Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kayıt dışı ile mücadele

<B>BUGÜNE </B>kadar <B>kayıt dışı ile mücadele</B> gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin önceliklerinden biri olarak görülmüştür. Ama, <B>hiçbir hükümet bu konuda cesur adımlar atamamıştır</B>. Çünkü, ekonomi batar diye kayıt dışı ile mücadeleden bilerek kaçınılmıştır.

Kayıt dışı ile mücadele genellikle vergi gelirlerinin yetmediği dönemlerde dile getirilir. Sonra, zaten kayıt içinde olanlarla sorun çözülmüş gibi görününce, konu unutulur. Kabul etmek gerekir ki, kayıt dışı ile mücadelenin en önemli hedeflerinden biri küçük ve orta ölçekli işletmeler olacaktır. Onların üzerine gitmek yerine, yeni teşvikler düşünülür.

Vergi gelirleri kaybının yanında, kayıt dışılık, rekabeti bozan en önemli unsurlardan biridir. Aynı sektörde çalışan bir işletme kayıt içinde kurallar içinde çalışırken, bir diğeri kayıt dışında kalarak vergiden tasarruf edebilmekte ve maliyetlerini düşük tutabilmektedir. Vergiden kaçınmak rekabetçi olmakla eşit anlama gelmiştir.

GELİR TANIMI

Gelir vergisi toplamanın birinci ayağı gelir kavramının vergi hukukunda iktisadi açıdan doğru tanımlanmasıdır
. Geliri vergiye matrah olan gelir kalemlerinin toplamı olarak tanımlamak yeterli değildir. Bu şekilde tanımlanan gelirin karşılıklı kontrol edilebilme olanağı yoktur. Gelirin beyanı ile sınırlı kalınır.

Gelir, iki dönem arasındaki servet artışı ile aynı dönemdeki tüketimin toplamıdır. Yani, geliri bulabilmek için serveti de tüketimi de bilmek gerekmektedir. Türkiye’nin takıldığı yer de burasıdır. Yani, daha işin başında kayıt dışı ile etkili mücadelenin en önemli ayağını kaybediyoruz.

Kayıt dışı ile mücadelenin ikinci ayağı parayı harcayanın, parayı kabul edenin kontrol edilmesinde kullanılmasıdır. Yani, Maliye Bakanlığı bir şekilde vergi mükelleflerinin harcamaları konusunda bilgilendirilmelidir. Harcama bilinmeden gelir bilinemez. O halde, harcamalar vergi matrahının bir şekilde önemli bir parçası olmalıdır.

Sorun elbette bununla çözülmemektedir. Mali sistem, özellikle bankacılık sektörü vergi denetimlerinin önemli bir parçası haline gelmelidir. Bugüne kadar ‘sır’ kalkanı arkasında ticari faaliyetleri devletten saklamak sanki meşru bir hale getirildi.

Kayıt dışı ekonomik faaliyetler gizli yapılmıyor. Alışveriş herkesin gözü önünde gerçekleşiyor. Fatura kesilmiyor. Malın bedeli nakit tahsil ediliyor. Çek karşılığında alışveriş yapılıyorsa, çekler ya hamiline yazılıyor ya da bir şahsın adına kesiliyor. Bu çekler daha sonra şirketin aldığı kredilerde bankalar tarafından teminat olarak kabul edilebiliyor. Yani, kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin ödemeyi ilgilendiren yönü aşikar yapılıyor. Ama, devlet bu bilgiye ulaşmak istemiyor ya da ulaşamıyor.

Belli bir miktarın üzerindeki ödeme yükümlülüğünün banka havalesi yoluyla yapılmasını zorunlu kılmak bir çözüm değildir. Çeklerin hamiline kesilmesinin yasaklanması sorunu çözmüyor. Hamiline çek yazılmasını yasaklamakla kayıt dışı ile mücadele edildiği sanılıyorsa, yanılgıya düşülüyor.

NAKİT GEREKSİZLİĞİ

Bu konudaki doğru yaklaşım, karşılığında fatura olsun ya da olmasın, bir kişi ya da kurum adına kesilen çekler ya da yapılan ödemeler, aksi kanıtlanamadıkça, o kişinin ya da kurumun gelirlerinin bir parçası olarak kabul edilmesidir
.

Konuya böyle yaklaşıldığında, piyasa elbette allak bullak olacaktır. Ama, kayıt dışı ile mücadelenin nazik bir yöntemi de yoktur. Bugünkü ortamda, kayıt dışı yollarla elde edilen meblağların nakit olarak tutulmasının dahi gereği yoktur. Çünkü, bankacılık sistemi kayıt dışılığı gizleyen en büyük mekanizmadır. Mevduat sahibinin kimlik bilgilerinin alınmasıyla sorun çözülmüyor. Bilginin kullanılması önemlidir.

Bugüne kadar gösterilen tavırla, nezaket içinde, kayıt dışına göz yummaktan başka seçeneğimiz yoktur.
X