"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Kayıt altında hayat

Küçükken inanılmaz sıkı günlük tutardım. Hem de ıvır zıvır aklıma düşen her cümleyi yazarak.

Erik mi yedim, “Erik yedim...” yazar, varsa imkanım fotoğrafını çeker, yoksa imkanım resmini çizer olayı kendimce görsel de kılardım.
Sayfalarca yazardım, sayfalarca!
O günlükler hala Ankara’da, annemin himayesinde.
Bütün sırlarım, hayallerim, rüyalarım, notlarım, arkadaşlarımla paylaştıklarım, rezili rüsvalıklarım, yalan ve dolanlarım, aptallıklarım, pişmanlıklarım hepsi saklı o günlüklerde.
Mektup yazmayı da çok severdim.
Eşim, o zamanki çıktığım çocuk yani, Amerika’ya gitmişti de aman Tanrım, defterler dolusu mektup yazmıştım. Postacı pes demişti, ben dememiştim. İçtiğim suyu yazardım ona. Komikti, trajikti. Tutkuydu. Zevkti. Hala öyle. Kızarım yazarım, severim yazarım içimden ne geçerse yazarım.
Bazen konuşmak zor gelir nedense.

Twitter ve Facebook

Şimdi insanlar sanal sosyalliği sevenler/sevmeyenler olarak ikiye ayrılıyor.

Kimisi, bir insan neden twitter veya facebook kullanır, gerçekten anlamıyor. Neden durduk yerde: “Karnım acıktı...” diye twitler veya “Ay bak ne hoş bir elbise!” deyip resmini yükler ve paylaşır tanıdık tanımadık takipçileriyle diye şaşıp kalıyor.
Yazılarımı paylaşıyorum ben facebook ve twitterda.
İnsanların tepkileri, yorumları başka yazılar doğuruyor kafamda. Bakıyorum kadınlar daha cesur yorum yaparken erkekler daha çekingen. Birisinin yazıma eleştiri yapmasına başkasının kızmasını garipsiyorum bazen. Tahammül sınırlarımıza dair fikir ediniyorum.
Benim hoşuma gidiyor eleştirilmek.
Yazılarım dışında bir sürü başka şeyi de paylaşıyorum hem. Sinir olduğum diziden, bayıldığım diziye; canımın çektiği buzlu bademden, havanın nemine; aklıma o an ne gelirse, yazıp tıklayıp yolluyorum evrende sessiz gibi duran ama kalabalık bir yerlere. O an, o sessizlik deliniyor, bir sürü insandan cevap gelmeye başlıyor. Sanki kocaman bir kır kahvesinde millet oturmuş tavla atıp çekirdek çitliyor. Öyle bir his uyandırıyor o ortam bende.
Tatil havası gibi. Mola gibi.
Ama, bazen ben de kendimi yadırgıyorum. “Ayol ne bu yazdığın yani şimdi Yonca?” diye kendime sorduğum çok oluyor. Acaba ego tatmini mi, ortalarda olma hissi mi, kendimce kendimi önemli filan mı hissediyorum bir köşem var diye de acaba onun için mi böyle şeyler yapıyorum diye düşünüyorum. Şımarmış olabilir miyim diye endişe edip hemen kendime iki çimdik atıyorum. Bir süre susuyorum. Bir sürü insanın anlık cümlelerine denk geliyorum. Hiç beklemediğim anda, hiç tanımadığım bir insanın facebooktaki durumuna yazdığı iki kelimeden kendi adıma ders çıkarıp hisleniyorum. Hikayesini yazıyorum. Dalıp dalıp gidiyorum bir yerlere.
Ben her iki ortamı da, zamanında tuttuğum günlüklerime benzetiyorum. Hayatımın kaydını tutuyorum.
An be an.
Kelime kelime.
Cümle cümle.
Oraya o anda yazdığım şeyler, eklediğim fotoğraflar, koşarken geçtiğim yollar, düşündüklerim, gördüklerim, pilates yaparken hissettiklerim, o günkü hava durumu, ev durumu, ruh durumu... hepsi benim hayatımın anlarının küçük sarı not kağıtlarına yazılıp da duvarlara yapıştırılmış hali gibi geliyor bana. İçimin sıkıldığını ben unutuyorum ama o sarı kağıt unutmuyor asla. Çok güldüğüm bir olayı yarım saat sonra hatırlamayabilirim.
Ama yaz bas gönder, dön bak hatırla.
Kayıt altında anında.

Kalem tarih oldu

Eskiden kalem severdim. Kalem tutardı ellerim çünkü.
Şimdi klavye olmazsa yazamıyorum. Hatta kendi el yazımı kendim okuyamıyorum. Bilgisayar el yazımı köreltti. Artık bana ait el yazım yok ama seçilmişlerden seçtiğim harflerim var.
Öyle veye böyle...
Yaşadığımın notlarını tutmak, anında görüntüsüyle orada olmak, dünyanın dört bir yanından anında yorum almak, kocaman bir dünyayla karşılıklı oturmak, yazmak ve kaydederek yaşamak, yaşadığının kaydını tutmak bence keyifli.
Yazdım, bastım tuşa yolladım, gasteye gitti, bakın karşınızdayım şimdi.
Yonca
“anında görüntü”

X