Eğitim Haberleri

    Kayıp kuşak riski

    Doç. Dr. Murat ERDOĞAN - Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi Müdürü
    11.09.2017 - 09:12 | Son Güncelleme:

    29 Nisan 2011, Suriye’den 252 kişilik ilk kafilenin Hatay’ın Yayladağı ilçesinden Türkiye’ye giriş yaptığı tarih. Yani altı sene geride kaldı. Bu süreç, daha 2014’te Türkiye’yi, dünyada en fazla mülteci barındıran ülke haline getirdi. Oysa Nisan 2011’de Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 40 bin civarındaydı.

    Aslında 2012 ortalarına kadar Suriyelilerin sayısı da 50 binin altındaydı. Ama sonrasında dünya tarihinde ender görülen, katlanarak büyüyen bir mülteci akınıyla karşı karşıya kalındı. Türkiye’deki Suriyelilerin sayısı 2013’te 225 bin, 2014’te 1.5 milyon, 2015’te 2.5 milyon, 2016’da 2.8 milyona ulaştı. 20 Nisan 2017 itibariyle Türkiye’de bulunan ve kendilerine “Geçici Koruma Statüsü” verilen Suriyelilerin sayısı 2 milyon 984 bin 633’e ulaştı. Buna ilaveten, ön kayıtları yapılan ancak geçici koruma statüsüne alınmak için güvenlik soruşturmaları için bekleyen 300 bin civarında Suriyeli bulunuyor. Yani Türkiye’de Nisan 2017 itibariyle bulunan Suriyeli sayısı 3.3 milyona ulaştı. 

    Bu dev sayı çoğunlukla, son altı yılda Suriyelilerin açtığı kapıdan yararlanarak Türkiye’ye gelen büyük bölümü Afganlar ve Iraklıların oluşturduğu 300 bini aşkın diğer mültecinin göz ardı edilmesine de neden oluyor. Oysa tek başına bu sayı bile olağanüstü yüksek. Avrupa’da son beş yılda 300 binden çok mülteci alan sadece Almanya oldu. 5 ülke hariç, hiçbir Avrupa ülkesinde 50 binden çok mülteci bulunmuyor. Türkiye’de Nisan 2011’de sadece 40 bin civarında olan mülteci sayısının Nisan 2017’de 3.6 milyonu aşması, bunun Türkiye nüfusunun yüzde 4.63’üne ulaşması, tarihimizde hiç karşılaşmadığımız bir insani hareketliliğe işaret ediyor. Türkiye’nin 1923-2011 arasında, yani 88 yılda aldığı toplam göçmen sayının 2 milyon civarında olduğu, bunun da hemen hepsinin Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Orta Doğu gibi yerlerden gelen ‘Türk soylular’ olduğu, bunlar için de çok sistemli iskan politikaları uygulandığı da unutulmamalı.

    Türkiye’deki Suriyelilerin kalıcılık eğilimlerinin her geçen gün daha da güçlendiği artık genel kabul görüyor. Dünyada yaşanan bütün iradi ya da zorunlu kitlesel göçlerde, eğer gelen nüfus sınır bölgesinde tutulabilir ve kriz dönemi bir yılı aşmazsa, geri dönüş gerçekleşebiliyor. Bunu Türkiye Iraklılar ile tecrübe etmişti. Ama eğer gelenler sınır bölgelerinden uzaklaşırlarsa ve kriz 1-2 yılı aşarsa, o zaman dönüş istisna haline geliyor. Bu sosyolojik gerçeklik, politik planlamaları bir anda çöpe atabiliyor. Türkiye’nin Suriye krizinin başından beri önceliği Suriye’deki rejim ve savaş ortamına yönelik oldu. Savaş biter, rejim değişirse, mültecilerin ülkelerine dönmesi kendiliğinden gerçekleşir beklentisi ile bir ‘Suriye politikası’ geliştirildi ama ‘Türkiye’deki Suriyeliler’ için kapsamlı bir strateji ve politika geliştirilmesi çok önemsenmedi. Bunun pratik yansıması ise konunun sürekli olarak “geçicilik” üzerine bina edilmesi oldu.

    EN BÜYÜK SORUNLARI EĞİTİM
    Bu durum krizin ilk yılında, 2 ve hatta 3’üncü yılında anlaşılabilir olsa da, artık sayıların 1.5 milyona dayandığı 2014 sonrasında mültecilere yönelik kapsamlı strateji eksikliği kendini ciddi biçimde hissettirmeye başladı. Hatta ‘entegrasyon’, ‘uyum’ gibi kavramların kamu kurumlarında kullanımından bile kaçınılmaya çalışıldı. Zira “uyum” çalışmaları, orta ve uzun vadeli stratejiler yapılması, kalıcılığın kabulü anlamına gelecekti.  İçişleri Bakanlığı’ndan AFAD’a, Aile Bakanlığı’ndan Sağlık Bakanlığı’na, Milli Eğitim’den Çalışma Bakanlığı’na, merkezi ve yerel yönetim birimleri sürecin bir krize dönüşmemesi için olağanüstü ve başarılı bir çaba ortaya koydular. Kamu kurumlarının koordinasyon sorunlarına rağmen büyük çabaları ile Türk toplumunun kırılgan olsa da son derece yüksek “toplumsal kabulü”, dünyanın başka bir yerinde gerçekleşmesi tahayyül bile edilemeyecek bir başarıyı ortaya koydu. Ancak sürecin sürdürülebilirliği konusunda endişeler de artıyor. Devletin çabalarının artık başka bir zemine, açıkçası uyum stratejilerine dönüşmesi gerekiyor.

    Bugün Türkiye’de ortaya konulan çabalara ve ulaşılan devasa sayılara rağmen, Suriyeliler konusunda en ciddi sorun alanlarından birisinin eğitim olduğu, bu sorunun başta kayıp kuşaklar olmak üzere ileride pek çok soruna kaynaklık edebileceği açık. Eğitim konusuna iki yönüyle bakma gerekiyor: Birincisi Türkiye’deki Suriyelilerin genel eğitim seviyesidir. Burada ne yazık ki oldukça kötü bir tablo dikkat çekiyor. Çok sağlıklı olmamakla birlikte eldeki verilere göre Suriyelilerin yüzde 33 ile yüzde 50’si arasındaki bir kitlenin okur-yazar bile olmadığı anlaşılıyor. Bu veriler Lübnan ve Ürdün’deki Suriyelilerin eğitim durumlarından bile iki kat daha olumsuz bir tabloya işaret ediyor. Üniversite mezunu olan Suriyelilerin oranı yüzde 3-4’lerde kalıyor. Bu durumun Suriyeli çocukların eğitimine de yansıması kaçınılmaz.

    GEM’LERDEKİ ASIL SORUNUN EĞİTİM KALİTESİNDE OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜYOR
    Türkiye’de okul çağında yani 6-17 yaş arasında bulunan Suriyeli çocukların sayısı en az 903 bin. Şubat 2017 sayılarına göre Suriyeli çocukların yüzde 51’i yani 456 bini okula gitme imkanına sahip oldu. Ancak bu sayı içinde de önemli bir hususa dikkat çekmek gerekiyor. Okul çağındaki çocukların sadece yüzde 18’i olan 165 bini Türk devlet okullarına giderek Türkçe eğitim alıyor. Burada da ciddi sorunlar yaşanmakla birlikte, zamanla bu çocukların Türk eğitim sistemine entegre olacağı öngörülebilir. Ancak 290 bin Suriyeli çocuk sayısı 430 civarında olan “Geçici Eğitim Merkezi” adı verilen okullarda “ayıklanmış” Suriye müfredatına göre Arapça eğitim alıyor. Başlangıçta “nasılsa kısa zamanda geri dönecekler, eğitimlerinden uzak kalmasınlar” gibi gayet iyi niyetle önce kamplarda ardından da kamp dışında başlatılan GEM sistemi, içerik ve amaç yönleri ile artık ciddi biçimde tartışılıyor.

    GEM’lerde Türkçe ve Türkiye müfredatına göre eğitim alınmamasının yanı sıra, asıl sorun eğitim kalitesinde gözleniyor. Önemli bir bölümü gerçek öğretmen bile olmayan gönüllü Suriyeli mülteci öğretmenlerin ders verdiği bu okullarda Türkçe dersler de verilmekle birlikte bunun yetersiz kaldığı, devamsızlığın son derece yüksek, motivasyonun ise son derece düşük olduğu biliniyor. Bu arada 450 binden çok sayıdaki çocuğun ise neredeyse 4-5-6 yıldır okulla hiçbir bağı olmadığı acı gerçeği de önümüzde dev bir sorun alanı olarak duruyor. Milli Eğitim Bakanlığı, Ağustos 2016’da, yeni GEM açılmaması ve GEM’lerdeki çocuklar da dahil olmak üzere, bütün Suriyeli çocukların Türk devlet okullarına entegre edilmesi yönünde karar almış ve uygulamaya başladı. Böyle olunca 2016’da 60 bin civarındaki öğrenci sayısı 165 bine çıktı. Ama önümüzde son derece zorlu bir süreç olduğu açık. Zorlu sürecin bir bölümü sayısal büyüklükten kaynaklanıyor. Alfabe ve dil farklılığı, devlet okullarında karma sınıfların oluşturulmasında yaşanılan sorunlar, başka bir dil ve alfabeden gelen, travmalar yaşamış, aile desteğinin son derece kısıtlı olduğu çocuklarla ilgilenecek öğretmenlerin donanımları, başlıca sorunlar olarak gözleniyor.

    UZUN VADELİ, GERÇEKÇİ POLİTİKALARA İHTİYAÇ VAR
    Türkiye’de ortalama 20 öğrenciye 1 öğretmen düştüğü dikkate alınırsa, 900 bini aşkın öğrenci için ilaveten 45 bin öğretmene ve 30 bin civarında dersliğe ihtiyaç olduğu anlaşılabilir. Sadece 45 bin öğretmenin brüt maaş toplamı yılda 1 milyar  Euro’nun üzerinde bir maliyetin ortaya çıkacağını gösteriyor. Ancak burada daha da önemli olan 900 bin öğrencinin bir anda sisteme girmesi ile Türk Milli Eğitim sisteminin yaşayacağı riskler. 

    Kuşku yok ki kayıp kuşaklardan daha acil, daha değerli bir konu olamaz. Ancak eğitim sisteminin imkan ve ihtiyaçları dikkate alınarak ve süreci biraz zamana yararak çocukların Türk eğitim sistemine entegre edilmesi, bir taraftan da Arapça bilgilerinin öğrenilmesine imkan sağlamak son derece önemli. Tecrübe ile sabittir ki, kitlesel göçlerden kısa bir süre sonra yapılan “iyilikler” kısa zamanda unutulabilir ve genç göçmenler arasında sebebi çok açıklanamayan öfkeler birikir. Bu nedenle duygusal söylemler ve geçicilik üzerine bina edilen kopuk politikalar yerine; uzun vadeli, hak temelli ve gerçekçi politikalara ihtiyaç olduğu açık. Bu yaklaşım hem bu masum çocuklar, hem de ülkemizin huzur ve barış içindeki geleceği için  önemli. Altı  yıl bu konuda köklü stratejilerin belirlenmesi ve uygulanması için fazlasıyla uzun bir süre.

    Etiketler: MEB
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı