiz dokuz yaşlı adamla karşılaşacağımı umuyordum. Oysa birkaç yaşlının yanı sıra, bazıları 40’lı ve 50’li, birkaçı da 30’lu yaşlarında genç insanlardan oluşan kalabalığı görünce şaşırdım doğrusu. Ayrıca büyük bir şevk ve neşe içinde, yüksek sesle dua okuyan altı çocuk da vardı.

Dua, 30’larında bir erkek tarafından yönetiliyordu. Dua bittikten sonra Şabat Şalom dileklerimi sunmak için yanına gittim. Neyse ki İngilizce konuşuyordu. Bana kim olduğumu sordu, ben de ona burada ne yaptığımı açıkladım. İstanbul’da yaşadığını söyledi, 1000 km uzakta. Her perşembe öğleden sonra, Şabat Duası’nı yönetmek ve çocuklara ders vermek için Antakya’ya 22 saatlik bir otobüs yolculuğu yapıyor, pazarları da İstanbul’a geri dönüyordu.

Amerika’ya döndüğümüzde, insanların burada yapmış olduğumuz işe hayret edeceklerini biliyorum. Oysa gerçek hikáye, bu küçük Yahudi cemaatini Şabat günlerinde yalnız bırakmamak ve gelecek nesle bir şeyler öğretebilmek adına her hafta böyle bir yolculuk yapan bu adamın hikáyesiydi.

Amerikalılara Türklerin iyi insanlar olduğunu söyle

3 Kasım 1996, Gaziantep

Joseph (Adana’da), bize burada yaşayan bir arkadaşının adını vermişti; onurlu bir Türk kadını olan, çok iyi İngilizce konuşan ve yemek makaleleri yazan bir gazeteci. Pencereleri sinagoga bakan bir evde, bir Yahudi Mahallesi’nde büyümüş olduğunu öğrendik. Bizi Gaziantep’in eski bölgelerinden birine götürdü. Anahtarı bulmak için gösterdiğimiz yoğun çabanın ardından, nihayet, bir din adamının oğlu olduğunu öğrendiğimiz genç bir delikanlı içeri girmemize izin verdi. Bu arada dışarıdaki avluda büyük bir kalabalık toplanmıştı... Bu metruk binaya gelen bir sürü insan ve ekipmanla dolu beyaz minibüs, insanların aklında soru işaretlerine yol açmıştı.

Bu sinagogun beni en çok etkileyen yanı büyüklüğüydü. Avlusu, iki sokağı içine alıyordu. Büyük bir bölümü harabeye dönmüş olsa da, günümüze kalanlar bize bu sinagogun bir zamanlar neye benzediği hakkında yeterli bilgi veriyordu.

Aklımda en çok yer eden, sinagoga girmemize izin veren genç delikanlıydı. Sinagogdan ve hálá ayakta durmasından gurur duyuyordu. Bana yerinden düşmüş ve tekrar yapıştırılmış olan, taştan İbranice bir levha gösterdi (ona plakayı ters yapıştırdıklarını söylemeye cesaret edemedim). Ayrılırken Amerika’daki herkese, Türklerin misafirperver, iyi insanlar olduklarını ve yabancılara samimiyet gösterdiklerini söylememi istedi.

Hamursuz var mı diye soran kadın

6 Kasım 1996, Kahramanmaraş

Küçük kasabalarda artık Yahudi toplumu kalmadığından, sokakta yörenin yaşlı yerlilerine yaklaşarak Yahudilerin yaşadıkları semti hatırlayıp hatırlamadıklarını soruyorduk.

Bu sabah çalışmaya, Yahudilerin 1960’tan beri yaşamadıkları, Türkiye’nin güneydoğusunda küçük bir şehir olan Kahramanmaraş’ta başladık. Bize rehberlik etmek için dükkánını bırakan arkadaş canlısı bir berbere sorarak Yahudi kasabasını bulduk. Kasabaya vardığımızda bizi, göz alıcı güzellikte evlerin ve dar, rüzgárlı sokakların bulunduğu Yahudi Mahallesi’nin yerlisi yaşlı bir kadına götürdü. Bir zamanlar sinagogun bulunduğu sokağın karşısında, genç kızken yaşadığı evde oturuyordu hálá. Ne yazık ki, sinagogdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Yerine başka bir bina inşa edilmişti.

Bu kadın çocukluğunu, Yahudi kız arkadaşlarıyla birlikte sinagog avlusunda oynayarak geçirmişti. Binanın yıkılmasının ardından uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, sinagog hakkında ikna edici bilgileri büyük bir tutarlılık ve inanılırlıkla hatırlamakta zorluk çekmedi.

Ağzı kulaklarında gülümseyerek Yahudilerin senede bir kez yedikleri "gevrek, yassı galetaları" hatırladığını söyledi. Matza’dan mı (hamursuz) bahsettiğini sorduğumda, adeta kendinden geçti. Heyecan içinde, yanımda olup olmadığını sordu.

Maalesef, Kasım ayındaydık.

Çanakkale’nin son dört Yahudisi

23 Kasım 1996, Çanakkale

Bugünkü rehberimiz, Yahudi Yaşar diye bilinen, şehrin en popüler insanlarından biri olan, 50’li yaşlarında biriydi. Yürüdüğümüz her sokakta insanlar dükkánlarından çıkarak ona el sallıyordu. Spor malzemeleri satan bir dükkánı vardı ve Çanakkale’de yaşayan dört Yahudi’den biriydi.

Küçük mağazasında demli Türk çayını yudumlarken, bize Çanakkale’deki Yahudi toplumunun tarihinden bahsetti. Annesi bu şehirde doğmuş ve tüm hayatını burada geçirmiş olmasına rağmen yerel mezarlıkta defnedilememişti. Burada dua için bir minyan (10 yetişkin Yahudi erkek) bulunmadığından, İstanbul’a götürmek zorunda kalmışlardı.

Nihayet pastel renkli evlerin bulunduğu Yahudi Mahallesi’ne vardık. Yaşar bize çocukluğunun geçtiği evi gösterdi. 1886’da inşa edilmiş ve köşesinde bir kapının bulunduğu, duvarlarla çevrili sinagoga vardık. Bekçi olarak hizmet veren yaşlı adam sayesinde, sinagog ile avlusu mükemmelen muhafaza edilmişti. Bu sinagog yılda bir kez, burada bir araya gelerek Şabat’ı kutlayan İstanbullu yaşlı bir grubun çabalarıyla kurtarılmıştı.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle